Etiket arşivi: ARAŞTIRMA DOSYASI

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Değişmeyen Gelenek : Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Türkiye Ziyareti


Azerbaycan’da 9 Ekim 2013 tarihinde yapılan seçimlerde yüzde 84,5 oy alarak üçüncü kez cumhurbaşkanı seçilen İlham Aliyev, önceki seçimlerden sonra olduğu gibi 11 Kasım tarihinde ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmiştir. Aliyev, Türkiye ziyaretinde devletin üst düzey yetkilileriyle görüşmüş, çeşitli ziyaretlerde bulunmuş, Türkiye -Azerbaycan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin üçüncü toplantısı yapılmış ve çeşitli alanlarda iki ülke arasında antlaşmalar imzalanmıştır. Aliyev’e Türkiye ziyaretinde Azerbaycan Başbakan Yardımcısı Abid Şerifov, İçişleri Bakanı Remil Usubov, Haberleşme Bakanı Ali Abbasov, Enerji Bakanı Natig Aliyev, Ulaştırma Bakanı Ziya Memmedov ve Ekonomi Bakanı Şahin Mustafayev gibi üst düzey siyasiler eşlik etmiştir.

“Bir Millet, İki Devlet” – “Bir Ziyaret, İki Nişan”

İlham Aliyev’in Ankara programı, ilk olarak Çankaya Köşkü’nde 12 Kasım 2013 Salı günü düzenlenen nişan tevcih töreni ile başlamıştır. Törende, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Aliyev’e iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yaptığı katkılardan Türkiye’nin en yüksek nişanı olan “Devlet Nişanı”nı, İlham Aliyev de Gül’e Azerbaycan’ın en yüksek nişanı “Haydar Aliyev Nişanı”nı tevcih etmiştir. Türkiye’de son dönemde üzerindeki T.C ibaresinin kaldırılmasıyla ilgili tartışmalarla gündeme gelen Devlet Nişanı’nın yeni halinin ikinci sahibi böylece Norveç Kralı 5. Harald’dan sonra İlham Aliyev olmuştur. Haydar Aliyev Nişanı’nın Gül’e verilmesinin nedenlerine bakıldığında, nişanın verilmesi benzer şekilde Türkiye ve Azerbaycan ilişkilerinin geliştirilmesindeki hususi hizmetlerinden dolayı Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası’nın 109. maddesinin 23. bendi doğrultusunda Cumhurbaşkanı Aliyev’in serencamı (genelgesi) ile gerçekleştirilmiştir. İki ülkenin cumhurbaşkanlarının ülkelerinin en yüksek nişanlarını birbirlerine tevcihi ziyarete verilen önemi ve Türkiye – Azerbaycan ilişkilerinin iki taraf açısından ne denli önemsendiğini göstermesi bakımından manidardır. İki cumhurbaşkanı da törende yaptıkları konuşmayla kardeşlik bağlarının ve ilişkilerin geliştirilesinin altını çizmiştir. Konuşmalarda, bir millet iki devlet olarak tanımlanan Azerbaycan ve Türkiye arasındaki siyasi, ticari, bilimsel, ulaşım ve enerji alanlarındaki işbirliği öne çıkan noktalar arasında yer almıştır.

Çankaya Köşkü’nden sonra İlham Aliyev, Anıtkabir’i ziyaret etmiş ve Abdullah Gül ile birlikte Türk Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş. (TAI-TUSAŞ) tesislerini ziyaret etmiştir. Cumhurbaşkanı Aliyevi saat 17.00’de de Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Cemil Çiçek ile basına kapalı bir toplantıda bir araya gelmiştir. 12 Kasım akşamında da Çankaya Köşkü’nde Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev onuruna verilen yemekte iki ülkeden üst düzey birçok yetkili, diplomatik misyon temsilcisi ve iş adamları bir araya gelmiştir. Ayrıca, Türkiye ziyaretinde İlham Aliyev, Ankara’da Haydar Aliyev Parkı’na gitmiştir.

Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği

13 Kasım 2013 tarihinde ise Türkiye ve Azerbaycanlı yetkililerin katıldığı Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Toplantısı gerçekleştirilmiştir. Toplantıdan sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ortak bir basın toplantısı düzenleyerek basın mensuplarının sorularını cevaplamıştır. Basın toplantısında Cumhurbaşkanı Aliyev, ilk yurtdışı ziyaretinin Türkiye’ye yapılmasının bir gelenek olduğunu söylemiş, Türkiye ile Azerbaycan’ı dünya üzerinde birbirine en yakın ülkeler olarak tarif etmiştir.[1]

Basın açıklamasında, enerji ve ticaret alanında önemli açıklamalara imza atılmıştır. Bakü-Tiflis-Erzurum ve Bakü-Tiflis-Ceyhan projelerinden sonra Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’nin (TANAP) hayata geçirilmesinin enerji alanında iki ülkeye faydaları belirtilmiştir. Bilindiği gibi, TANAP cumhuriyet tarihinde Türkiye’de yapılan en büyük yabancı yatırım özelliğini taşımaktadır. TANAP’ın hayata geçirilmesiyle enerji koridoruyla Türkiye’nin stratejik değerini artıracağı gibi, Rusya ve İran’a olan gaz bağımlılığını bir nebze olsun azaltacaktır. Buna ek olarak, basın toplantısında Iğdır-Nahçıvan arasındaki doğalgaz transferi gündeme gelmiştir.

Ticari ilişkilere bakıldığında, şu anda 4,2 milyar dolar olan ticaret hacminin 2020 yılında 15 milyar dolar olmasının hedeflendiği toplantıda ifade edilmiştir. Son dönemde, özellikle Azerbaycan ekonomisinin hızlı gelişimi, iş adamlarına vize sağlanacağı ile ilgili açıklamalar göz önüne alındığında bu durum gerçekleştirilmesi olası bir hedef olarak karşımıza çıkmaktadır. 3. Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Toplantısında Azerbaycan’da çalışan Türk işçilerden alınan 1.270 dolarlık harç da 50 dolara indirilmiştir.

Öte yandan, ulaşım alanında da Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu projesinin gelecek yıl bitirileceği söylenmiş ve Iğdır-Nahçıvan arasında da bir demiryolunun inşası hakkında görüşmeler de yapılmıştır.

İki ülke arasında sıkça gündeme gelen vize konusu hakkında ise Başbakan Erdoğan, “Gerek akademisyenler gerek öğrenciler noktasında iş adamları noktasında bu noktada yani taraflara sıkıntı vermeyecek şekilde bunun Ekonomi Bakanları tarafından değerlendirilmesinin yapılması, planlama yapılarak şöyle ilk adımları bu şekilde atmış olacağız[2]” şeklinde bir açıklamada bulunmuştur.

“21. Yüzyıl Türk Dünyasının Yüzyılı Olacak”

İlham Aliyev, hem Çankaya Köşkü’nde onuruna verilen yemekte hem de Başbakan Erdoğan ile yaptığı basın toplantısında “21. yüzyıl Türk dünyasının asrı olacak” diyerek 90’lı yılların başında Turgut Özal’ın ifade ettiğine benzer bir cümle kullanmıştır. Bu açıklamanın yapıldığı dönemlerde oluşturulan Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelik politikaları, gerek uluslararası diğer aktörlerin tutumları gerek Türkiye’nin bu projelerin gerçekleştirilmesi için ayırdığı bütçenin yeterli olmaması gerekse de Türk cumhuriyetlerinin yeni kurulması ve gerekli yapının hazır olmaması nedeniyle başarılı olamamıştır.

Enerji potansiyelini akılcı bir siyasetle sentezleyen Azerbaycan, son yıllarda bölgesinde gücünü ve önemini giderek artırmaktadır. Dolayısıyla, Aliyev’in bu açıklaması Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın dünya jeopolitiğinde giderek önem kazanan Türk dili konuşan ülkelerin işbirliğinin artırılması noktasında ifade edilmiş ve Türkiye ile Azerbaycan’ın Türk coğrafyasındaki bağların sıklaştırılması inisiyatif almasına yönelik bir açıklamadır. Azerbaycan, son yıllarda Türk dünyasıyla alakalı birçok toplantıya ev sahipliği yaparak, ilişkilerin gelişimine katkıda bulunmaktadır. Türkiye’ye bakıldığında da bölgeyle tarihi, kültürel açılardan yakın olduğu görülmekte; ama Türkiye’nin dış politika gündeminin ana maddeleri arasında Türk dünyasının maalesef yer bulamadığı görülmektedir.

Türkiye’nin Güney Kafkasya Politikası: “Çığırından Çıkmak” mı? “Çığır Açmak” mı?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İlham Aliyev’in Ankara ziyaretinin devam ettiği sırada yaptığı açıklamalarda Türkiye – Azerbaycan – Ermenistan üçgenindeki ilişkilere değinmiştir. Davutoğlu, bir televizyon kanalında “Ermenistan’ın bizlere olan güvensizliğini aşmak da gerekiyor ama aynı şekilde Azerbaycan’ın haklı taleplerini de hiçbir şekilde gözardı etmeden, topraklarının yüzde 20’si işgal altında olan bir toplumun beklentilerini gözardı etmeden yeni çığır açmak lazım[3]” diye konuşmuştur. Davutoğlu, bir taraftan Azerbaycan’ın haklılığını dile getirirken öte yandan yeni dönem vurgusu yaparak Ermenistan ile ikinci bir yakınlaşma sürecinin sinyallerini vermiştir. 2009 yılındaki Ermenistan’la normalleşme politikasındaki başarısızlık, Suriye başta olmak üzere çeşitli bölgelerde beklenenin gerçekleşmesi tabiri caizse Türkiye’nin izlediği dış politikanın “çığırından çıkması” Davutoğlu’nun açmak istediği “yeni çığırın” ne olduğu noktasında yine bazı kuşkular doğurmaktadır.

Görüldüğü kadarıyla, sözde soykırım iddialarının yüzüncü yılı 2015 yaklaşırken, Türkiye Ermenistan’a karşı ılımlı bir politika izleyerek süreci zararsız atlatmayı hesap etse de bu kısa vadede çok mümkün gözükmemektedir. Ermenistan’daki Türkiye ve Azerbaycan algısı nasıl ve ne seviyede olduğu daha birkaç gün önce Ermenistan askerlerinin üzerinde Türk ve Azerbaycan bayrağı bulunan tuğlaları kırdığı video görüntüleriyle bir kez daha iki ülke kamuoyunda net olarak anlaşılmıştır. Dolayısıyla, Ermenistan’daki Türk algısının değişmediği ve son yıllarda 2015’e yaklaşık yüz yıldır hazırlanan Ermeni diasporasının ve Ermenistan’ın devlet olarak bundan vazgeçeceği çok mümkün değildir. Bu bağlamda, Ermenistan’la yakınlaşma politikasından ziyade iki ülkenin de yurtdışındaki diasporalarının harekete geçirilmesi daha etkin bir yöntem olacaktır. Bu noktada İlham Aliyev tarafından gündeme getirilen “Tek milletin iki diasporası olmaz” sözü doğrultusunda çalışmalara hız verilmesi gerektiği aşikardır.

Değerlendirme

Basın toplantısında iki ülke tarafından genel olarak hızla daha da iyiye doğru giden gelişmelerin bir ifadesi olan basın açıklamasında iki ülke açısında önemli açıklamalar yapılmıştır. İki ülke arasındaki vize uygulamasıyla ilgili iyimser açıklamalar, birçok alanda yapılan görüşmeler ve anlaşmalar sonucu iki ülke arasındaki bağların zenginleştirilmesine hizmet eden bir ziyaret gerçekleştirilmiştir.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılan açıklamalarda Türkiye’nin Karabağ konusunda Ermenistan’a olan desteğinin altı çizilmiş, Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından yapılan açıklamada da Türkiye’nin Azerbaycan’ın yanında olduğu ifade edilmiş; fakat Ermenistan’ın Türkiye’ye olan güvensizliğinin ne şekilde alacağı soru işaretlerine davetiye çıkarmıştır. Geçmişte, “futbol diplomasisi” ile başlayan süreçte Ermenistan’ın isteksizliği nedeniyle sonuç alınamamış ve Azerbaycan ile olan ilişkiler zarar görmüştür. Aynı hatanın gerçekleştirilmemesi açısından, Türkiye’nin Güney Kafkasya’daki dış politikasında şu ana kadar somut bir sonuç alınamayan “sıfır sorun anlayışının” gözden geçirilmesi ve dış politika tercihlerin teorik çerçevelere bağlı değil reel politiğe ve tarihi olgulara uygun şekilde yapılması gerekliliği karşımıza çıkmaktadır.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// M. MURAT TAŞAR : Pentagon’un Yeni Haritası’nda Türkiye /// @mmt_1964


Soğuk Savaş döneminde Türkiye ABD’nin Çevreleme Politikası’nın bir sonucu olarak Kuzey Atlantik İttifakı’nın kanat ülkesiydi ve bu bağlamda uluslararası ilişkilerde rol üstlendi. ABD’nin jeopolitik söyleminde değişik zamanlarda köprü, enerji koridoru, pivot ülke, model ülke, Batılı, Doğulu, laik – demokratik İslam ülkesi, müttefik, stratejik müttefik olarak tanımlandı. Soğuk Savaş’ın bitimiyle ortaya çıkan belirsizlik sürecinde Türkiye’nin jeopolitik konumun yeni imkânlar sunduğu ileri sürüldü. Bu imkânların en önemlisi Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nden kopan ve Bağımsız Devletler Topluluğu’na dâhil olan (daha çok Türk kökenli) ülkelerle her alanda ilişkilerini arttırarak yeni açılımlar elde etme çabasıydı. Buna bağlı olarak enerjinin Batı’ya ulaştırılmasında köprü işlevinden yola çıkılarak Türkiye’nin jeopolitik önemi vurgulandı. Aynı zamanda Rusya ve İran karşısında denge unsuru olarak ortaya çıktı. Balkanlarda barışı sağlamakta ve istikrarın sürmesinde kilit ülke görevi üstlendi. Bu süreçte, sürmekte olan AB üyelik süreci yeni bir ivme kazansa da AB üyeliğinin gerçekleşemeyecek bir çaba olduğu anlaşıldı. Ancak yine de en sık yapılan vurgu Türkiye’nin Batı’ya enerji aktarımı için köprü işlevidir. Barnett’in, Türkiye’yi (neoliberal jeopolitik teorisi) Pentagon’un Yeni Haritası’nda Sınır Ülkeler kategorisine yerleştirmesinde bu şekilde köprü olarak algılanıyor olmasının etkisi büyüktür.

Kitabın Türkçe baskısına yazdığı önsözünde Neden Türkiye, küre­selleşmenin İşleyen Merkezi tanımında yer almıyor? sorusuna şu cevabı vermektedir: Ben, Türkiye’yi küreselleşmenin Entegre Olmamış Boşluğu tanımının ya da küresel ekonomiyle en az bağlantılı ve bu yüzden de kitlesel şiddet ve çatışma riskine en açık ülke­ler grubu içine dâhil ettim. Bunun üç nedeni var. İlki tü­müyle coğrafidir. Türkiye tam anlamıyla Avrupa, Ortadoğu ve Kafkaslar arasında bir köprüdür ve Soğuk Savaşın sona ermesinden beri, bahsettiğim son iki bölgede ortaya çıkan istikrarsızlıklardan çok zarar görmüştür.

İkinci neden, Türkiye’nin uzun bir süredir NATO askeri birliğinin bir parçası olmasına rağmen, AB üyesi olmaması­dır. Bu haksızlık mıdır? Bence öyle. Bu ayrımcılık, Türki­ye’nin benim Sınır Devleti olarak tarif ettiğim durumunu yansıtmaktadır. Yani küreselleşmenin İşleyen Merkez’iyle Entegre Olmamış Boşluk arasındaki çizgi üzerinde yer alan bir ülkedir. Aslında Avrupa, Türkiye’yi Boşluk içindeki güçlere karşı askeri bir kalkan olarak kullanmak istemekte ancak Türkiye’yi Merkez’in ekonomik güç paylaşımına tam üye olarak layık görmemektedir.

Bir Sınır Devleti olarak Türkiye, hem Merkez’e hem de Boşluk’a ait olarak tanımlanabilir. Bu yüzden, Türkiye’yi Boşluk’a dâhil ederken üçüncü nedenim de şuydu: Ben as­lında, "Türkiye, Avrupa Birliği’ne alınmadığı sürece, nasıl Merkez’de olabilir?" sorusundan ziyade "Türkiye neden Merkez’de değil?" sorusunun tartışıldığını görmek istiyo­rum. Ben ikinci soruyu tercih ediyorum, çünkü Avrupa’nın Türkiye’yi birliğe kabul etme kararının, sadece kendi çıkar­larını gözeten bir anlayış için, bir örnek olması gerektiğine inanıyorum. Bu anlayış, en sonunda İslam dünyasının küre­sel ekonomiyle tam olarak bütünleşmesi için Merkez’i hare­kete geçirecektir. Kısaca, bu tarihi süreci mümkün olduğun­ca vurgulamak istiyorum ve bunu da Türkiye’nin Merkez’in güçlü askeri birliğine dâhil olduktan yıllar sonra bile, hala Merkez’den ekonomik olarak dışlanmasının altını çizerek yapacağımı düşünüyorum.

Türkiye’nin; modern, İslami bir devletin küreselleşmenin önemli bir parçası olabileceğini göstererek, bu tarihi görevi yerine getirmesi en içten dileğim[1].

Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye’nin stratejik – jeopolitik konumuna ilişkin Doğu ile Batı arasında köprü tanımı Barnett’te de kendini göstermekte ve Türkiye’nin Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya arasında köprü olduğunu söylemekte, ancak bununla da kalmayarak Türkiye’yi aynı zamanda Sınır Devleti tanımı içine sokmaktadır. Hem Merkez’e hem de Boşluk’a ait, yani bir anlamda yine bir köprü işlevi yüklemektedir. Ancak en önemli vurgu bir beklenti olarak ileri sürdüğü Türkiye’nin; modern, İslami bir devletin küreselleşmenin önemli bir parçası olabileceğini göstererek, tarihi bir görevi yerine getirmesine yapılmaktadır.

Barnett Türkiye’ye ilişkin söz konusu beklentisini yani Türkiye’ye yüklediği tarihi görevi, Eylül 2010 tarihinde yazdığı Yeni kurallar: ABD, faal ve bağımsız bir Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor[2]başlıklı makalesinde daha geniş anlatmıştır. Bu makale Türkiye’nin küreselleşen dünyada oynayacağı yeni rolleri tanımlamanın yanında, aktif olarak Türkiye’den nasıl fayda sağlanacağının izahını da yapmaktadır: Bir Müslüman devletin, Müslüman devlet olarak kalmayı sürdürürken, küreselleşmenin ortasında kendisini nasıl iyileştirebileceğinin örneği olması gerektiğini, ideal Müslüman bir stratejik partnerin Amerikan çıkarlarına Amerika’nın yapamayacağı katkıları yapabileceğini söyleyerek başladığı makalesine, söz konusu bu katkıları yapacak ülkenin Türkiye olmasını dilemekle devam etmekte, küreselleşme bağlamında Türkiye’nin yapabileceği katkıları sıralamaktadır:

– Kuran’ın yeniden yorumlanması, Peygamber Muhammed’in mesajının modern çağ için güncellenmesine cesurca öncülük etmesi.

— Tahran’ın nükleer programı ile ilgili olarak diplomatik temas kurması ve onun Ortadoğu’daki etkili nüfuzunu zarifçe dengelemesi.

— Suriye’yi sisteme entegre edebilmek için ekonomik imkanları kullanması / yumuşak öldürücüyle (soft kill) mümkün olan her şeyi yapması.

– Irak’a yatırım akışı sağlayarak, Irak’ın istikrarının koruyucusu olması,

– ABD’nin Rusya ile ilişkilerini yeniden başlatmasına yardımcı olması ve Balkanlar’da ABD’nin yarım bıraktığı operasyonları sessizce perçinlemesi.

– Güney Lübnan ve Afganistan’a asker göndermesi, Afganistan’da uzlaşmayı teşvik için Taliban’a erişmesi.

– İstikrarsız Kafkasya ve Orta Asya’da altyapı geliştirme çalışmalarına katkı sunarak gelişmekte olan bu ekonomileri Batı’ya bağlaması,

– Ve tüm bunları, komşularla arasındaki tarihi ihtilafları bastırarak dolayısıyla da emperyal niyetler taşımadan, sıfır toplamlı oyuna başvurmadan, hüsn-ü niyet şartıyla yapmalıdır.

İran’ın nükleer silah edinmesinin bir ‘eğer’ meselesi olmayıp bir ‘ne zaman?’ meselesi olduğunu uzun zamandır savunduğunu söyleyen Barnett, nükleer bir İran karşılığında ABD’nin ne alacağı sorusunu ortaya atar; Bunun gerçekleşmesi halinde Ortadoğu’nun sil baştan yeniden güvenlik açısından yapılandırılacağını, İsrail’in Filistin’le kalıcı bir barış yapma fırsatı doğacağını, İsrail – İran, sonra İran – Türkiye ve İran – Suudi Arabistan arasında çetin müzakerelerin başarılı olması için de enerji bağımlısı ülkelerin seferber olacağını, ancak son tahlilde hem İran’ın beklentilerini hem de İsrail’in korkularını gidermek konusunda ABD’nin masada Türkiye’yi görmek isteyeceğini belirtmektedir. Ve Yeni kurallar: ABD, faal ve bağımsız bir Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor başlıklı makalesini şu cümle ile tamamlar: Türkiye her ne kadar içimizdeki diken gibi algılansa da zamanı gelip bu yola girildiğinde, gerçekten muhtaç olduğumuz müttefik olduğunu gösterecektir.

Görüldüğü gibi Türkiye bağımsız egemen bir devlet değil, Amerikan politikalarının destekçisi bir ülke konumuna indirgenmiştir. Türkiye’nin küreselleşmeye tam entegre olmak dışında bir seçeneğinin kalmadığı, 1990’dan günümüze kadar yaşanan gelişmelere, yani büyük resme baktığımızda da görülen manzaradır: Yakın tarihimizde ekonomik anlamda küreselleşme yolunda en önemli adım 24 Ocak 1980 Kararları ile atılmıştır, bunu kısa süre sonra 12 Eylül 1980’de antiemperyalist sağ ve sol (küreselleşme karşıtı) siyasal akımların tasfiyesi izlemiştir. 12 Eylül 1980’den 28 Şubat 1997’ye kadar geçen süreçte antiemperyalist (küreselleşme karşıtı) Siyasal İslam, İran İslam Devrimi’nin etkisi ve ABD’nin Sovyetlere karşı Yeşil Kuşak stratejisi bağlamında 12 Eylül Rejimi’nin Ilımlı İslam yaratma politikalarıyla siyaset sahnesine çıkmıştır. Soğuk Savaş sonrası Türkiye’de dönüşüm her ne kadar Özal’la başlamış olsa da asıl dönüşüm süreci 28 Şubat’la başlamış, Postmodern darbe olarak da anılan bu süreçte Küreselleşme Karşıtı (anti emperyalist) Siyasal İslam tasfiye edilmiştir[3]. Söz konusu Siyasal İslam Batı’ya yüz çeviren, küresel kapitalizm ittifakları dışında D8 gibi kurumlaşmalara gitmeye çalışan, İşleyen Merkez ile arasında Bağlantı kurmayı reddeden bir anlayıştı. 28 Şubat bu İslami anlayışı siyaset sahnesinden sildi. Dolayısıyla küreselleşen Yeni Türkiye’nin beslendiği ana kaynak 28 Şubat’tır.

Siyasal İslam’ın kalkınmacı ideolojinin meşruiyetine sığınıp antikapitalist / antiküreselleşmeci ideolojisini terk ederek neoliberal küreselleşmeye entegre olmayı seçmesiyle küresel kapitalizmin Türkiye’deki İslami bileşenleri sahneye çıkmışlardır. Küreselleşme Yanlısı Siyasal İslam olarak da nitelenebilinecek farklı gruplardan oluşan bu siyasi varlık Türkiye’de neoliberal küreselleşmenin lokomotifi olmuştur. Sonra yaşanan süreçte Kemalist kurumsallaşmanın ulus devlet ideolojisi, küreselleşme önünde en büyük engel olduğundan, kısmen Kemalizm de tasfiye edilmiştir. Devlet içinde Rusya ve Çin’i ayrı kutup olarak gören ve gerekirse İran ile ittifak yaparız diyenler ve Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulamaya kalkanlar tasfiyeye uğramışlardır[4].

Sovyetlerin dağılmasından sonra bir süre işlevsiz kalan NATO yeniden yapılandırılarak Boşluk’a müdahale gücüne dönüşmüştür (Bosna ve Kosova misyonları ile başlayan süreç). Soğuk Savaş döneminde Türkiye’de Sovyetlere karşı konuşlandırılan silah ve radar sistemleri artık Ortadoğu’ya yönelik konuşlandırılmaktadır. Bu bağlamda Füze Kalkanı sisteminin topraklarında konuşlandırılmasını Türkiye’nin kendisinin istemiş olması da dikkate değerdir. Yeniden yapılandırılan NATO’nun yeni güvenlik konseptine en büyük destek de Türkiye’dendir ve yakın dönemde Bosna, Kosova ve Afganistan’da önemli görevleri yerine getirmiştir. Arap Baharı ile Türkiye’nin uluslararası arenada oynayacağı rol arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bölgedeki muhtemel operasyonlarda NATO içinde veya dışında önemli görevler üstelenecektir. Libya’yı özgürleştirme operasyonu Türkiye’deki karar vericiler katında NATO’nun yeni rolünün (de facto) benimsenmesine yol açmıştır.

Küreselleşme konjonktürüne bağlı olarak Türkiye’de ‘darbeler dönemi‘nin kapanmasıyla askeri vesayeti sonlandırıcı yasal ve adli yollara başvurulmuştur. Bundan sonra ABD tüm dikkatini Pasifik bölgesine yönelttiğinde, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip, bölgesel güç rolünü üstlenecek bir Türkiye’nin ortaya çıkması amaçlanmaktadır. Bu yüzden TSK, küresel sistemin bölgesel stratejisi için yeniden yapılandırılmalıydı ve bu yapılmaktadır. Boşluk’ta yer alan ülkelere neoliberal küreselleşme gereği sivil toplum ve insan hakları makyajıyla demokrasi ihracı için Türkiye’ye ihtiyaç vardır. Ancak tüm bunları layıkıyla yerine getirebilmesi için de öncelikli ev ödevi Kürt Sorunu’nu bir şekilde çözmesi elzemdir.

Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra Türkiye’de yaşanan toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşüm küreselleşme bağlamında değerlendirilmelidir. Nihai olarak Türkiye’nin İşleyen Merkez ile arasındaki Bağlantının daha arttırıldığı bir sürece girilmiştir. Yeni Türkiye, bütün kurumları ve anayasal yapısıyla küresel ekonomiye tam entegre olmuş bir Türkiye olacaktır.

Dünden Bugüne Jeopolitik – Dünya ve Türkiye (Ülke Yayınları, Haziran 2013) adlı eserden alınan bu yazı bizim için düzenlenmiştir.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// M. MURAT TAŞAR (TERCÜME) : RUS FİKRİYATININ PARÇASI OLARAK AVRASYACILIK // / @mmt_1964


Rusya’nın emperyal vizyonu: Avrasyacılık

Rusya’da XVIII. ve XIX. yüzyıllarda, aydın çevrelerde yapılan tartışmalarda, iki düşünce akımı ortaya çıktı ve temsilcileri Slav Milliyetçileri ve Batıcılar olarak nitelendirildiler.

Slav Milliyetçileri tarihsel gelişimin sonucu olarak Slavlığın bir kültürel benlik oluşturduğu ve diğer Slav halklarla ilişki kurulmasını vurgularken, Batıcılar Büyük Petro’nun başlattığı Rus İmparatorluğu’nun Avrupa’ya açılmasına bağlandılar.

Tartışma hangi kıtaya ait olunduğu yönündeki soru ile kızıştı. Takip eden zaman diliminde Avrupa ve Asya’ya aynı oranda önem veren ve etnik kimliğin oluşumunda Tatar-Moğol etkisine işaret eden üçüncü bir akım ortaya çıktı.

Avrasyacılar Rusluk’u Doğu-Slav ve Tatar-Moğol halklarının ve geleneklerinin karışımı olarak anladılar. Bu akımın taşıyıcıları daha çok Hıristiyan Tatarlardı.

Bu ekoller Rus dışpolitikasını da etkiledi.

Avrasyacılık Rus emperyalizminin çok uzun sürede oluşan geleneği ile uyuşmaktadır.

Bu yüzden özellikle Orta Asya’da yakın gelecekteki gelişmeleri etkileyecek güce de sahiptir.

Bu bağlamda Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in Rusya ile Orta Asya devletlerinin bir Avrasya federasyonu kurmalarını istemesi kayda değerdir.

Bu düşünce ekolleri arasındaki tartışma öncelikle Asya ile Avrupa arasındaki Rusya’nın hangi kıtaya ait olduğu idi.

Bu üç akım Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Rusya Federasyonu’nun ortaya çıkışı sonrasında yeniden canlandılar.

Slav milliyetçilerinin bugün için en önemli ideologu Rusya’nın Ukrayna ve Beyaz Rusya ile birleşmesini isteyen Soljenitsin’dir.

Yeni Avrasyacılar da Kazakistan ve Orta Asya’yı Büyük Birlik içersinde görmek istemektedirler.

Yeni Batıcılar da Rusya Federasyonu’nun Avrupa ile entegrasyonu taraftarıdırlar.

Avusturya Silahlı Kuvvetler Dergisinde (Österreichische Militärische Zeitschrift 1/96) yayınlanan yazı Avrasya düşüncesinin dününü ve bugününü anlatmaktadır. Rusya ile ülkemizin benzer yönlerinin farkına varmamıza yardımcı olacağı, yakın geçmişi daha anlaşılır kılacağı ve yakın geleceğe de ışık tutacağını düşündüğümüzden ilgiyle okunacağını ummaktayım.

Ülke Dergisi, sayı 27 – 28, Temmuz – Ağustos 1997

Almanca’dan Çev.: M. Murat TAŞAR

20’li yılların bir ideolojisinin Rönesans’ı üzerine

Christian F. WEHRSCHÜTZ

Rus fikir tarihinin temel sorunlarından biri Rusya’nın Avrupa ile ilişkisine dair olanıdır. Bu ilişki kökü Batı’da olan ideoloji, komünizm sisteminin çöküşünden sonra ve buna bağlı olarak Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile yeniden güncellik kazandı. Şimdi söz konusu olan bir kez daha, bir kültürel varlık Rusya’nın yüzünü nereye çevireceğidir. Oswald Spengler bunu pseydomorfoz olarak tarif etmişti, çünkü ona göre Rusya, Bizans’tan Tatar egemenliği, oradan büyük Petro’nun Batı’ya yönelişi ve Orta Avrupa Marksizmini devir alışı sonrasında dahi hiç bir zaman kendi öz kültürel kimliğini bulamamıştır. Bu anlamda Spengler kitabı Hıristiyan Batı’nın Çöküşü’nde (II. Cilt)1

Rusya’nın sadece Doğu ile Batı arasında değil, aynı zamanda antik kültürle Arab kültürü arasında, gelecekle geçmiş arasında, yani "iki dünya arasında" bulunduğu görüşündedir; doğuştan sahip olduğu bir kimliği yoktur. Rusya’ya ait olan ise tarihin ülkeye nasip etmediği kimliğin arayışına, bir başka deyişle sürekli gelecekte bulunan bir yeni kültür arayışı ve bu kültürün geleceğin kendisi olacağı kabulüne duyulan özlemdir. Spengler, Büyük Petro’yu bu yüzden uğursuz bir kişilik, Rus tarihindeki "pseydomorfoz"un kilit adamı olarak kavrar. Onunla gelen herşey, sanatlar ve bilimler, aydınlanma, sosyal etik, materyalizm vd. sadece dışarıdan gelmiş değillerdi, aynı zamanda Rus bünyesine yabancıydılar ve böylelikle Batı’ya karşı nefretin temelini attılar. Spengler, Slav milliyetçisi İvan Aksakov’un 1863 yılında Dostoyevski’ye yazdığı bir mektuba dikkat çekiyor. Aksakov bu mektubunda, "Rus halkının hissiyatının kurtuluşunun ilk şartı bütün mevcudiyeti ile Petersburg’tan nefret etmektir" diye yazmıştır. Spengler eseri "Bolşevizm ve Sosyalizm"de, Bolşevizm’i "Batılı problemlerin kanlı karikatürü" olarak nitelemekte ve şu sonuca ulaşmaktadır: " Petronizm ve Bolşevizm, Versay Sarayı ve Paris komünü gibi Batı’nın yaratıklarıdır, ancak Rus tevazuu ve yüksek fedakârlığı sayesinde güçlü gerçeklere dönüştürülmüşlerdir. Buna rağmen onların kurumları Rus varlığının yüzeyinden sorumludurlar ve her ikisi de aniden ortaya çıkıp, aniden kaybolma imkânına her zaman sahiptirler."

Rusya nedir?

Rus kimliği üzerine tartışma XIX. yüzyılın 30’lu yıllarında başladı ve Rus aydınlarını "Batıcılar" ve "Slav Milliyetçileri" diye ikiye ayırdı, bu ayırımı edebi şekilde en belirgin tecessüm ettiren Dostoyevski’dir. Her iki akımı uğraştıran temel sorun, çok kolay sorulmuş/sorulan ama çok zor cevap verilen "Rusya nedir?" ve "Avrupa ile ilişkisi nasıl olmalıdır?" sorularıdır. Başka bir deyişle Slav milliyetçileri ve Batıcılar’ın bu tartışması Rusya’nın kaderi ve dünyadaki yeri üzerine yapılan bir tartışmaydı. Her iki akımda Rusya’yı sevmekteydiler, Slav Milliyetçileri anneleri gibi, Batıcılarda çocukları gibi. Her iki harekette ilk tezahür ettikleri şekilleri ile bugün geçersizdirler, fakat bu konu mevcudiyetini bugün de korumaktadır. Rus fikriyatının, en geç Petro döneminden itibaren içinde bulunduğu gerilimli ilişki üzerine kültür felsefecisi Nikolay Berdyaev (1874 – 1948), "Rus Düşüncesinin XIX. ve XX. yüzyıl başlarındaki Temel Problemleri" adlı eserinde şunları yazmıştır: "Onlar (Ruslar) Batı halklarını huzursuzluğa sevk eden bir halktır. Her bir milli bireysellik, insani bireyselliğin olduğu gibi mikrokosmosdur ve bu yüzden aykırılıkları kendi içinde barındırır (dışarıyı yansıtmaz- çev.), fakat bunun derecesi farklıdır. Kutuplaşmanın ve aykırılığın derecesine göre Rus halkı sadece Yahudi halkı ile karşılaştırılabilir, iki halkın da Mesih bilincinden güçlü etkilenmiş olması tesadüfî değildir. Rus ruhunun çelişkili olması ve karmaşıklığı, Rusya’da dünya tarihinin iki kutbunun (Doğu – Batı) çarpışması ve karşılıklı etkileşim içine girmesi ile ilişkilendirilebilir. Rus halkı ne tam Avrupalı, ne de tam Asyalıdır. Rusya dünyanın bütünlüklü (Doğu – Batı diye ayrılamaz, kendi içinde bölünemez – çev.) bir parçasıdır, bir devasa Doğu-Batı dır, o iki dünyayı (Doğu-Batı -çev.) birleştirir. Ve Rus ruhunda biri birleri ile çatışmadaki iki prensip, batılı ve doğulu, sürekli bulunurlar."

Büyük Petro

Rus tarih felsefesindeki tartışmanın merkezinde Rus tarihini aynı anda iki parçaya ayıran Petro’nun reformlarının anlamı ve önemine dair sorulan sorular yatar. Her şeyden önce Büyük Petro hakkında hüküm vermede fikirler çarpıştı. Rusya’nın tarihi yolunun Batı Avrupa gibi mi olduğu, yani insanlığın ilerlemesinin ve medeniyetin yolunun aynı mı olduğu; Rusya’nın özgünlüğü sadece onun geri kalmışlığından mıydı veya Rusya’nın kendine ait bir özel yolunun ve kendi medeniyetinin başka özellikleri mi vardı? Büyük Petro’yu değerlendirirken sorulan soru buydu. Bu soruya XIX. yüzyıl Rus aydınları iki farklı, fakat açık cevap vermeye çalıştılar. Batıcılar Avrupa medeniyetinin, her şeyden önce aydınlanmanın sonuçlarının devir alınmasına çaba gösterirlerken, Slav Milliyetçileri Rusya üzerindeki Avrupa etkisini olumsuz yorumlamışlardır. Batıcılar Rusya’nın geleceğini onun batılı yola girmesinde görmüşlerdir. Buna karşılık Slav Milliyetçileri Ortodoks inancına dayanan özgün karakterli kültüre inanmışlardır. Petro’nun reformları ve Petro dönemindeki Avrupalılaştırma onlar için bu yüzden Rusya’ya ihanettir. Nikolay Berdyaev Slav Milliyetçileri ve Batıcıların Petro’ya karşı tutumlarını aynı derecede yanlış bulmuş ve yukarıda sözü geçen kitapta buna ilişkin şunları yazmıştır: "Slav milliyetçileri Rusya’nın dünyadaki misyonu için Petro’nun reformlarının kaçınılmazlığını anlamadılar, evet Slav Milliyetçileri Petro döneminde Rusya’da düşünce ve sözün kendilerine düşünme ve büyük Rus edebiyatının ortaya çıkmasına imkân sağladığını itiraf etmek istemediler. Batıcılarsa Rusya’nın kendine özgünlüğünü kavra(ya)madılar, Petro’nun reformlarının acılı tarafını itiraf etmek istemediler, Rusya’nın özgünlüğünü görmediler."

Avrasya Düşüncesi

Bu kendi içlerinde dahi çelişkili düşünce ekolleri Bolşevizm’in zaferiyle belli bir dereceye kadar bir sentez tecrübesi geçirdiler: Batılı (Alman) hâkimiyet ideolojisi Marksizmin zaferi Rus Mesih inancıyla (Dünya devrimi) çiftleştirildi. "Marksizm Rus şartlarına uyduruldu ve Ruslaştırıldı. Proletaryanın misyonuna bağlı olan Marksizmin Mesih düşüncesi, Rus Mesih düşüncesi ile birleştirildi ve onunla özdeşleştirildi. Rus komünist devriminde bir proletarya deneyimi hâkim değildi, bunun yerine proletarya düşüncesi, proletarya mitosu vardı. Rus devrimi gerçek bir evrensel Mesih devrimiydi; devrim dünyaya selameti, baskıdan kurtuluşu getirecekti. Gerçi en büyük baskıyı oluşturdu ve her türlü özgürlüğü ortadan kaldırdı, fakat bu en büyük amaca ulaşmada sadece geçici araçtı, ama bunu inancına samimiyetten yaptı…. Rus komünizmi Rus Mesih inancının geri dönüşüdür. Burjuva karanlığını söndürecek doğudan ışık olduğu iddiasındadır." (Berdyaev)

Fakat Ekim Devrimi’nin sonuçlarının tartışmasında, 20’li yıllarda Rus göçmenler arasında doğan, ama 1945’ten sonra tekrar unutulmaya yüz tutan üçüncü akım ortaya çıktı: "Avrasyacılık". Bu üçüncü akım aydın çevrelerde Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takip eden yıllarda, Rus özgünlüğünü anlama çerçevesinde yapılan tartışmalarda yeniden canlandı, ama Batı’da henüz daha çok az bilinmektedir. Avrasyacıların Batı karşıtı düşünce ekolu, devrim sonrası Rus muhacirlerinin uzun süre tabulaştırılan kültüründe ortaya çıkmıştır. "Avrasyaizm" (Avrasyacılık- çev.) (Yevrasiystwo) kendisinden Rusya’ya yönelik siyasi – ideolojik taslağın geliştirildiği bir tarih felsefesi akımıydı. Bu "Avrasyacı düşünce" meşhur dilbilimci Trubeztkoy’un 1921’de ciltler halinde yayınladığı Doğu Yönünde Çıkış Yolu kitabıyla tanınmaktadır. Bu yayını diğerleri takip etti, öncelikle burada "Evrasiskaya Kronika" ve 1928’de yayınlanan fakat Bolşeviklerin manipülasyonuna maruz kalan "Evrasiya" gazetesi zikredilebilir.

Avrasya düşüncesi 30’lu yılların ortalarında Prag ve Sofya, Paris ve Belgrad’daki önemli Rus düşünürlerinin cazibesine kapıldıkları bir harekete dönüştü. Bunlar arasında filozof Karsawin, Florovskiy, Kartaşov, tarihçi Wernadskiy, coğrafyacı Sawizkiy ve müzikbilimci aynı zamanda gazeteci olan Suwtşinskiy vardılar; bir süre önemli filozoflardan Frank ve tarih/kültür felsefecisi Bizilli’de Avrasyacılık hareketine dâhildiler.

Avrasyacılarda İnsan

Temelde Avrasyacılık felsefedeki "bütünlükçü (holistik)" akımın bir varyasyonu olarak tanımlanabilir, bütünlükçü akım içerisinde özellikle Othmar Spann Gerçek Devlet ve Oswald Spengler’in (Hiristiyan Batı’nın Çöküşü) değindikleri yerlerdedir. Mesela Karsawin, Batı’da hâkim felsefi düşüncenin temel yanlışını "bireysel bilgi kuramı"nda görür, ona göre bu yanlış toplumu ciddiye almayan, bireysel fakat aynı zamanda sınıf veya bir gruba özgün egoizme götürmektedir. Bu yüzden ifadesini bir halkın veya bir devletin ruhunda bulan birey ötesi (bireyi aşkın- çev.) bir varlığın mevcudiyeti fark edilememektedir. Tek tek bireyleri devlet, halk, toplumsal grup ve hatta aile içinde "atomik agrega" olarak telakki eden Batı’daki hâkim düşünce yanlıştır. Halk daha ziyade "birey ötesi bir organizmadır". Bu mütalaadan hareketle Karsawin bireysel "ben"in kelimenin tam manası ile var olmadığı sonucunu çıkarır. Onun için bireysel kişilik, bir toplumsal kişiliğin, bir kolektifin tecellisinden başka bir şey değildir.

Buna birde dünya tarihinin Avrupamerkezci vurgusuna açık bir reddiye gelmektedir. Burada "Batı"nın belirlediği evrensel değerleriyle herkes için geçerliliği olan bir medeniyetin Avrasyacılar için kabul edilemezliği söz konusudur ki, bu değerler ve normların arkasında yatan Roma-Cermen kültürü olduğundan, hegomanyası da reddedilmektedir.

Bir Avrupamerkezciliğe bu reddiye aynı zamanda liberal demokrasinin Batılı şekline, onun hukuk devletine, parlamentarizmine ve bireye yönelik insan haklarına da reddiyedir. Buna karşılık Avrasyacılar, anti-tezde kişi ve devletin organik birliği, başka bir deyişle "senfonik kişilik" ve Rus Ortodoksluğu’nun cemaat ilkesi "sobornast"a dayanan güçlü otoriter bir devlet fikrini geliştirdiler.

Avrasyacılar, Batıcılar ve Slav Milliyetçileri

Avrasyacılık Rus fikir tarihinde ortaya çıkan iki büyük akım, Batıcılık ve Slav milliyetçiliğinden farklılık göstermektedir. İnsan tasvirinden anlaşıldığı üzere Avrasyacılar asıl karşıtlarını Batıcılar olarak görmektedirler. "Avrupamerkezcilik"i reddediş Slav Milliyetçileri ile daha çok benzer yönleri olduğunu göstermektedir. Çadaev bunu felsefe mektuplarında şu şekilde vurgular: Biz insan cinsinin büyük ailelerine dâhil değiliz; ne Batı’danız ne de Doğu’dan, ne birinden ne de ötekinden geleneklerimiz var. Tabiri caizse zamanın ötesinde (dışında- çev.) durmamız sayesinde, insan cinsinin evrensel terbiye edilmesi bize bir kez olsun dokunamadı bile"

Bu bağlamda Prens Trubezkoy’un bu iki akıma yönelttiği eleştiriye değinmek manidar olacaktır: Slav Milliyetçileri (reaksiyonerler) bedeli aydınlanma ve hümanizmden feragat olsa bile, bir güçlü, kendisi Avrupa ile ölçülen (eşdeğer-çev.) devleti amaçlamışlardır. Batıcılarsa (prograsifler) demokrasi ve sosyalizmin gerçekleştirilmesinde bedel olarak Rusya’ya özgü devlet oluşumundan feragat etmeyi kabul etmişlerdir. Avrasyacılar, her iki akımında zayıf yönlerini doğru yakalamışlardır: Mesela Slav Milliyetçileri, Batıcıların halk yığınlarının uyandırılmasına yönelik çabalarının Avrupalılaşmayı boşa çıkarmaya götürmek zorunda olacağını görebilmişlerdir; öte yandan Batıcılar Slav Milliyetçileri tarafından amaçlanan Rusya’nın büyük güç rolü üstlenmesinin, fikri anlamda Avrupalılaşmaksızın erişmenin imkânsızlığına işaret etmiştiler. Her Avrupa idolünün esiri oldular: Reaksiyonerler onu güç, prograsifler medeniyet olarak algılayıp tanrılaştırdılar. Trubezkoy buna ilişkin şunları yazmaktadır: "Farklı tezahür şekilleri ile Rus siyaset sahnesindeki bütün oyun çeşitlerini oluşturan bu iki temel fikir -büyük Rus devletliliği ve Avrupa medeniyeti ideallerinin Rus topraklarında gerçekleştirilmesi fikirleri- kökleri itibariyle yapaydılar." Bu akımların Petro’nun reformlarına reaksiyon olduğu ve aslında onun reformları doğal olmayan bir şekilde yerleştirmeye çalıştığı, bu reformların Rus halkına yabancı kaldığı, Slav Milliyetçileri ve Batıcıların Rus halkına yabancı oldukları da Avrasyacılar tarafından söylenmiş, yazılmıştır.

Avrasyaizm, Slav Milliyetçileri için Rusya’nın tarihsel-kültürel vasfını oluşturan Slavlık kavramını da eleştirmektedirler. Bu kavram daha az anlamlı bulunmaktadır, çünkü Lehler ve Çekler de Slav sayılmaktadır, buna rağmen başka bir kültüre, Batı kültürüne dâhildirler. Rus kültürü için sadece Slav olanın değil, aynı zamanda Bizans’ın da belirleyici özelliği olduğunu söylemektedirler. Rusya’nın çehresi Asyalı ve Avrupalı unsurların izlerini taşır. Tamda bu ikisi Rus kültürünün güçlü tarafını oluşturmakta ve Rusya’yı kültürü Avrupalı da olan Bizans ile eşdeğer kılmaktadır. Buna karşılık Nikolay Berdyaev Tatar hâkimiyetinin Rus halkını geriye götürdüğü şeklindeki geleneksel görüşe işaret eder: Bizans etkisi Rus düşüncesini "içten bastırdı" ve "geleneksel konservatif" yaptı.

Tatar Hâkimiyetine yeni anlam verme

Avrasya ekolünün anlayışında (kavrayışında) belirleyici olan, Rus tarihine farklı bakışları ve yorumları ile Slav Milliyetçileri ve Batıcılardan farklılık göstermeleridir. XIII. yüzyıldan XV. yüzyıla kadar uzanan, Rusya’nın Batı Avrupa’dan kopması ve yalnız kalmasına yol açan Tatar-Moğol hâkimiyeti, genelde alışılmış olduğu üzere baskıcı bir boyunduruk, Avrupa için kendini feda etme ve medeniyet için felaket olarak değerlendirilmemektedir; daha çok Tatar hâkimiyetinin pozitif, yapıcı yönleri vurgulanmaktadır; onun sayesinde Rusya’nın özerk gelişmesinin mümkün olduğu, daha sonraları Tatarların hâkimiyetindeki bölgeyi kapsayan bağımsız, birliği sağlanmış Moskova Devleti’nin kuruluşunun temelinin atıldığını söylemektedirler. Önceki satırlarda değinilen coğrafyacı Savizkiy bu konuda şunları yazmıştır: " ‘Tatar hakimiyeti’ olmaksızın Rus devleti de olmazdı…. Rusya Büyük Hanlar’ın takipçisidir, Cengiz Han’ın, Timur’un davasını devam ettirendir. Asya’nın birleştiricisidir….. kendi içinde ‘yerleşiklik’ ve ‘bozkır unsurlarını’ birbirlerine bağlayan, çok derinlere giden bir geleneğin taşıyıcısıdır."

Rusya’nın -yalnızca kendi coğrafyasının gereği olarak- Asya ile Avrupa arasında bir orta yere sahip olduğu ve bu yüzden kendi özüne ait Avrasya kültür karakteristiğinin bilincine varması gerektiği, bununla Batıavrupa’dan kökten farklılaşacağını da yazmıştır (Savizkiy). Avrasya tarih felsefesinde coğrafi faktör çok önemli bir rol oynadığından, Rusya’nın özgünlüğünü öncelikle ülkenin tabii coğrafi yapısı/konumu belirlemektedir. Rusya’nın Beyazdeniz-Kafkasya, Batısibirya ve Türkistan bölgelerine bölümlendirilmesi imkânsızdır, "kendi içinde birleşikliği ve ona hem batı, hem de güneydoğu ve güney yönünde bulunan ülkelerden farklılık göstermesiyle özgün bir dünya oluşturur. Ve eğer ilkini ‘Asya’ ikincisi ‘Avrupa’ niteleyip birbirine bağlarsak, yukarıda anlatılan, ortada duran ve köprü olan dünyaya ‘Avrasya’ ismi uygun olacaktır (Savizkiy).

Bu bağlamda Avrasyacılık Petro’nun başlattığı Rusya’nın Avrupalılaştırılmasına uzak durdu, Savizkiy "Rusya’nın hâlihazırdaki Avrupa kültüründen çıkmasını" en önemli uğraşları olarak ilan etti. Avrasyacılar, Batılı ve Rus-Avrasyalı kültürlerin karşılaştırılamazlığından yola çıktılar (ve çıkıyorlar), Batı medeniyetinin çözülüş ve çöküş döneminde bulunduğuna kaniler, böylelikle bunu Hıristiyan Batı’nın Çöküşü’nde ifade eden Spengler’ ile aynı görüşteler.

Avrasyacılık ve Bolşevizm

1917 Devrimi’nin Avrasyacılar tarafından çelişkili yorumu, neden bir kısım taraftarının belli bir dereceye kadar Bolşevizm’e yakınlaştığını anlaşılır kılmaktadır. Gerçi devrimin kendisi, Rusya’nın, Batı’ya yönelişinin sonucu, yani 18. yüzyıldan beri ülkenin geçirdiği aydınlanmacı – materyalist Avrupa’nın taklidi süreci ile yanlış yola saptırıldığından, Rusya aydınlarının Batıcılığı’nın son neticesi olarak tasvir edilmektedir. Savizkiy "Rusya’da komünist taşkınlıklar Avrupalılaşmanın 200 yıldan daha fazla süren tamamlanması ile meydana geldi," diye yazmakta ve komünizmi reddetmek ile Avrupa ilkelerine bir dönüş arasında ilişki kurmaktan uyarmaktadır.

Buna karşılık Trubezkoy, Bolşevizmde Petro reformlarının yapay ve zarar verici sonucu olarak devleti ve toplum yapısını yıkılışa götüren Batılı kültüre karşı bir ayaklanma görmektedir. Bunu onun sözleri ile özetleyelim: "Avrasyacılık, Bolşevizm ile sadece şu veya bu siyasi formun reddedilişinde değil, aynı zamanda Rusya’da devrimden önce dolaylı olarak ve Batı’da daha halen Romalı – Cermen mevcut kültürün tamamının reddedilişinde ve bu kültürün radikal bir dönüşümünü talep etmekte de benzerlikler göstermektedirler." Aslında Trubezkoy bu benzerliği "sathi" olarak anlamıştır çünkü; her iki hareket arasında, kültürü oluşturan faktörler konusunda, bu komünistler için sınıf, Avrasyacılar için milletti, ona göre bir farklılık mevcuttur. Bu yüzden Bolşevikler karşı çıktıkları bu kültürü "burjuva" olarak nitelerken, Avrasyacılar onun Roma -Cermen kültürü olduğunu söylüyorlardı. Bununla Trubezkoy’a göre Marksistler bir sosyal tezadı, Avrasyacıların sadece aynı milli kültür içinde farklı basamaklar (dereceler -çev.) tespit ettikleri yerde görüyorlardı.

Trubezkoy için bir diğer yüzeysel ortaklık her iki hareketin, Asya ve Afrika halklarının kurtuluşu için çağrı yaptıkları anti-sömürgeciliktedir. Fakat burada da Avrasyacılık, Bolşevizme kültürü ikincil üst yapı fenomeni olarak algıladıkları suçlamasını yöneltirken, sadece ekonomik üstünlüğü yüzünden var olmaya devam eden bu halklar üzerindeki Roma – Cermen hâkimiyetinin tasfiyesini istemektedir.

Trubezkoy için Bolşevik anti-sömürgecilik komünist düzenin yürürlüğe girmesi ve proletarya kültürünün hâkim olmasına hizmet etmesi gereken bir araçtır; bu şekil anti-sömürgecilik kendi özü itibariyle anti-millidir ve aynı Avrupa medeniyetinin en olumsuz ve karikatürleştirilerek aşırılaştırılan unsurlarına dayanmaktadır; dahası bunlara birde komünizmin bir tanrısız, ama Avrasyaizmin de dini bir akım oldukları eklenmelidir. "Eğer bütün bunlardan, komünizm ve Avrasyaizmin birlikte eski kültürü reddetmeleri ve yeni bir kültür yaratmaları görevleri olduğu sonucu çıkarsa, Bolşevizm sadece ilk görevi yerine getirebilecek, ikincisini yapamayacaktır." Trubezkoy kendi hareketinin (Avrasyaizm -çev.) görevini de şu şekilde tanımlar: "Dünyanın kan emici (yırtıcı) Roma – Cermen hayvanlarından kurtarılması Rusya’nın yeni tarihi misyonudur".

Yukarıda anlatılanlar ışığında Rus aydınlarının bilinçli yayınlarındaki mesaj şu şekilde tezahür etmektedir: Rusya’nın Mesihçi rolünü bu kez dünyayı "gerçek" Hıristiyanlığa götürmek (Dostoyevski) veya Dünya Devrimi’nin öncü savaşçısı olmak (Lenin) değil, bilakis Asya ve Afrikalı halkların batı kültüründen kurtarılmasını gerçekleştirmek oluşturmaktadır. Bolşevizmle olan bütün farklılıklara ve uymazlıklara rağmen, Trubezkoy için Rusya’da komünizmin çöküşü asla Batı’nın yardımıyla olmayacaktır, çünkü bu bir "Roma – Cermen esareti" anlamına gelecektir.

Böylece birkaç Avrasyacı bütün kaydi ihtirazilerine rağmen, ama şüphesiz kendisini Marksist -Leninist ideolojiden kurtarmak zorunda olan, anti-batıcı Sovyet İmparatorluğunda, "Sovyet Avrasyası"nda, Avrasyacı gelecek vizyonunun tohumunun atıldığını söylemişlerdir. Bu düşünce ekolünün temsilcilerinden bazıları genelde komünizmi reddetmelerine rağmen, Bolşevikler tarafından kasıtlı olmadan ulaşılsa da, devrimin sonuçlarından birkaçını, devrim öncesi halin kolay restorasyonunun olmayacağı bir geleceğe özlem duyduklarından, tasvip ve takdir etmeye hazırdılar. Hemen hemen bütün Avrasyacılar Bolşevizmi reddetmede (baş)hücum yönlerini Batı’ya çevirmişlerdi, bu yüzden komünist hâkimiyet, Batılı yardımla Rusya’nın bir kurtuluşuna mukayesede daha küçük felaket olarak algılanmaktaydı.

20’li yılların ortasında giderek daha güçlü bir şekilde Bolşevizm cereyanına kapılan Avrasyacılık hareketinde parçalanma yaşandı, bir kaç önemli temsilcisi hareketten koptu. Bu iç gerilim kendi amaçları için bu fikrin yayılmasını faydalı gören Sovyet Gizli Servisi’nin çevirdiği düzenler yüzünden daha da arttı, çünkü Avrasyacılık -göçmenler arasındaki diğer akımlarla kıyaslandığında- komünist iktidara karşı daha uzlaşmacı durmaktaydı ve bu sayede uzlaşmasız anti-Bolşevik organizasyonların etkisi sınırlandı. Avrasyacıların "beşinci kol" olarak değil de, bilakis faydalı ahmaklar olarak görülmelerini Savizkiy (1895–1965) ve Kavasin’in (1882–1952) kaderleri göstermektedir. Çekoslovakya’ya yerleşen Savizkiy 1945’te Kızıl Ordu’nun bu ülkeye girişi ile Sovyet Gizli Servisi tarafından tutuklanmış ve 1956’da serbest bırakılana kadar on yılını çalışma kamplarında geçirmiştir. Serbest bırakıldıktan sonra Çekoslovakya’ya dönmesine izin verilmiş, ama tekrar -bu kez Çekoslovak Gizli Servisi tarafından- Batı’da yayımlanan, GULAG’ta başından geçenleri anlattığı şiir kitabı yüzünden tutuklanmıştır. Kaunos şehrinde felsefe kürsüsüne sahip Karsawin, Baltık devletlerinin işgalinden sonra 1940’ta tutuklanmış ve 1950’de hapishanede ölmüştür.

Avrasyacılığın Yankıları

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılışı sonrasında ve şimdiye kadar pazar ekonomisinde sadece erken kapitalist sonucu olarak ülkede hüküm süren hezeyan -adi suçlardaki inanılmaz artış eşliğinde-, Batılı gelişme modeline duyulan ümitlerin giderek yok olduklarını göstermektedir. Rus aydınlarının büyük bir bölümü bu etkileri şok olarak algılamış ve -ülkenin şartlarına daha fazla uygun- kendi geleneğini arayışa yöneltmiştir.

Avrasyacılığın yeniden canlanması bir dünya görüşü (ideolojik -çev.) ve bir güncel-siyasi faktörün etkisiyledir. Post-komünist boşluğu dolduran dünya görüşü akımları başlangıçta Slav Milliyetçiliği ve Batıcılık’ın yeni yorumlarıydılar. Neo-Slav Milliyetçi yönelişin en meşhur temsilcisi Batı tipi taşkınlıkları yoğun bir şekilde eleştiren, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nden Slav olanların birleşmesi savunan ve diğer Müslüman Cumhuriyetlerin entegrasyonunu reddederken, Kazakistan’ın bu Birlik’e dâhil etmek isteyen Alexander Sojenitsin sayılabilir.

Tarihi ağırlıkları nazarı itibariyle bu iki düşünce ekolünün zayıf noktaları da iyi bilinmektedir. Bu yüzden Rus aydınlarının bir bölümü yazıları yeniden keşfedilen Avrasyacılık’a yöneldi. En ünlü temsilcisi birçok mülakatta bu akıma dâhil olduğunu ilan eden uluslararası tanınmış film yönetmeni Nikita Mihalkov’dur. Mesela bir mülakatta Ruslar üzerine şunları söylemiştir: "Bizim kendimize özgü yolumuz Avrasyacılık idi, şimdi de öyledir -ve bence- gelecekte de öyle olacaktır". Bu fikirden çıkardığı siyasi sonuçlarda gayet açıktır: "Bizim bağımsız devletlerin birliğine ihtiyacımız var Rusya burada merkezde olmalıdır, bunun sebebi de çok basit çünkü Rusya merkezdir." Diğer bir aydın Igor Maleşenko "Bağımsız Gazete"deki bir makalede şunları yazmaktadır: "İki yüzyıl süresince Rus Beylikleri Moğolların Büyük İmpartorlukları’nın bir bölgesiydiler …. Bu yüzyılın başında Rusya’nın sınırları altı yüzyıl önce mevcut Moğol İmparatorluğu’nun sınırları ile hemen hemen aynıydı (çakışmaktaydı -çev.)".

Aydınların Avrasyacılığa bu yaklaşım çabalarının yanında siyasi analizcilerde bu konuyla, Avrasyacı dogmatikliğe sapmaksızın uğraşmaktadırlar. Mesela Rus hükümetinin Sovyetlerin çöküşü ile ortaya çıkan yeni duruma kendisini ayarlamakta geç kaldığı yolunda eleştiriler yapılmaktadır. Avrasyalı komşularla ilişkiye merkezi bir rol verilmektedir. Orta Asya devletlerinde İslam devletlerinin etkilerinin güçleneceği uyarası yapılmaktadır. Müslüman halkla Orta Asya Cumhuriyetleri’nde yerleşik Ruslar arasındaki ilişkinin giderek kötüleştiğine işaret edilmektedir. Bu ülkelerle Suudi Arabistan, Türkiye ve İran gibi ülkelerin yakınlaşması kaygıyla gözlenmektedir. Daha Çeçenistan’daki savaş öncesinde Rusya’nın Hıristiyan rolünün meşruiyetine dair bir gazetede şunlar yazılmaktaydı: "İstesek de istemesek de Rusya büyük İslam dünyasının içlerine kadar ilerlemiş Hıristiyan dünyanın bir ileri karakolu olacaktır, burada bu dünya ile ilişkiler birçok açıdan Rusya’nın huzur, istikrar ve gelecekteki refahına bağımlı olacaktır." Soljenitsin’in tezlerinden değişik olarak diğer analizciler Rusya’nın jeopolitik ve ekonomik çıkarlarının onu Kafkasya’da varlığının devam etmesine zorladığını iddia etmektedirler. Etkinin muhafazasında araç olarak geçmiş yıllarda tekrar tekrar kullanılan şeyler dile getirilmektedir: ekonomik zorlama, kulis diplomasisi ve bölgesel aykırılıkları istismar. Avrasyacılığın yeniden canlanması bağımsız analizcilerin de Kafkasya Cumhuriyetleri ve Orta Asya’ya karşı bir strateji geliştirilmesi gerekliliği görmeleri durumuyla kolaylaştı ve bununla Avrasyacılık yeni bir güncellik kazandı.

Avrasyacılığın Jeopolitik Boyutu

Bütün analizler Rusya’nın ekonomik yeteneklerinin jeopolitik amaçları kadar büyük olmadığı, bu yüzden sadece ikinci dereceden bir büyük güç oluşturduğu sonucuna ulaşmaktadırlar. Bu yılın (1995) Nisan’ında "Bağımsız Gazete"deki bir yazıda, Rusya’nın jeoekonomik durumunu "İkinci Dereceden Büyük Güç" başlığı altında inceleyen bir yazıda, Rusya’nın Gayri Safi Milli Hâsılası rakamlarına dayanarak Rusya’nın Kişi Başına Milli Gelir açısından Arjantin, Meksika, Portekiz, Macaristan, Bulgaristan veya Polonya’nın bulunduğu gruba girdiği değerlendirilmesi yapılmıştır. -Yazarlara göre- Rusya, dünyanın ekonomik potansiyel açısından en zengin ülkelerinden biridir. Fakat Sovyetler Birliği’nin çöküşü sürecinde belki hem bir süper güç hem de birinci dereceden bir dünya gücü statüsünü kaybetmek zorunda kaldı. 1995 Şubatı’nda İzvestiya’da yaklaşık 150.000 çalışanı olan havacılık sanayi alanında bir Rus-Ukrayna işbirliği hakkında çıkan haber, bu düşüşün arkasında gerçekten öncelikle ne olduğunu göstermektedir. Yazıda Batı’dan uçak teknolojisi ithalindeki güçlü artıştan şikâyet edilmekte ve eğer bu gelişme devam ederse Rus hava taşımacılığının 2000 yılına kadar ancak "dayanacağı", Rus uçak sanayinin ise en çok iki yıl daha ayakta kalabileceği vurgulanmaktaydı. "Hatta daha şimdiden ‘Vunukovskiye’ gibi çok büyük bir hava taşımacılığı şirketinin bile yeni bir uçak satın alacak gücünün olmadığı"ndan dert yanılmaktaydı.

Bu anti-Batı akımların önünü açan ülke içindeki hassas ekonomik ve politik duruma Rusya’nın en iyi günlerinde de imkânlarını zorlamasına rağmen üstesinden gelemediğinin görüldüğü bir başka jeopolitik açmaz eklenmektedir. Fakat bütün bunlara rağmen Asya ve Kafkasya’ya bir güçlü yönelişe zorlanılmış ve bununla Rusya’nın Avrasyalı karakterinin altı çizilmiştir:

1.Çin:

Eğer öngörüler ve belirtiler bizi aldatmazsa- gelecek on yılda kızıl çarların çöküşüne, Altın Orda günlerinden sonra iki devlet arasında mevcut olmayan hiyerarşinin ters dönüşüne götürecek olan, Çin’in 21. yüzyılda ekonomik siyasi ve askeri yükselişi eşlik edecektir. Çin’in artan önemi Asya-Pasifik havzasındaki güç dengesini dramatik olarak değiştirecek ve Uzak Doğu’da Rusya ile uzun bir sınırı ve sıkıntılı bir tarihi paylaşan bu ülke, giderek Rusya’ya stratejik rakip olacaktır. Gorbaçev tarafından yürütülen çabalara rağmen iki ülke arasında, sadece her yıl 100.000 Çinlinin yasadışı yollardan Sibirya’ya gelmesinden kaynaklanmayan, büyük fikir ayrılıkları mevcuttur. Yaklaşık 2.000.000 Çinli yoğun yerleşimin olmadığı Rus bölgelerine yerleşmişlerdir. Bu "toprak kazanımı" çözümlenmemiş sınır sorunları bağlamında geçmiş aylarda, hâlihazırda mevcut ve ilişkileri yıkabilecek problemlere götürmektedir. Bu gelişme çok yakın zamanda seyyar rampalı kıtalararası balistik füze testlerini ilk defa başarıyla denemiş olan Çin’in askeri donanımında güçlü artışa denk düşmektedir. Aynı zamanda Asya-Pasifik bölgesinin büyük ekonomik dinamiği Rusya’nın da kendi dış siyasi ve ekonomik ağırlığını, öncelikle Çin, sonra ABD ve Japonya’yı da dengeleyebilmek için Batı bölgesinden bu bölgeye kaydıracağı anlamına gelmektedir.

2.Güney Kanadı:

Hâlihazırda ABD -İran Körfezi veya Avrupa gibi birinci dereceden çıkarlarını takip ettiği diğer bölgeleri gözden düşürmeksizin- bu kaydırmayı yapmış veya başlamışken, Rusya kendi Güney kanadında (Kafkasya – Orta Asya) iç savaş, anarşi, korkunç boyutlardaki organize suçlardan milliyetçi ve dini çatışmaların genişleyerek sıcak savaşa dönüşmesi ile yüz yüze kalmaktadır. Çeçenistan’da ve etrafındaki savaşın gösterdiği gibi Rusya’nın güneyini emniyete alması bile büyük zorluklarla olmakta ve bir hayli siyasi, askeri ve iktisadi kaynağın ülkenin bu zor durumunda harcanmasına neden olmaktadır. Bu arada askeri komutadaki aksaklıkların ve Rus silahlı kuvvetlerinin zayıflıklarının meydana çıkışı ülkenin uzun vadede toprak bütünlüğünün nasıl korunabileceği konusunda soru işaretlerinin doğmasına yol açmıştır ki süper güç iddialarından burada hiç bahsetmiyoruz.

3. Batı

Son olarak Batı’dan Doğu’ya doğru genişleyen NATO Rusların gözünde Amerika’nın yönetiminde tehlikeli bir askeri ittifak olarak Rusya’nın batı sınırlarına tehdit edici bir biçimde yaklaşmıştır. Bunun oluş zamanı da tam batıdaki "yakın çevre"nin (Beyaz Rusya, Ukrayna) iktisadi ve siyasi entegrasyon çabalarına denk düşerek ülkenin imkanlarını aşırı zorlamaktadır. Dahası buna Rusya’nın güneyde bağlanmış silahlı kuvvetleri ve doğuya doğru kayan stratejik ağırlık merkezi ile birlikte Avrupa bölgelerinin güvenliğini de sağlayabilmesinin imkânsızlığı eklenmektedir. Bu nedenle Rusya NATO’nun doğuya genişlemesini engellemeye ve Batı ittifakını parçalamaya çalışmakta ve bir zamanlar Sovyetlerin yaptığı gibi ABD’nin Avrupa’dan çekilmesini böylece sırtını döndüğü Batı’nın emniyette olmasını sağlayarak Asya-Pasifik havzasına rahatça yönelmek istemektedir. Rusya’nın içinde bulunduğu bu ümitsiz durum genelde Almanya’nın I. Dünya Savaşı öncesindeki durumuyla paralellikler göstermektedir: Doğu’da ve Batı’da büyük güçlerle karşı karşıya kalan Rusya siyasi tecride düştüğüne inanmaktadır.

Anti Batıcı seçkinler olarak Ordu

Rus Genelkurmayı’nın dış siyasi ve güvenlik kavrayışı son derece homojen gelenek olarak tanımlanmış jeopolitik ve jeostratejik menfaatler tarafından belirlenmiştir. Bu düşünüş biçimi geleneksel olarak anti-Batı akımların hâkimiyetinde olup içinde jeopolitik öğelerin yansıra Büyük Rusya, hatta Avrasya öğeleri de bulunmaktadır. Bu anlamda birçok subay için Rus atalarının büyük mücadelelerle kazandığı toprakları politikacıların neredeyse hiç direnmeksizin elden çıkartmış olmaları affedilir değildir. Aynı derecede eleştirilen bir başka nokta dış siyasetteki Batıcı eğilimler olup, 1992 yılında Kuril adaları sorununda ordu bu tavra açıkça muhalefet etmiştir. Ancak Rus Genelkurmayı dikkatini daha çok "yakın çevre"ye, yani eski Sovyet Cumhuriyetlerine cevirmiş olup, onların bağımsızlıklarını "kısa ömürlü bir fenomen" olarak görülmektedir. Ordu daha şimdiden (Baltık bölgesi de dâhil) bu devletler üzerinde hegomonik taleplerde bulunmakta ve aynı anda İran, Türkiye, Avrupa, ABD gibi Rus ilgi alanında etki kazanmak isteyen başka devletlere de açık uyarı sinyalleri de göndermektedir. Çeçenistan’daki savaşın gidişine yönelik eleştirileri nedeniyle Batılı medya tarafından gerçekleri gördüğü için çok övülen ve şimdilerde Dışişleri Bakanı olan eski Savunma Bakanı Pavel Graçov’un yardımcısı Boris Gromov bu emperyal tutumu 1993 yazındaki bir mülakatında şöyle açıkladı: "Rus menfaatleri apaçıktır. Dinyester bölgesi sanayi ve jeopolitik açıdan önemli bir bölgedir, Abhazya bölgesi, Baltıklar ve Karadeniz’de limanlarını kaybetmiş Rusya’ya denize çıkış sağlar. Tacikistan’da aynı derecede stratejik ve jeopolitik öneme sahiptir". Rusya "yakın çevre"deki etnik çatışmaları bilinçli olarak kışkırtmış ve kullanmıştır (mesela Gürcistan, Ermenistan / Azerbaycan). Böylece bu ülkelerin BDT’ye girmesi sağlanmış, üs kurma hakkı ile Rusya buralardaki varlığını sağlamlaştırmıştır.

Üç Baltık ülkesi, Moldavya, kısmen Azerbaycan ve krizler içindeki Ukrayna hariç Moskova eski Sovyet Cumhuriyetleri’nde tekrar hâkim güç haline gelmiştir. Ancak yukarıda sayılan inatçı ülkelerde iktisadi bağımlılıklarından dolayı Rusya ile bir uzlaşma noktasına gelmek zorunda kalmışlardır. Ordu NATO’nun Doğu’ya genişlemesi, dolayısıyla Orta ve Doğu Avrupa’da Amerikan etkisinin yayılmasını kızgınlıkla gözlemektedir. Bu genişlemeyi engellemek için geçen aylarda yoğun bir ziyaret diplomasisi başlatılmış, burada hem havuç (iktisadi ve askeri işbirliği) hem de değnek (hâlihazırdaki bağımlılıkların sömürülmesi) ile İsviçre’den Avusturya’ya oradan da Slovakya ve Ukrayna’ya kadar bir tarafsız ülkeler kuşağı sağlanarak hiç olmazsa Vişegrad ülkelerinin NATO’ya girmesi engellenmeye çalışılmıştır2.

Dahası Rusya BDT’yi askeri açıdan kendi liderliğinde bütünleştirmeye çalışmaktadır. Çok sayıda başarısız BDT zirvesi, gerçi işleyen bir askeri ittifakın hemen kurulmasının çok zor olduğunu gösteriyorsa da, Rusya hâlihazırdaki bağımlılıkları sömürerek ve ikili anlaşmalar yolu ile Sovyetler Birliği’nden doğan ülkelerde (Baltıklar hariç) askeri konumunu belirgin şekilde kuvvetlendirmiştir. Rusya’nın askeri çıkarları bu ülkelerin kendi kaderini tayin hakkının üstüne çıkmıştır. Rus askeri doktrini de buna işaret etmekte olup Rusya’nın çıkarına olmayan bütün askeri anlaşmaları potansiyel tehdit olarak tanımlamaktadır. Bu temel ilkeler muvacehesinde BDT ülkelerinde üstlenmiş Rus askerleri, kurulması düşünülen çevik kuvvet birlikleri ve hâlihazırdaki iktisadi ve siyasi bağımlılıklar, Rus çıkarları için başarı ile kullanılabilir. Ordunun dış politika alanında diğer kurumlarla geniş anlamdaki görüş birliğine, Rus içpolitikasındaki güçlü yeri eklenmektedir, ordu üzerinde işlevsel bir sivil kontrolün eksikliği aynı zamanda demokratik güçlerin sadece ilkesel düzeydeki varlıkları, Silahlı Kuvvetlerin olaylara rafine etki etmesine ve belki de "iktidarı belirleyecek" bir rol oynayabilmelerini mümkün kılmaktadır. Genelkurmay’ın imkânları ülkenin ekonomik zayıflığı yüzünden sınırlıdır. Bu yüzden Rusya’nın büyük güç olma talebi büyük ölçüde askeri güce dayanacak olursa, bunun sonucunda ekonomik yetenekleri ile askerlerin talepleri arasındaki mesafenin gittikçe daha da açılacağı hesaplanmalıdır – bu daha önceden eski komünist ekonomik sistemin yetersizliğinden dolayı Sovyetler Birliği’nin çöküşüne büyük oranda katkıda bulunmuş bir durumdur. Yeterli ekonomik güce sahip olmaksızın uzun vadede sürekli bir dünya- veya hatta süpergüç rolü oynayabilmek imkânsızdı.

Avrasya düşüncesinin işlevi, şansı ve zayıf yönleri

Avrasya düşüncesinin yeniden canlanması, belli bir dereceye kadar orduda komünist ideolojinin Rus büyük devlet fikrinin jeopolitik temelinin meşalesi olmasının ortadan kalkması ile de açıklanabilir. Avrasyacılık sınırları belirli bir düşünce yapısı oluşturmamasına rağmen, bu şekilde bugünkü gibi, zihin karışıklığı ve istikrarsızlığın hâkim olduğu bir dönemde, bazı Avrasyacı yorum şekilleri subaylar, aydınlar ve siyasi kamuoyunun geniş kesimleri için de ilgi çekicidir. Buna rağmen bir takım işlevleri yerine getirerek varlığına meşruiyet zemini bulmaktadır.

Süpergüç politikalarına Avrasyacılık kendisini ihyacı hedeflerin meşruiyetine ideolojik bir araç olarak sunmaktadır. Batılı demokrasinin Asya, Avrasya ve Rus maneviyatına yabancı tabiatına göndermeyle, Avrasyacılıktan otoriter ve hatta diktatörlük benzeri yönetim şekilleri gündeme getirilebilir. Bu yüzden "kızıl-kahverengi" ittifakın (aşırı sağ/aşırı sol ittifak -çev.) birçok temsilcisinin onun bayrağı altında toplanmasında şaşılacak bir şey yoktur. Öte yandan Avrasyacılık bu alanda önemli Slav – Ortodoks akımlarla ve Rusya’nın her taraftan tehdit altında olduğunu düşünen kavmiyetçilerle, meşruiyet aracı olarak hizmet etmekte rekabet edecektir. Bu bağlamda Vladimir Jirinovski’nin gölge "Dışişleri Bakanı" Aleksey Mitrofanov bu türden akımların bir temsilcisi olarak 1812 ile 1941–45 savaşlarına tarihi bir benzetme yaparak şöyle diyor: "Şimdilik Türkiye ve İran yavaş yavaş Orta Asya ve Kafkaslara, Almanya Ukrayna’ya, Romanya Moldova’ya, Finler Karelye’ye, Çinliler Sibirya’ya sızadursunlar. Evet, oralara sızsınlar ve bu sonsuz genişliklerde Bonapart ve Hitler gibi onlarca anlaşılmaz bir halkın arasına girsinler. Bu ülkeleri ile beraber batacaklardır. Küçücük Vietnam’ın Amerika’ya ne acı bir yara açtığını hatırlayın… Aynı şekilde bizde Rusya dışındaki bütün dünyayı yıkarız."

Avrasyacılık ve İslam

Avrasyacılık -başarılı olduğu takdirde- kamuoyunu İslam Dünyası ile barışmaya hazırlayabilir ve bir revizyonist yaklaşımla Batı’ya yönelmiş değerlere katkıda bulunabilir. Fakat bu Çeçenistan’daki askeri müdahale ve Hazar Denizi ve Kafkasya’da etki alanı yüzünden yapılan savaş ve aynı zamanda Balkanlar’daki Sırp yanlısı tutum yüzünden gelecek yıllar için mümkün değildir. Avrasyacılığın zayıf yönleri, onun bu bölge için bir karşılıklı faydalanma stratejisi sunamamasında yatmakta ve bununla da temellendirilmektedir, bunun yerine Avrasyacılık bu bölgenin daha çok Rusya için "sadece" öneminin altını çizmektedir. Buna birde Avrasyacılığın kendisini dini bir akım (Ortodoks) olarak tanımlaması, Asya’da artan İslam etkisine karşı bir strateji geliştirememesi eklenmektedir ve böylelikle İslam Dünyası ile tarihi olarak sadece çatışma yüklü olmayan bu ilişkiye yeni bir davranış şekli sunabilmeye muktedir değildir.

Avrasyacılık daha Rusya’nın Müslüman halkının gelecekte hangi rolü oynaması gerektiğine ve fundamentalist akımlara karşı nasıl aşılanacaklarına dair de bir tasarı geliştirmeyi başaramamıştır. Burada hangi potansiyel tehlikelerin mevcut olduğunu 22 Milyon Müslüman’ın Rusya Federasyonu toprakları içinde yaşaması göstermektedir, bu toplam nüfusun %15’i olup sadece Moskova ve çevresinde 1 Milyon Müslüman’ın yaşadığı tahmin edilmektedir. Bu tehlikeyi önleyebilmek için 12 Milyon nüfuslu Kafkasya bölgesinin ve Orta Asya Cumhuriyetleri’nin istikrara kavuşturulması büyük önceliği vardır, burada İslami Fundamentalizmin bir başarısı misal teşkil edecek ve buna ek olarak bütün dünyadaki İslamcı savaşçılar için motivasyon sağlayacaktır. Çeçenistan’daki savaştan çok önce Rusya’da lider konumdaki İslamcı bir politikacı bir mülakatta düşüncelerini şu şekilde ifade etmekteydi: "Yeni bir devir başlıyor. İslam dünyası ile Batı arasında açık çatışma dönemidir bu. O Batı ki onun için çoğulculuk lanetli şeytana müsamaha göstermek demektir". Diğer bir deyişle: Avrasyacılık Rus Müslümanlarında, Rus devlet düşüncesi ve İslami akımlar arasında mümkün bir uzlaşma için muhatap bulamamaktadır.

Emperyal ağrı kesici olarak Avrasyacılık

Avrasyacılığın bir avantajı da parçalanmış imparatorluğu ikame ederek Rusya’ya "eşitler içinde birinci" rolü vermesidir. Böylece bu akım Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ile birçok Rus’un hissettiği acıyı hafifletebilir. Ancak bu durumda da teori ile pratik arasında belirgin bir açığın olduğu görülmektedir. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in başlattığı "Avrasya Birliği" kurma denemeleri muhataplarınca çok az sevinçle karşılandı. Rusya iktisadi nedenlerle "geri dönmeye arzulu" Beyaz Rusya ile bir para birliği kuramadıkça Avrasyacı düşler gerçekleşmek için çok az şansa sahiptir. Avrasyacılığın en büyük kusuru bizzat Rusya’nın kendi zayıflığı olup, bu dış politika odağının Asya – Pasifik havzasına kaydırılmasına sınırlamalar getirmektedir. Belki Asya kendi iktisadi ve siyasi yükselişini Moskova’nın büyük çapta katkısı ve etkisi olmaksızın gerçekleştirecektir; hatta bir gün Rusya’ya rağmen gerçekleştirme durumunda kalacaktır.

Sonuçta Avrasyacılık yüzyıllardır var olan ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra özellikle çok acı veren Batı’ya karşı aşağılık kompleksini yatıştırmaya yarayabilir. Birbirinden tamamen farklı siyasi zihniyetler (Petrocu – emperyal – Sovyetçi komünist) tarafından beslenen Batı’ya yetişmek hatta onu geçmek arzusu sürekli hayal kırıklıkları ile bittikçe ulaşılamayan hedefin aslında yanlış olduğu sonucuna da varılabilir. Bu anlamda Avrasyacılık başarısızlıklar içinde bir açıklama şeması sunmakta olup Asya’nın iktisadi mucizelerinin bu alanda da yorum güçlükleri getireceği görülmektedir – (tabii eğer Rus aydınlarının şu hiç kabul edilmeyecek hipotezine sarılarak, Üçüncü Roma’nın Avrupa ve Asya’nın yalnız "kötü özeliklerini" tevarüs ettiğine inanılmazsa). Şimdiye kadarki tezahürlerine baktığımızda Avrasyacılığın aydınlar ve siyasi pratik üzerindeki etkisini fazla abartmamak gerektiğini görüyoruz. Ortodoks öğelere dayanan geleneksel Büyük Rusya Milliyetçiliği ile kıyaslandığında Avrasyacılık toplumda sınırlı bir etki uyandıracak, aydın çevrelerde de etkisi sınırlı kalacaktır. Yine de vurgulamak gerekir ki, hem Avrasyacı hem Büyük Rusyacı (Slavofil -Slav milliyetçisi-) fikirler sayısız ortak noktalarının yanı sıra ortak bir anti-Batı kalkış noktası içerirler ve milliyetçi vatansever siyasi gruplanmalarda, hatta orduda hatırı sayılır etkiye sahiptirler. Dolayısı ile Avrasyacılık sadece Rusya’nın istikrarsız genel durumu ile ilgili olmayan bir ideolojik akım olup, gelecek Rus dış politikasının yorumlanmasında ihmal edilemeyecek yeri olacaktır. Çünkü yıkılan komünizmin ardında bıraktığı bütün sathi Batılılaşmaya rağmen ve bütün zihni boşluğa rağmen ya da tam da bu nedenle Rusya, bu "deliler çağı"nda yine kendini aramaya koyulmuştur.

Büyük Rus sembolisti Aleksander Blok’un şiiri

"Skythen" da dediği gibi;

Çoşkun ve acılı sfenks, Rusya

kara kanlar döken kederinden

Hep sana bakar, nereye gitsen hep sana

Senden nefret edip, sevgiye boğan .

Bu sfenksin ne zaman anlaşılabilir bir çehreye dönüşeceği belirsizdir. Yine de insan düşünürken Bismarck’ın bu ülkenin tabiatıyla ilgili söylediklerini dikkate almalı: "Rus süvarisi ata yavaş yavaş biner, ama dörtnala gider."

Kaynaklar

Godehard Schramm, Russland ist mit dem Verstand nicht zu begreifen, Selbstbildnisse der russischen Sele, Rosenheimer Verlag, 1989

Oswald Spengler, Der Untergang des Abendlandes, Zweiter Band, dtv, 1976

Oswald Spengler, Preussentum und Sozialismus, Verlag, C. H. Beck, 1924

Nikolaj Berdjaev, Die russische Idee, Grundprobleme des russischen Denkens im 20. Jahrhunderts, Hans Richarz Verlag, Sankt Augustin, 1983

Bericht des Bundesinstitutes für ostwissenschaftliche Studien, Der Eurasismus und die Suche nach einer neuen russischen Kulturidentiteat, (15 / 1992), Igor Ignatov

ARAŞTIRMA DOSYASI /// M. MURAT TAŞAR : Kosova Arnavutlarının bağımsızlık mücadelesi /// @mmt_1964


Ülke Dergisi, sayı 33, Ocak 1999

M. Murat TAŞAR

Tarihte Kosova

İki milyona yakın nüfusunun %90’ı Arnavut olan Kosova’da %7 Sırp, %2 Karadağlı ve 15.000’e yakın da Türk yaşamaktadır. 50.000 Hıristiyan Arnavut dışında Kosova Arnavutlarının çoğunluğu Sünni Müslümandır, az sayıda olmakla birlikte Bektaşi Arnavut da vardır, ayrıca Boşnak Müslümanlar da vardır.

Eskiçağ’da Dardan ve İlirler’in yaşadığı Kosova daha sonraları Roma ve Bizans hâkimiyetlerine girdi. VI. – VII. yüzyıllarda başlayan Slav göçleri sonrası Kosova Ortaçağ’a gelindiğinde tamamen Slavlaşmıştı. Sahip olduğu zengin maden yatakları yüzünden 1170’te Stefan Nemandiya tarafından kurulan Ortaçağ Sırp devletinin vazgeçilmez bir parçası oldu. Ortaçağ’da Sırbistan’ın sahip olduğu refahın ekonomik temelini oluşturan Kosova’da Novo Brdo, Trebça ve başka yerlerde değerli taşlar çıkarılmaktaydı.

Bu dönemde Kosova’da bir çok görkemli Sırp-Ortodoks kilisesi yapıldı. Bu yüzden daha sonraları Sırplar tarafından "Sırplık’ın beşiği" sayılmıştır. Kosova mitolojik-tarihi önemini 1389’daki Kosova Meydan Savaşı ile kazanır. Bu savaşta Sırpların Osmanlı Ordusu’na yenilmeleri ile bugünkü Sırbistan ve Karadağ dışında Arnavutluk, Makedonya ve Kuzey Yunanistan’ı kapsayan Ortaçağ Büyük Sırbistan İmparatorluğu tarih sahnesinden silindi. Bu yenilgi yüzyıllar boyunca özellikle Sırp-Ortodoks Kilisesi tarafından mitolojik ögeler katılarak yaşatıldı. Bu mitolojik ögelerin etkisiyle ortaya çıkan Sırp ulusal bilincinde, "Sırp ulusal birliği"nin (Sırpsko jedinstvo) merkezi Kosova ve Sırp halkı da ‘Tanrı’nın seçilmiş halkı’ (Nebeski narod) oldu9.

Sırp nasyonalistler ve Ortodoks Kilisesi tarafından Kosova’ya ilişkin yaratılan bu mitolojiye aykırı olarak, zamanla Sırpların Kosova’yı terk ettikleri ve nüfuslarının gittikçe azaldığı gözlenmiştir. Sırpların Kosova’dan göçü ve Müslüman Arnavutların yerleştirilme sebepleri bugün de tartışmalıdır. Arnavutlar Osmanlı’nın Balkan’a yayıldığı dönemde kuzey Arnavutluk’un dağlık ve verimsiz bölgelerinden Sırplar tarafından terk edilen, ataları İlirler’in topraklarına, verimli Kosova ovalarına yerleşmişlerdir. İslamlaşmada, 1690’da Avusturyalı Prens Eugen’in Osmanlı topraklarının içlerine kadar yaptığı akınlar sonrasında geri çekilirken Osmanlı’nın karşı akınlarından korkan İpek Patriği III. Arseniye Sırnoyeviç’in 30.000 Sırp aile ile birlikte Kosova’yı terk etmesi önemli rol oynamıştır. Bu tarihten sonra Kosova’ya Müslüman Arnavutların yerleşmesi teşvik edilmiştir. İslamlaşmak Arnavutların hem yerleşim yerlerini genişletebilmelerine imkân tanımış hem de Slavlaşmaktan kurtulmalarını sağlamıştır2.

Osmanlı İmparatorluğu’nun hüsran yıllarında Arnavutlar

1912/13 Balkan Savaşları sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun sadık Müslüman tebaası olarak kalan Arnavutlar, Osmanlı toprağında yeni ortaya çıkan Hıristiyan devletlerin kendi topraklarını parçalama tehlikesine 1878’de Prizren Birliği adı altında bir panarnavut kongresiyle karşı çıkmaya çalıştılar. Rus-Osmanlı Savaşı sonrası 1878’de toplanan Berlin Kongresi ile Balkanlara yeni düzen vermeye çalışan büyük güçlere karşı bu Prizren Birliği’nin aldığı karar Osmanlı İmparatorluğu’nda kalmaya devam etmek olmuştur3.

İmparatorluğun hüsran yıllarındaki en önemli gündemi, Balkan’da tutunabilmekti. Balkan yitirilmek üzereyken, İttihad ve Terakki kadroları parçalanmayı durdurma saikıyla, Yanya, İşkodra, Selanik ve Kosova vilayetlerini temsilen Meclis-i Mebusan’da bulunan Arnavut vekillerin Arnavutça eğitim ve Arnavut çoğunluğun yaşadıkları bölgelere idari özerklik taleplerini reddetmişlerdir. Avrupalı güçlerin giderek etkilerini artırdıkları Balkan’ın İmparatorluğun elinden er ya da geç çıkacağı aşikâr iken, çoğunluk olarak yaşadıkları bölgelerde, özellikle Slav milletlere karşı varlıklarını güçlendirme gibi haklı bir istek, Arnavut ayrılıkçılığı gibi değerlendirilmiş, Hıristiyan milletlere verilen haklar onlardan esirgenmiştir. Bu politika sonucu ne yazık ki Arnavutlar, tarihi düşmanları Karadağlılar ile birlikte Osmanlıya karşı ayaklanmışlardır. Osmanlıyı Balkan’dan söküp atan Yunan, Sırp ve Bulgar ittifakı, Arnavutların İstanbul’a bu şekilde yabancılaşmaları ile daha kolay kurulmuştur. Daha da acısı Balkan’da güçlü bir Arnavut ülkesi (Arnavutların çoğunlukta yaşadıkları bölgelerin birleşmesi ile) yaratma şansının Balkan Harbi’ni doğuran süreçte, hiç kullanılmamış olmasıdır. Balkan Harbi kaybedilince Arnavut halk birçok yerde yurtlarından sökülmüş, Selanik vilayetinde yaşayanların bir kısmı zorla Hıristiyanlaştırılmış, dininden vazgeçmeyenler katledilmiştir.

Balkan Savaşları sonrası işgal

Kosova sorununun başlangıcını, Balkan savaşları bitimine kadar götürmek mümkündür. Nüfusunun büyük bir bölümü Arnavut olan Kosova ve Makedonya’nın bazı bölgeleri Çarlık Rusya, Fransa ve İngiltere’nin desteklediği Sırp ordusunca bu dönemde ele geçirilmiştir4.

Balkan Savaşları sonrasında Kosova’yı işgal edebilen Sırbistan bu sayede milli rüyasını da gerçekleştirmiş oluyordu. Sırbistan’ın Kosova’ya bu geri dönüşü Türk ve Arnavutlara karşı katliamlar yapılarak mümkün olabildi. Osmanlı’nın Balkan’dan çekilmesinden sadece birkaç yıl sonra sayıları onbinleri bulan Arnavut Sırplar tarafından öldürüldüler. Arnavutlar bu çok yönlü baskılara sürekli ayaklanarak cevap verdiler.

Osmanlı Balkan Savaşları ile geri çekilmek zorunda kalınca 1913’te Düvel-i Muazzama’nın topladığı Büyükelçiler Konferansı korumasız kalan Arnavut topraklarını parçaladı ve Arnavut nüfusun yaşadığı Kosova Sırbistan’a bırakıldı. Savaşın sonunda oluşan bu sınırlar 1919 yılında imzalanan Versay Anlaşmasıyla da uluslararası sınırlar olarak kabul edilmiştir. Bu dönemde etnik dağılımdan çok uluslararası dengeler gözetilerek Arnavutluk’un sınırları da çizilmiştir5.

İşte bu 1913 tarihi aynı zamanda Kosova’nın sömürgeleştirilme sürecinin de başlangıcıdır ve bu süreç sonunda Sırp nüfusun 1/4 oranından 1/3’e çıktığı görülmektedir.

Kosova’da ilk gerilla hareketi: ‘Kaçaklar’

1998 Martında UÇK’nın lideri olarak ileri sürülen Yaşari ailesinden kadın, çoluk çocuk 20 kişinin öldürüldüğü Drenitsa bölgesi, Kosova’da herhangi bir yer değildir. Bu bölgedeki güçlü gerilla hareketlerinden biri I. Dünya Savaşı’ndan sonra Azem Beyta’nın oluşturduğu ve kökü Osmanlı idaresinin son dönemlerinde ortaya çıkan Kaçaklara kadar giden gerilla hareketidir. Sayıları kimi zaman 600’e kadar ulaşan gerillası ile Beyta, Sırp polisi ve jandarmasına karşı uzun yıllar savaşmıştır, hatta Sırp hükümeti top ve uçak bile kullanmak zorunda kalmıştır. Bu başarılı ‘Kaçak’ hareketi ile Beyta Kosova’da Drenitsa (1923-24’te) başta olmak üzere bazı bölgeleri kurtarılmış bölge haline getirebilmiştir. Harekete bir son vermek için Sırp polisi hareket üyelerinin ailelerine büyük baskılar uygulamış; aile mensuplarından kadın, çocuk ayırımı yapmadan birçoklarını öldürmüştür. Ancak ‘Kaçak Hareketi’ Arnavutluk Kralı Ahmet Zogu’nun Yugoslavya’nın yardımıyla Arnavutluğa dönüşünden sonra (1924) Yugoslavya Ordusu tarafından yok edilebildi. Birçok adamının Arnavutluğa kaçtığı Azem Beyta öldürüldü. Bugüne kadar da mezarı bulunamayan ve adına şarkılar, türküler bestelenen Beyta halk arasında bir efsane kahraman olarak kaldı ve Kosova Arnavutlarının Bağımsızlık Mücadelesi’nin sembolü oldu. Zogu aynı zamanda merkezi İşkodra’da olan ‘Kosova Milli Savunma Komitesi’nin yok edilmesinde de Yugoslavya’nın piyonu olarak görev aldı. Komite liderlerinden Bayram Curri Zogu’nun birliklerine karşı savaşırken 1925 yılında ve komitenin en önemli isimlerinden Hasan Piriştina da Selanik’te Zogu’nun bir ajanı tarafından öldürüldüler.

İki dünya savaşı arası Kosova’ya yönelik Sırp politikası

Sırbistan Başbakanı Nikola Paşiç iki savaş arasında Arnavutlara ilişkin Sırp politikasını şu sözleri ile özetlemişti: ‘Arnavutların üçte birini öldür, üçte birini sür, geri kalan üçte biri de asimile et’. Sırplar bu politikaya zaman içinde ihtiyaç duydukça başvurdular.

1918 yılından itibaren Kosova’nın nüfus yapısını değiştirmeye çabalayan Sırp idareciler kabaca şu üç yönteme başvurmaktaydılar: Arnavutları, Arnavutluk ya da Türkiye’ye göçe zorlamak; Slav kolonizasyonu ve asimilasyon. Bu yöntemlerle kısmen başarılı olabilmişlerdir. Arnavutların bir kısmı Arnavutluk ve Türkiye’ye göç etmişlerdir. Şüphesiz ki o dönemin politikacılarının aymazlığı yüzünden Türkiye göçmen kabulünde Sırplara daha istekli görünüyordu. Üstelik Arnavutluk’un göçmen kabul etme kapasitesi Türkiye’ye nazaran daha da düşüktü. Bu sebeplerden Türkiye’ye yönelik göç politikaları ürettiler.

Belgrad’da 1937 yılında "Sırp Kültür Klubü"nde hükümet temsilcileri, askeri yetkililer ve bilim adamları arasında Arnavut sorunu üzerine yapılan müzakereler Vaso Cubriloviç’in6, 7 Mart 1937’de zamanın Yugolavya Krallığı Hükümeti’nin Başbakanı Stoyadinoviç’e sunduğu bir raporla son buldu. Cubriloviç bu raporunu 1944 yılında Tito Partizanlarına da vermiş ve öldüğü 1990 yılına kadar da savunmuştur.

Cubruloviç memorandum niteliğindeki bu raporunda Arnavut sorununun çözümü için Müslüman Arnavutların zorla göç ettirilmelerini önerdi: Hükümetin Yugoslavya’nın kanlı Balkan toprakları üzerinde bulunduğunu unuttuğunu ve Kosova sorununu kolonizasyon gibi hızlı sonuç vermeyen, Batılı metodlarla çözmeye çalıştığını ve çözümün ancak Arnavutların kitle halinde göç ettirilmeleriyle sağlanabileceğini, Balkan ülkelerinin 1912’den beri bu yönteme başvurduklarını öne sürmüştür. Cubriloviç’e göre göç için iki ülke söz konusudur: Arnavutluk ve Türkiye. Türkiye’nin Arnavutluk’a nazaran göçmen kabul etmedeki kapasitesinin büyüklüğünü şu şekilde ifade eder: "Modern Türkiye Anadolu daha iskân olunmamış ve işlenmemiş büyük toprakları ile bir iç kolonizasyon için sınırız imkânlar sunmaktadır"7. Ona göre, Müslüman din adamları ve Arnavut ileri gelenleri para ya da tehditle göçe ikna edilmeli, başarılı olunamaması halinde ise polis terörüne başvurulmalıydı. Bu memorandum, 1991 yılında Yugoslavya’da çıkan savaş sırasında ve 1992’den sonra özellikle Bosna-Hersek’teki Müslümanlara karşı uygulanan "etnik temizleme" faaliyetlerinin daha 1930’larda Kosova Arnavutlarına karşı düşünülmüş olduğunu göstermektedir.

Kosova’dan Türkiye’ye ilk resmi göçün de bu memorandumun açıklanması sonrasında olması ilginçtir. 1938 yılında Yugoslavya ile Türk hükümeti arasında 40.000 ‘Türk’ ailesinin Kosova ve Makedonya’dan göçüne ilişkin anlaşma imzalandı. 1944’e kadar toplam 200.000 kişinin göçünün öngörüldüğü bu anlaşma gereğince Yugoslavya her aile için o zamanın değeri ile Türk hükümetine 500 Türk Lirası ödeyecekti. Bu olay, araya II. Dünya Savaşı’nın girmesi ile anlaşmanın bütünüyle uygulanması engellenmiş de olsa Türkiye’nin Balkanlar konusundaki duyarsızlığına iyi bir misal teşkil etmektedir. Türk hükümetleri Balkan’da stratejik bir Müslüman azınlık saklamaya gerek görmediler. Bu dar görüşlülüğe bir de Balkan’da Türk olmayan Müslüman azınlıklara karşı Müslüman Türk azınlıkların kışkırtılması eklendi. Bu iki tavır; Balkan Müslümanlarının Türkiye’ye göç etmesine izin verme ve Türkiye’nin Balkan politikasını Balkan’daki Türk azınlıklar üzerine kurma, Türk hükümetlerinin Balkan politikalarını oluşturmaktadırlar.

Baskılar göçle sınırlı değildi. Daha 1932’de bölge Müslümanlarının tek örgütlü teşkilatı olan ‘İslam Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’ kapatıldı. Vakıflara el koymak ve tarım reformu ile Müslümanlardan mülkiyet gaspı ekonomik bağımsızlığı yok etmeye yönelik diğer tedbirlerdi.

II. Dünya Savaşı’nda Kosova

Nisan 1941’de Yugoslavya’nın Mihver Devletleri tarafından işgali Arnavutların birleşebilmeleri için uygun zamanı yarattı. İtalyan, Bulgar ve Alman işgal bölgelerine ayrılan Kosova’nın büyük bölümü ve Makedonya’nın batısı İtalyan işgal bölgesi oldu. Kosova’nın geri kalan bölümünü zengin maden yatakları yüzünden (Trebça’daki kurşun ve gümüş yatakları) Almanlar işgal etmişlerdi. İtalya yaz 1941’de kendi işgalindeki bölgelerin Arnavutluk ile birleşmesine izin verdi. İtalyanların 8 Eylül 1943’te çekilmelerinden sonra Alman hükümeti Birleşik Arnavutluk’u savaş sonunda tanıyacağını söyledi. Artık birleşik Arnavutluk’un bir parçası olan Kosova ve Batı Makedonya’da II. Dünya Savaşı boyunca Almanlar tarafından Arnavut okulları, idaresi ve jandarması kuruldu. Bu sebeplerden komünistlerin öncülüğündeki Partizan hareketi Kosova’da oldukça zor tutunabilmiştir. Başlangıçta Kosova Arnavutlarının Partizanlara katılımı oldukça sınırlı sayıda kaldı ve ilk Partizan Birliği ‘Zeynel Aydini’ adıyla Eylül 1943’te kuruldu. Ancak Mayıs 1944’te I. Kosova Tugayı’nın kurulması ile Partizanlar Kosova’da belli bir güç kazanabildiler ve 12 Arnavut savaştaki başarılarından dolayı halk kahramanı ilan edildiler.

Fakat Kosova Arnavutları arasında komünist, buna bağlı olarak partizan hareketinin güçlendiği 1944 yılında, yine Drenitsa bölgesinde (Mitrovitsa ve Podliyeva bölgelerinde de) Şaban Poluzha’nın bağımsızlık savaşçısı olarak ortaya çıktığını görmekteyiz. Drenitsa, Poluzha’nın Tito Partizanları’na direndiği ve onlara karşı büyük başarı kazandığı yerdir. Bu bölgede Arnavutluk’tan gelen partizanlar ile Tito partizanları karşılıklı işbirliği ile Almanlara karşı operasyonlar yapmaktaydılar. Kosova’nın Arnavutluk ile birleşmesini arzulayan Şaban Poluzha Tito partizanları ile işbirliği yapılmasına karşı çıktı. Arnavutluk’tan gelen partizanlar Yugoslavya içlerine, Bosna-Hersek ve Karadağ’a geçerlerken Poluzha’nın birlikleri Kosova’da kalarak Tito partizanlarına karşı savaştılar. 1944/45 kışı boyunca başta Drenitsa bölgesi olmak üzere Kosova’da şiddetli çarpışmalar yaşandı. Burada Poluzha’nın birlikleri 170 partizanı öldürdüler. 1946 yılında da Poluzha öldürüldü. O tarihten beri de Kosova tekrardan Yugoslavya’nın bir parçası oldu.

Tito Yugoslavyası’nda Kosova

1948’de Stalin ile yaşanan kriz ertesinde Yugoslavya’nın Kominform ile arası açıldı. Kominform’a dâhil olmayan Arnavutluk’un Enver Hoca’sı ile Tito’nun arası da bozuldu. Tito ile Enver Hoca arasındaki bu soğukluk sonucu Yugoslavya Kosova Arnavutlarını güvenilmez olarak damgaladı. Enver Hoca da ‘faşist’, ‘revizyonist’ Tito kliğine karşı Kosova Arnavutlarını ayaklanmaya çağırdı. Hoca’nın bu tavrı Yugoslavya’da yaşayan Arnavutların durumunu daha da kötüleştirdi; savaş öncesi Yugoslavya’da içinde bulundukları durumla tekrar karşı karşıya kaldılar.

Yugoslavya Federal İçişleri Bakanlığı’na Sırp Alexander Rankoviç’in gelmesi sonrasında ise Arnavutlara karşı baskılar Tito’nun da göz yumması ile artarak çoğaldı. Bu dönemde (1948–66) keyfi tutuklamalar, mahkemeler ve öldürmeler gündelik olaylar arasında sayılmaya başlandı Kosova’da. Özellikle gizli polisin gözetimi sürekli üzerlerinde olan Arnavut aydınlar ve mahalli politikacılar bu terör dalgasından ilk etkilenenler oldular. Tito Yugoslavyası’nda Arnavutlar artık ikinci sınıf vatandaştılar.

İki savaş arasındaki yöntem yeniden uygulanmaya koyuldu ve Müslüman Arnavutların Türkiye’ye göçü özellikle teşvik edildi. 1951 yılından sonra bu resmî terör dalgası sonucu başta Makedonya olmak üzere Yugoslavya’nın değişik kesimlerinden birçok Arnavut kendilerini Türk olarak deklere ettirip Türkiye’ye göç etmeye uğraştılar. 1953 ile 1966 yılları arasında Yugoslavya’dan Türkiye’ye göçen 231.000 kişinin 80.000’i Arnavut idi.

Sırp polisi Kosova’da 80’li yıllardan itibaren tekrar tekrar başvuracağı silah toplama bahanesi ile baskı uygulama yöntemini ilk defa 1955/56 kışında sahneledi ve 30.000 Arnavut tutuklanma, işkence gibi her türlü kötü muameleye maruz kaldı. 1956 yılında Prizren’de önce tarikat üyeleri dervişlere daha sonra da orta ve alt tabakadaki komünist Arnavut kadroya karşı bir tutuklama furyası başlatıldı. Tamamen Sırpların kontrolündeki polis resmi Arnavutça gazete ‘Rilindiya’nın abone listelerindeki isimlere karşı bile terör uyguladı. 1964’te yeni bir terör dalgası daha geldi ve başta Adem Demaçi olmak üzere bir çok Arnavut aydın tutuklandı.

Rankoviç’in Temmuz 1966’da görevden uzaklaştırılması Arnavutlara uygulanan devlet terörünün bir derece olsun açığa çıkmasına da yol açtı. Voyvodina 1963’te muhtar bölge olmuştu. 1968’in Kasım ayında Piriştina ve Tetovo’da (Kalkandelen = bugün Makedonya’da) yapılan gösterilerde Arnavutlar daha fazla hak taleplerinde bulundular. 1969’da da Kosova’ya Sosyalist Otonom Bölge statüsü tanındı. Daha sonra anayasada yapılan değişiklikler ile cumhuriyete yakın bir statü kazandı. Bu dönemde Tito’nun Kosova’ya cumhuriyet statüsü vereceği ancak Sırp tepkisinden korktuğu da söylentiler arasındadır. Kosova Sırbistan’ın bir parçası olarak tanınmış olmasına rağmen artık ‘Yugoslavya’nın federal yapısının parçası’ idi. 1989’da Yugoslavya’nın diğer altı cumhuriyeti ile aynı haklara sahip olduğu otonomisi alınana kadar da bu böyle kaldı.

Bu tarihten sonra Kosova’da Arnavutlar lehine gelişmeler görülmeye başlandı: Parti ve bürokrasi ellerine geçti. Arnavutça resmî dil olarak tanındı. 1971’den sonra da Priştina’da bir Arnavut üniversitesinin kurulmasına izin verildi. Arnavut aydınların Tirana’ya rakip bir merkez düşü de böylece gerçekleşti[8]. 1974 yılında Tito’nun Yugoslavya’nın bekası için Kosova Arnavutlarına ayrılma hakkı da dâhil, siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda geniş muhtariyet veren anayasayı kabul ettiğini görüyoruz. Bu yeni anayasaya ile Kosova federasyon organlarında söz hakkına sahip oldu.

Zengin maden yataklarına (çinko, kurşun, kadmiyum, krom, manganez ve boksit vd.) sahip Kosova’da halkın başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır[9]. Bölgenin ekonomik geri kalmışlığını federasyon kasasına akan dış kredilerden Kosova’ya düşen pay ile iyileştirebilmek pek mümkün olamadı. Dış krediler ile yapılan yatırımların Kosova ile diğer cumhuriyetler arasındaki iktisadi kalkınmışlık düzeyini azaltması beklenmeli iken, tersine aradaki mesafe daha da açıldı. Bu krediler imalat sanayisinin kurulması ve teşviki yönünde kullanılmayıp sadece Kosova’nın zengin madenlerinin çıkartılmasında, Piriştina’ya göstermelik yatırımlar yapılmasında (kamu binalarının restore edilmesi ve yeni kamu binalarının yapımında) harcandı.

Tito Yugoslavyası’nda Kosova Arnavutları ile Enver Hoca’nın Arnavutluğu arasında iyi ilişkilerin varlığından ne yazık ki söz edebilme imkânı yoktur. Enver Hoca ve rejiminin kuklaları daha özgürlükçü, daha açık Kosova Arnavutları ile ilişkiye girmekten hep kaçınmışlardır. Arnavutluk ateist bir devlet olduğundan Kosova Arnavutlarının dinî inançlarını görece yerine getirebilmeleri de Hoca’nın hiç hoşlanmadığı bir durumdu. Yugoslavya’nın Kosova veya diğer bölgelerinden Arnavutluk’a kaçan Arnavutlar çoğu zaman dışlanmakta, tutuklanmakta ve hatta Yugoslav yetkililere teslim edilmekteydiler.

Tito sonrası Yugoslavya’da Kosova

4 Mayıs 1980’de Tito’nun ölümü sonrasında Kosova’da durum gittikçe daha gerginleşti. Mart 1981’de üniversite öğrencilerinin gösterileri başladı. Sırpların bir piyonu olan polis şefi Arnavut Rahman Morina Sırp özel polis birliklerini Kosova’ya çağırdı. Polisin şiddet kullanması sonucu resmî rakamlara göre bu gösterilerde 9 öğrenci öldü, 250’si yaralandı. Sırp yönetimi bu olaylara Kosova’nın mahalli parti organlarında temizlik yaparak cevap verdi. Piriştina üniversitesi de bu temizlikten nasiplendi. Mahkemeye çıkarılan Arnavutların karşılaştıkları suçlama genellikle nasyonalist olmaktı. Bu dönemde Sırp şovenizminin hâkimiyetindeki Yugoslavya’da milli şuur ve kimliğe ilişkin her türlü talep nasyonalizm olarak niteleniyordu. 1984 yılına kadar mahkûm olan Arnavutların sayısı 2000’e ulaştı. Aynı dönemde Sırplar başlattıkları bir kampanya ile Arnavutların neden Yugoslavya içinde bir cumhuriyete sahip olamayacaklarını izaha çalıştılar: Kullanılan iki argümandan ilki iki Arnavut devletinin mevcut olamayacağı, ikincisi ise azınlıkların değil, halkların kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğu şeklindeydi.

Kosova’da olağanüstü hal 1980 sonrasında kısa aralıklarla hep sürdü. Nasyonalist-sosyalist Miloşeviç’in 1986’da Sırbistan Başkanı olması ile de gerginlik daha da arttı. Miloşeviç’in iktidara yükselişi ertesinde Kosova’dan Belgrad’a peş peşe gelen delegasyonlar Sırbistan Başkanı’na Arnavut saldırılarından şikâyet ettiler. Sırp Hükümeti Haziran 1986 sonunda Kosova’nın otonomisini sınırlandırmayı ve kontrolü geçici olarak cumhuriyet hükümetine aktarmayı kararlaştırdı. Miloşeviç bu kararı ile Kosova’nın otonomisinin kaldırılmasını, yani Sırp şovenizmini, yükselişinde araç olarak kullanmak istediğini de ilan etmiştir. Sırp Bilimler ve Sanat Akademisi de 1986 yılında açıkladığı ve Miloşeviç’e ihtiyaç duyduğu ideolojik malzemeyi sunduğu memorandumunda en önemli konu olarak Kosova’yı işliyordu.

19 Kasım 1988’de Belgrad’da yapılan ve 1.000.000 dan fazla kişinin katıldığı bir mitingde Miloşeviç Kosova’nın otonomisini kaldırmak yönünde bir anayasa değişikliğinin planlandığını ve böylece Sırbistan’ın bütünlüğünün yeniden sağlanacağını söylüyordu. Bunun üzerine Kosova’da yeniden gösteriler başladı; Trebça’da Kosovska Mitrovitsa’daki çinko ve kurşun madenlerinde başlayan işi bırakma eylemi yayılarak sürdü. Yine Trebça’da Stari Trg’daki maden işletmesinde işçiler 1.500 metre yerin altında süresiz açlık grevine başladılar ve süresiz genel grev çağrısı yapıldı; Kosova Köminist Partisi şefiğine yükselen Rahman Morina ve diğer hain olarak niteledikleri Arnavutlar’ın istifa etmesini ve 1974 anayasasının yeniden uygulamaya konmasını talep ettiler.

Bu olaylar üzerine Belgrad hükümeti federal polisi Kosova’ya gönderdi. Şubat 1989 sonunda Kosova’da olağanüstü hal yeniden ilan edildi. 23 Mart 1989’da da Sırbistan parlamentosu Kosova’nın otonomisinin kaldırıldığı anayasa değişikliğini kabul etti. Artık Kosova’da polis, mahkemeler, resmî dairelerdeki makamlar Sırpların eline geçmişti. Arnavutlar için yeni bir resmî terör dönemi başladı. Miloşeviç bütün bu olanlara aldırmaksızın Kosova Meydan Savaşı’nın 600. yıldönümünde 28 Haziran 1989 günü, Sırp Ortodoks kilisesi için kutsal ‘Vodov Dan’ gününde, iki milyondan fazla Sırp’ın toplandığı mitingde zaferinin tadını çıkarıyordu: "Bugün, 600 yıl sonra biz tekrar savaştayız."

Yeraltında Cumhuriyet – LDK (Lidhja Demokratike e Kosovës / Democratic League of Kosova) ve Rugova’nın Gandi Politikası

1989/90 sene-i devriyesinde Kosova Yazarlar Birliği Başkanı İbrahim Rugova liderliğinde Aranavutlar’ın büyük desteğini alan Kosova Demokratik Birliği (LDK) kuruldu. 1990 yılı ilkbaharında baskılar bu defa şiddetini artırarak yeniden başladı; Puduyevo’da içme suyuna zehir katılması bahane edilerek sayıları çok az kalan Arnavut polisler işten atıldı. Kosova Komünist Partisi ise çok önceleri Sırplaştırılmıştı. Yaz başında yeni bir anayasa krizi patlak verdi: 1990 başında yeni anayasa ve Sırp Cumhuriyeti Başkanı’nın yeni görev süresi bir referandumla kabul edilmesi gerekiyordu. Arnavut parlamenterler ve daha halen görevde kalabilen politikacılar otonominin bu şekilde daha fazla sınırlandırılmasına karşı çıktılar. Bunun üzerine 27 Haziran 1990’da Sırp parlamentosu Arnavut üyelerin oyları olmaksızın Kosova’da olağanüstü bir idare kurulmasını ve bölgeye başbakan yardımcısı unvanına sahip, sınırsız yetkisi olan bir ‘komiser’ atanmasını kararlaştırdı. Artık bir sömürge olan Kosova’nın ‘valisi’ sosyalist Miloşeviç’in parti yoldaşı Momçilo Traykoviç idi.

2 Temmuz 1990’da Kosova Bölge Parlamentosu’nun seçilmiş Arnavut vekilleri parlamento oturumuna katılmak istediklerinde parlamento kapıları yüzlerine kapatıldı; parlamento girişi de polis tarafından tutulmaktaydı. Bunun üzerine Kosova Bölge Parlamentosu’nun yasal olarak seçilmiş Arnavut vekilleri parlamento basamaklarında oturum yapıp Yugoslavya’nın bir parçası egemen ‘Kosova Cumhuriyeti’ni ilan ettiler. Arnavutlar, Bosna-Hersek ve Sırbistan gibi Yugoslavya’nın diğer halklarının attığı adımı attılar ve ‘egemenlik’ ilan ettiler.

5 Temmuz 1990’da Sırbistan tepkisini Bölge Parlamentosu’nu fesih ederek gösterdi. Tutuklanma ile tehdit edilen 114 Arnavut vekilin çoğu ya yeraltına indi ya da Kosova’yı terk etti. Eş zamanlı olarak Arnavutça yayınlanan günlük gazete Rilindiya’da yasaklandı. Piriştina TV’si ve Radyo’nun Arnavutça yayını durduruldu. Bütün işletmelerden Arnavut yöneticiler ve işçiler atıldılar. Kosova’nın iktisadi teşekkülleri ve bankalar Sırplaştırıldı. En şiddetli baskılar Arnavut sağlık personeline uygulandı; binlerce doktor, hemşire ve hastabakıcı işten atıldılar.

Yeni anayasa gereğince 9 Aralık 1990’da yapılan Sırbistan seçimleri Arnavutlar tarafından boykot edildi. 1991 Sonbaharı’nda Arnavutça öğrenime son verildi; hemen hemen Arnavut öğretmenlerin tamamı Sırp Cumhuriyeti öğrenim-eğitim planına göre ders vermeye direndiler ve tamamına işten el çektirildi, bir yıl sonra da Arnavutlar’ın daha halen kalabildiği tek enstitü olan Albanaloji’de temizlik yapıldı.

Arnavutlar Sırpların bu hak ihlallerine yeraltında Sırp devlet kurumlarına paralel, işlevsel kurumlar oluşturarak cevap verdiler. Özellikle eğitim ve sağlık alanında büyük başarılar elde edildi. Kronolojik olarak devletleşme yolunda atılan adımlar şöyledir: 21 Kasım 1991’de 130 sandalyeli parlamento oluşturuldu. 24 Mayıs 1992’de İbrahim Rugova Devlet başkanlığına seçildi. Sırpların yasadışı ilan ettiği ama engellemediği seçimler 24 Mayıs 1992’de yapıldı. Tıp doktoru Buyor Bukoşhi başkanlığında bir sürgün hükümeti 21 Kasım 1991 Almanya’da kuruldu. Tiran Kosova Cumhuriyeti’ni tanıyan tek ülke oldu. Bu yeraltı devleti için Kosova’da yerleşik, durumu iyi Arnavutlardan gelirinin %10’u, yurtdışında çalışanlardan gelirinin %3’ü vergi olarak toplanmaya başlandı.

Yeraltında yürütülen "paralel eğitim" Kosova Aranavutlar’ının Sırplaştırılmış ders müfredatlarına ve yine paralel yürütülen sağlık hizmetleri hem Arnavut doktor ve hastabakıcıların yığınlar halinde işten atılmalarına hem de Sırplar tarafından yürütülen "gizli doğum kontrolüne" verdikleri bir cevaptır. 350.000 temel öğretim (ilk, orta ve lise) ve yaklaşık 12.000 yüksekokul öğrencisine dersler 1991’den beri evlerde verilmektedir.

Arnavut temsilciler bağımsızlığa geçiş sürecinde Kosova üzerinde uluslararası bir idarenin oluşturulmasını kabul edeceklerini de açıklamıştılar. Bağımsızlık ilanı sonrasında LDK pasif ve şiddete dayanmayan bir direniş politikası (Gandici) geliştirdi, Rugova bu politika ile Kosova’nın Arnavut halkının yok olmaktan kurtarıldığını söylemektedir. Sırp baskısını ve ayrımcılığını bir derece olsun hafifletebilmek için yeraltında oluşturulan bu "Devlet kurumları" ile Kosova sorununun uluslararasılaştırılmasına da çaba gösterilmektedir.

Sırp baskı siyaseti karşısında yegâne korumayı uluslararası kamuoyunun desteği sağlayacağından, Kosova Aranavutlar’ının siyasi liderleri bağımsızlık ilanının başından beri bu desteği almayı öncelikli siyasi amaç edinmişlerdir. İbrahim Rugova ve Buyor Bukoşhi başkanlığındaki hükümet özelikle Dayton Barış Süreci’ne umut bağladı ve bu sürecin Batılı hükümetlerde Balkan’a ilişkin sorunları çözmeye yönelik oluşturduğu olumlu atmosferden faydalanmaya çabaladılar10.

1990 yılından itibaren LDK, Kosova Cumhuriyeti’nin uluslararası tanınmasını sağlamaya yönelik politika yürüttü. Arnavutlar bağımsızlık ilanlarını 1974 Anayasası’nın kendilerine tanıdığı siyasi hakka dayandırmaktadırlar. Kosova’nın Sosyalist Yugoslavya Federasyonu’nun eşit haklara sahip bir parçası olduğunu ve bu yüzden de kendi kaderlerini tayin hakkını kullandıkları iddiasındadırlar. Bir başka ifade ile Arnavutlar SYF içinde bir azınlık değildiler, dolayısıyla Sosyalist Yugoslavya Federasyonu’nun çöküşünden sonra Federasyonu oluşturan diğer Slav milletlerinin sahip olduğu haklara sahiptiler. Bu haklardan en önemlisi ise kendi kaderini tayin hakkıdır.

Sırp baskı siyaseti karşısında yegâne korumayı uluslararası kamuoyunun desteği sağlayacağından, Kosova Aranavutlar’ının siyasi liderleri bağımsızlık ilanının başından beri bu desteği almayı öncelikli siyasi amaç edinmişlerdir. Rugova ve Bukoşhi başkanlığındaki hükümet özelikle Dayton Barış Süreci’ne umut bağladı ve bu sürecin Batılı hükümetlerde Balkan’a ilişkin sorunları çözmeye yönelik oluşturduğu olumlu atmosferden faydalanmaya çabaladılar.

LDK’nın izlediği bu uzun vadeli Gandici siyasi strateji başarısız oldu. Rugova’nın bu uzun vadeli uluslararasılaştırma siyasetini reddeden karşı gruplar ortaya çıktılar. Rugova etrafında toplanan grup şiddetten arınmış stratejiyi savunurken, karşısında oluşan ikinci grup Rugova’nın "Gandi politikası"nın etkisiz olduğunu ve dünya kamuoyunu ancak bir "Arnavut intifadası"nın bir şeyler yapmaya zorlayacağı görüşündeydiler.

Sırp idaresi Kosova’da kurulan paralel Arnavut devletine beklendiğinin aksine fazla sert tavır göstermedi, tutuklananlar hep ikinci üçüncü dereceden kişiler oldular. İbrahim Rugova ve Kosova Demokratik Birliği de şiddete dayanmayan bir siyaset takip etti. Kosova’nın Arnavut halkının silaha sahip olmaması ve Arnavutluğun Kosova sorununa bulaşmaktan uzak durması Rugova’nın bu politikasının sebepleridir. Uluslararası topluluk ise Bosna-Hersek sorununa gösterdiği ilginin neredeyse 1/10’unu dahi Kosova sorununa göstermedi; Dayton Barış Anlaşması’nda da Arnavutlar yine unutulanlar oldular.

Yeni gösteriler ve gerilimin tırmanması

Kosova, Eylül 1997 başından itibaren bir yandan Sırplara yönelik silahlı saldırıların artması öte yandan birçok Arnavut’un Sırp mahkemeleri tarafından yüksek cezalara çarptırılmaları yüzünden gerilimli idi. Yine aynı ayda 1 Eylül 1996’da Miloşeviç ile Rugova arasında imzalanan anlaşma uyarınca Arnavut öğrenci ve öğretim görevlilerinin (takriben 15.000) resmî okullarda eğitim-öğrenim görebilmesini öngören antlaşmanın geçen zaman içinde Sırp tarafının ilgisizliği yüzünden hayata geçirilememesi gösteriler ile protesto ediliyordu. Bu gösterilerin daha öncekilerden önemli yanı Arnavutçanın eğitim dili olarak tanınması talebi idi. Gösterilere Sırp polisi sert müdahale etti ve aralarında Aranavutlar’ın yeraltı üniversitesinin rektörü Eyup Statovtsi’nin de olduğu yüzlerce gösterici tutuklandı. 29 Ekim 1997’de de bir başka gösteri daha yapıldı. Yine Ekim ayı içinde Sırp ve Arnavut temsilciler anlaşmayı yürürlüğe koymanın önşartlarını belirlemek için bir araya gelip görüştüler, fakat bir sonuç alınamadı.

Bu gelişmeler Kosova’nın bağımsızlığına barışçı yoldan ulaşmak isteyen Rugova’nın durumunu zayıflattı. Hem Adem Demaçi11 hem de Kosova sürgün hükümeti Başbakanı Buyar Bukoşhi Rugova’nın ‘pasif direnişi’nden vazgeçilip, Arnavut halkın ‘enerjik direnişe’ geçmesini talep ettiler. Kırsal kesim Aranavutlar’ı Rugova’yı desteklemeye devam ederlerken, şehirlerde öğrencilerin tertiplediği gösterilerde görüldüğü gibi Rugova’ya karşı muhalefet büyümekteydi. Sırp polisinin sert tepki gösterdiği ve Rugova’nın karşı çıktığı bu gösteriler Mart 1998’de Kosova’da yaşanacak gerilimli olayların da sinyalini verdiler.

Öte yandan Rugova’nın durumu, Kosova Arnavutları liderleri tarafından silahlı çatışmaların yoğunlaşması halinde koruyucuları olarak gördükleri Arnavutluk’un tavrını değiştirmesi ile de zayıfladı. Fatos Nano liderliğindeki Arnavutluk’un yeni sosyalist hükümeti daha önce iktidardaki Sali Berişha’nın Demokrat Parti hükümetinden farklı olarak Kosova Arnavutlar’ının bağımsızlıklarını desteklemeyeceğini ve Kosova’nın Yugoslavya Federasyonu (YF) içinde kalarak sorunun çözüme ulaştırılması gerektiğini ilan etmişti. Arnavutluk hükümeti ile YF arasında bu yönde görüşmeler Yunanistan’ın arabuluculuğu ile Girit’teki Balkan ülkeleri zirvesinde (3/4 Kasım 1997) atıldı ve Miloşeviç ile Nano bir araya geldiler. Rugova ve LDK Arnavutluk’ta İlkbahar 1997’deki devlete isyan sırasında açıkça Berişha’yı desteklemişlerdi, bu tavır ve Arnavutluk sosyalistlerinin Yunanistan sevdası yüzünden yeni dönemde Arnavutluk Kosova’yı tamamen Sırp arzularına terk etti.

Kosova Kurtuluş Ordusu’nun bu ümitsiz dönemde ortaya çıktığını ve eylemlere başladığını görmekteyiz. Kosova Kurtuluş Ordusu, Sırp baskılarına Kosova halkının meşru savunma hakkının bir neticesi olarak meydana gelmiş silahlı bir direniş hareketidir.

Rugova’nın pasif direniş politikasının bir sonuç vermemesi Sırp polis karakollarına, Sırp resmî görevlilere, Krayina ve Bosna-Hersek’ten getirilip Kosova’ya yerleştirilen Sırpların bulunduğu mülteci kamplarına ve ‘Arnavut işbirlikçilere’ karşı UÇK’nın (Kosova Kurtuluş Ordusu) düzenlediği saldırıların yoğunlaşmasına da yol açtı.

Kosova’da Arnavut halk arasında yaşanan bu radikalleşmenin en önemli sebebi yıllar boyu sürdürülen Sırp polis baskısı ile federal hükümetin her türlü meşruiyetini Arnavut halk arasında kaybetmesidir. Ayrıca genç nüfusa sahip Kosova’da hiç Sırpça bilmeyen bir nüfusun yetişmiş olması da Sırp devleti veya YF’ye karşı Aranavutlar’ın kimlik sorununu doğurmuştur.

Sırpların tutumu

Sırp hükümetine göre Kosova Sırbistan’ın ayrılmaz bir parçasıdır. Azınlık statüsüne sahip Arnavut halk muhtariyet veya kendi kaderini tayin haklarına sahip değildir. Aranavutlar’ın sorunun uluslararasılaştırılması çabaları ve buna bağlı olarak dışarıdan bir ülkenin arabuluculuğu kabul edilemez. Benzer görüşleri Sırp muhalefeti de paylaşmaktadır.

Buna rağmen Sırplar gelecekte Kosova’yı paylaşma opsiyonunun açık tutmaktadırlar. Çünkü Kosova’da zengin maden yatakları (çinko, kurşun, kadmiyum, krom, manganez ve boksit vd.) vardır. Bir paylaşma planı 1996 Haziran’ında Sırp Bilimler ve Sanat Akademisi Başkanı Aleksander Despiç Akademi’nin yıllık genel toplantısında yaptığı konuşmada açıklamıştır. Despiç, Arnavutlar’ın Kosova’da Sırbistan’a entegre olmayı reddetmeye ve Sırp egemenliğini tanımamaya devam ettikleri sürece Kosova’nın Sırplar ile Arnavutlar arasında paylaşılması opsiyonunu göz önünde bulundurmak gerektiğini söylemiştir, paylaşmanın öngörüldüğü bir harita bile hazırlanmıştır. Bu haritada Kuzey Kosova Sırbistan’da kalırken güneyi Aranavutlar’a bırakılmaktadır. Despiç tezini Kosova Sorunu’nun "Sırp halkının geleceği için en büyük stratejik problemi" oluşturacağı argümanı ile desteklemiştir. Bu hem iç hem de dışpolitik alanda geçerli olacaktır. Dışpolitik alanda Dayton Barış Süreci’nin başlamasından beri Yeni Yugoslavya Federasyonu’nun (YYF) uluslararası camiaya entegrasyonunun büyük oranda Kosova sorununun çözümüne bağımlı olacağını, içpolitik alanda da nüfus sorununun ortaya çıkacağını, Sırpların gelecek 20–30 yıl içerisinde Aranavutlar’ın toplam nüfus içindeki oranlarının yüksek doğum oranları yüzünden Sırp nüfusa eşdeğer olacağı gerçeğini daha şimdiden tanımaları gerektiğini söylemiştir. Ortak bir devlette ısrar etmenin vatandaşlarının büyük kısmının bu devletin meşruiyetini tanımayacaklarından var oluş krizine sürüklenmek zorunda kalacağını da sözlerine eklemiştir.

Kosova için kalıcı bir çözüme Sırbistan ve YYF anayasalarında değişiklik yapılıp Kosova’nın muhtariyetinin tesisi veya YYF’nun üç öğeden müteşekkil (Sırp, Karadağlı ve Arnavut) bir federasyona dönüştürülmesi ile ulaşılabilir.

UÇK- (Ushtria Çlirimtare e Kosovës) Kosova Kurtuluş Ordusu

Yüzbin nüfuslu İskenderay (Sırpça adı Sırbitsa’dır) şehri, Lilauşhe, Uştar ve Prekaz köyleri ile Drenitsa Sırplar’ın her zaman başını ağrıttı. Poluzha zamanında olduğu gibi olağanüstü hal uygulanan bölgede, 80’li yıllardan itibaren Sırp polisi ve askeri tank, ağır silahlar ve savaş helikopterleri ile her an müdahaleye hazır bekletilmekteydi. Bölgede gündüzleri devriye gezmekte zorlanan Sırp polisi ve askeri, elektrik faturaları tahsilini bile tanklarla kapılara gelerek yapmaktadır. Kosova’da geçtiğimiz sekiz yılda Rugova liderliğinde pasif Arnavut direnişinin siyasi merkezi de Piriştina’dan daha radikallerin bulunduğu bu Drenitsa bölgesine kaydı.

UÇK, 28 Kasım 1997’de Drenitsa’da Sırp polisinin öldürdüğü bir Arnavut’un Lilauşhe’de yapılan cenaze töreninde kalaşnikoflu, maskeli ve kollarında Kosova Kurtuluş Ordusu arması bulunan üç adamıyla kendini göstermeden önce işbirlikçi olarak nitelediği Arnavutlar’ı öldürmesiyle tanındı. 97 Aralık’ı başında da yine Direnitsa bölgesinde Sırp polisiyle saatler süren çatışmalar yaşanmıştı. Bu çatışmadan sonra UÇK Merkez Komitesi yayınladığı bildiride Sırp polisinin geri çekilmek zorunda kaldığını kamuoyuna duyuruyordu. Bugüne kadar bu tür 50’ye yakın bildiri yayınlayan UÇK, bu bildirilerinde teşkilatın amacını da tarif etti: Sırp boyunduruğundan silahlı mücadele yöntemi ile kurtulmak ve bağımsız bir Kosova Devleti’nin kuruluşu.

Şubat sonunda başlayan olaylara kadar 30 öldürme olayına imza atan UÇK ilk kez 1996’da yayınladığı bir bildiri ile varlığını kamuoyuna bildirdi. Kosova’da faaliyet gösteren üç önemli Arnavut yeraltı teşkilatından biri olan UÇK’nın geçmişi 1960’lara kadar geri gitmektedir, ama Tito’nun 4 Mayıs 1980’de ölümünden yaklaşık bir yıl sonra Nisan 1981’de Kosova’da başlayan öğrenci gösterileri ertesinde dört Arnavut yeraltı teşkilatının birleşerek oluşturduğu sol eğilimli ‘Kosova Cumhuriyeti İçin Halk Hareketi’ (LPRK) UÇK’nın gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

Dört örgütün, ‘Kosova ve Yugoslavya’nın diğer Arnavut Bölgeleri Millî Kurtuluş Hareketi’ (LNCKVSHJ), ‘Kosova Marksist-Leninist Örgütü’ (OMLK), ‘Yugoslavya Arnavutları Marksist Leninist Partisi’ (PKLSHJ) ve ‘Kızıl Halk Cephesi’ nin bir araya gelmesiyle oluşturulan bu birleşik yapı (‘Kosova Cumhuriyeti için Halk Hareketi’-LPRK) daha sonra ‘Kosova Halk Hareketi’ (LPK) adını aldı. Sancılı gerçekleşen bu birleşmeyi Yugoslav gizil servisi (SDB-Sluzba Drzavne Bezbednosti) LNCKVSHJ’nin lideri Yusuf Gervalla ve OMLK lideri Kadri Zeka’ya 1982 başında Almanya’da suikast düzenleyerek engellemeye çalışmıştı.

Kurucuları arasında LPK üyeleri de bulunan Rugova’nın lideri olduğu LDK’nin (Kosova Demokratik Birliği) 2 Temmuz 1990’da Kosova’nın Yugoslavya’dan bağımsızlık ilanına ve ‘Kosova Cumhuriyeti’nin kuruluşuna destek veren LPK, Mayıs 1992’deki parlamento seçimlerine katılmadı. Fakat ‘Kosova Cumhuriyeti için Halk Hareketi" (LPRK) adının ‘Kosova Halk Hareketi’ne (LPK) dönüştürülmesi, Rugova’nın LDK’sı tarafından yeraltında kurulan ve sadece Arnavutluk’un tanıdığı ‘Kosova Cumhuriyeti’nin benimsendiği anlamına gelmektedir, ama bir çok üyesini LDK’ya kaptırması12 ve belli aralıklarla (1985, 1988 ve 1993’te) Yugoslav güvenlik birimlerinin operasyonları LPK’nın durumunu geçen zaman içinde oldukça zayıflattı. İsviçre’de yayınlanan ve Kosova Arnavutları arasında çok beğenilen Zeri i Kosoves (Kosova’nın Sesi) adlı yayın organına sahip olan örgütün içyapısı hakkında ise pek çok az şey bilinmektedir. LPK’nın özellikle yurtdışındaki Kosova Arnavutları arasında güçlü olduğu ve maddi kaynaklarını bunlardan sağladığı belirtilmelidir. Birçok gözlemci Sinn Fein-IRA ilişkisini LPK ile UÇK arasında kurmakta, UÇK’yı LPK’nın silahlı kolu olarak görmektedirler.

UÇK’nın Kosova’daki kaleleri olarak nitelenebilecek yerler Drenitsa bölgesinde İskenderay ve Glogovtsi’dir. Bu kasabaların çevresinde 50’den fazla köy ve mezra olarak nitelenebilecek dağınık yerleşim yerleri mevcuttur.

UÇK sadece Kosova’da değil eski Yugoslavya’da Arnavutlar’ın yaşadıkları başka yerlerde de eylemler yapmıştır. Makedonya’nın Gostivar şehrinde mahkeme binasına bomba konmuş, Kumanova ve Prilep’te polis karakollarına saldırılmıştır.

Eylemleri organize eden çekirdek kadronun 1992’de Kosova Cumhuriyeti ilan edildiğinde oluşturulmaya çalışılan ama daha başlangıç aşamasında Sırp polis ve ordusunun karşı operasyonları ile çökertilen Kosova Cumhuriyeti Ordu ve polis birlikleri mensubu Arnavutlar olduğu söylenmektedir.

İbrahim Rugova ve lideri olduğu LDK başlangıçta UÇK’nın varlığını kesin bir dille reddetmişler, söz konusu örgütün Sırp Gizli Servisi’nin bir oyuncağı olduğunu söylemişlerdir. 50’den fazla Sırp polisi ve düzineyi aşkın işbirlikçi Arnavut’un UÇK tarafından öldürülmesi varlığı konusundaki şüpheleri de gidermiştir. Sırp İçişleri Bakanlığına göre sayıları 2000 olarak tahmin edilen UÇK’nın 1998 başındaki gücü bir ordudan daha çok hafif silahlı bir direniş örgütünü andırmaktaydı. Sırp yetkililerin kesin bildiği bir diğer konu ise bu örgütü yok etmeye yönelik tedbir alınmadığı takdirde hızlı bir şekilde büyüyeceği ve 100.000 lere ulaşacağıdır. Sırplar Şubat-Mart 98’de bu amaca yönelik operasyonlara başladılar ve yaklaşık 11 aydır sivil halka yönelik yürüttükleri askeri operasyonlarla da büyük boyutlarda bir tehciri de amaçladıkları da belli olmuştur.

Kosova Kurtuluş Ordusu adı altında farklı siyasi eğilimlerde, yerel direniş unsurlarını da kapsayan farklı mücadele birlikleri ortaya çıkmıştır ve bugün içinde bulunduğu durum Türk Kurtuluş savaşındaki yerel direniş milisleri ve çeteler dönemine benzemektedir. Düzenli orduya geçilmesi yönünde geçtiğimiz günlerde önemli adımlar atılmış, fraksiyonlar bir çatı altında birleştirilmeye başlanmıştır. Kosova Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı’nı yürüten Ahmet Krasniqi idaresinde sürdürülen düzenli ordu çalışmalarında önemli mesafeler kat edilmiş, ama ne yazık ki bu başarılı komutan Kasım ayında Tirana’da çok karanlık bir suikasta kurban gitmiştir. Krasniqi’nin yerine atanan Halil Biça çalışmaları aynı hızla yürütmektedir.

KOSOVA’DA ÇÖZÜM TARTIŞMALARI

Mart 1998’den beri yapılan açıklamalar ile Kosova’da bir çozümün anahatları belli olmuştur. Bu çözüm aşağıdaki "oyun kuralları" muvacehesinde gelişmelidir:

· "İçişlerinde özerklik" (bağımsızlık ve bunun sonucu "dışişlerinde özerklik"in tersi anlaşılmalıdır) hem Sırplar hem de Arnavutlar için kabul edilir bir noktadır.

· Bu, Kosova Arnavutları için bütün ayrılık isteklerinin bir kenara bırakılması, Sırplar içinse Kosova’ya (ayrıntıları sonradan saptanacak) bir özerk statü verilmesine rıza demektir.

· Bu statü öyle ayarlanmalıdır ki, "her iki taraf da sonucu yenilgi olarak görmesin". Kimse bu durumu daha sonra yeni "etnik temizlik" planları için vesile olarak kullanmasın.

· Öte yandan uluslararası kamuoyu ("üçüncü faktör") sorunun çözümünde aşağıdaki hususlara riayet etmelidir:

· Görüşmelerde bütün Balkan devletleri bulunmalı. Bunlar sınırları içinde Arnavut azınlıklar yaşayan devletler (Yunanistan, Makedonya) ve krizin sıcak savaşa dönüşmesinden doğrudan etkilenecek ülkeler (Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Türkiye) olmalıdır.

· Asıl diyalog, gerilimin yumuşaması ve karşılıklı güven oluşturmadan sonra ancak üçüncü aşama olarak başlamalıdır.

· Bulunan çözüm ilk birkaç yıl uluslararası gözlem ve garanti altında olmalı ve toplumu uzun bir yatışma, alıştırma ve süreci yerleştirme döneminden sonra yapılacak referandum ile kesin geçerlilik kazanmalıdır.

Bir devlet içinde birden çok halkın yaşaması durumunda üç gelişme öngörülür: Asimilasyon, hâkimiyet, birlikte yaşayış. Kosova Arnavutlarının asimilasyonuna hiçbir zaman girişilmedi. Zaten girişilseydi de Slavlarla aralarındaki dil, kültür, din ve toplum farklılıkları ile Arnavutluk’a olan yakınlıkları nedeniyle başarılamazdı. Tarihte Sırpların uygulayabildiği tek seçenek hâkimiyet oldu; ancak hiçbir zaman son on yıldaki kadar sert biçimde uygulanmadı. Gelecek için iki tarafa da uygun bir birlikte yaşayış modeli bulunmalıdır. Yukarıdaki "oyun kuralları" muvacehesinde aşağıdaki çözüm modellerinden söz edilebilir:

· Uluslararası himaye: BM üç yıl için askerden arındırılmış Kosova’nın yönetimini alır. Bu çözüm Sırp direnişi ve uluslararası red nedeniyle olmayabilir.

· İdari yeniden yapılanma ve Kosova’nın muhtemel bölünmesi: Sırbistan’ın bir idari yeniden yapılanmaya tabi tutularak Kosova’nın "yerel özerk yönetim"e sahip bir "bölgesel birim" olarak kabulü fikri Mart 1998’de Sırp Demokratik Partisi (DSS) lideri Vojislav Koştunica tarafından tekrar gündeme getirildi. Bu bağlamda, bu konuda en iyi sonuçları almış olan İspanya modeline atıf yapıldı. Nisan 1998’de Vuk Draşkoviç’in "Sırp Yenilenme Hareketi" (SPO) tarafından yapılan bir öneri de şöyleydi: Kosova ikiye bölünecek; her iki bölgede şimdiye kadarki "otonom bölgeler" statüsünden daha geniş haklara sahip olacak; ancak devlet yapısına sahip olamayacaklar; Sırp Parlamentosu’nda bir "Bölgeler Şurası" (Veçe Regiona) tarafından temsil edilecekler. Bunun yanı sıra bu iki bölgenin iki meclisli kendi parlamentoları olacak; bunlardan biri seçilecek; diğeri etnik orana göre belirlenecek. Bu seçenek Kosova’nın "etnik olmayan bir bölümünü" öngördüğünden genelde kabul görmüş ve 1996’da Sırp Bilimler ve Sanatlar Akademisi başkanı Aleksandr Despiç tarafından da ortaya atılmıştı.

· Otonomi: Yasama yetkisini Kosova’ya bırakmak. İtalya’daki Güney Tirol modelinin aynıdır. Bu çözümü Arnavutlar da kabul edebilir; ancak öncelikle buna başka bir isim verilmelidir; çünkü "otonomi" sözü altında çok sıkıntı çektiler.

· Yugoslavya’nın üçüncü cumhuriyeti: Kosova, Sırbistan ve Karadağ’ın yanı sıra federal Yugoslavya’nın üçüncü cumhuriyeti olur. Kendi anayasası, yönetimi, yargısı ve temel konularda veto hakkı olur. Federasyon savunma, güvenlik, dışişleri ve para politikalarından sorumlu olur. Kosova Arnavutları bir "anayasal millet" statüsü alır; Arnavutça Yugoslavya’nın resmi dillerinden olur. Bu çözüm yıllar önce Adem Demaçi tarafından ortaya atıldı; onun çözümü "federasyondan ayrılma" hakkını da içeriyordu. Şubat 1998’de aynı çözüm, bir zamanlar "Tito’nun Kosova’daki genç adamı" şimdilerde Piriştina’da avukat olan Azem Vlasi taerafından da tekrarlandı. Bu fikir hala çok ileri ve "Sırplarca zor hazmedilir" bulunabilir; ancak tarihçi Milan Protiç’in bir görüşmede söylediği gibi kaçınılmaz bulunmaktadır:

· "Onlar (=uluslararası topluluk) burada küçük, küçültülmüş bir Yugoslavya istiyor; üç federatif birimli bir Tito Yugoslavyası (sa tri federalne jedinice). Birimlerin her biri kendi yoluna gidecek; ama seyirleri kontrol altında tutulacak. Bana öyle geliyor ki, uluslararası kamuoyunun konumundan bakıldığında bu Kosova sorununun en iyi çözümü. Artık büyük güçlerin isteğine rağmen hiçbir şey olmayacağını öğrenmeliyiz."

Bu eski hale bir dönüş ya da "Sırbistan’ın savaşta kazandığını barışta kaybetmesi" gibi görülebilir (Dobrica Çosiç); bu ise problemi efsaneler ile bezemek olur. Gerçekte Belgrad Kosova’dan fiilen uzaklaşmıştır: Bölgenin iç kolonizasyonu yıllardır durdurulmuş, Bosna’dan ve Hırvatistan’dan gelen yüz binlerce Sırp mültecisinden yalnız bir avuç dolusu Kosova’ya iskân edilmiş; sanayi kompleksleri sökülmüş ve bölgeden taşınmıştır. Bu ve daha birçok şey yeni federal çözüm ile değiştirilebilir. Tabii bunun başka ön şartları da federal Yugoslavya’nın bambaşka bir ülke olması; demokrasi ile yönetilmesi ve ekonomisinin gelişmesidir. Bu durumda sükûnet hâkim olacaktır. Arnavut sosyal demokrat Şkelzen Maliki’nin Aralık 1991’de şöyle diyor: "Beğenelim ya da beğenmeyelim, bundan sonra da Sırplara komşu olacağız. Sorun kiminle görüşecek olduğumuz… Eğer demokratik bir Sırbistan olsa idi, onunla ortak bir faydada buluşabilirdik… Yeni iktidar sahipleri Arnavutlara karşı yüzyıldır süren baskı politikasını kökten değiştirmeli ve onlarla bir çeşit Birlik kurmalıdır."

TÜRKİYE’NİN YAPMASI GEREKENLER

· XXI. yy.a girerken Balkanlarda bütün dünyanın gözleri önünde bir soykırım yaşanmaktadır. Bu bir jenosit harekedir. Çoluk çocuk, genç yaşlı demeden yapılan bu katliama insanlık seyirci kalamaz. Derhal hür dünya ve uluslararası camia bu katliamı durdurmak için harekete geçmelidir. Önce kan akması durdurulmalıdır.

· Yurtlarından kaçan bu çaresiz insanlar kış girmeden Kosova içinde bir güvenli bölgeye toplanmalıdır.

· İlaç, yiyecek ve giyecek yardımlarının ulaştırılması ve dağıtımı için Kızılhaç ve Kızılay işbirliğiyle bir uluslararası organizasyon gerçekleştirilmelidir. Bunun için Kosova’da BM Temsilciliği açılmalıdır.

· NATO müdahalesi için BM Güvenlik kararı acilen çıkarılmalıdır. BM karar çıkartmadığı takdirde NATO kendi insiyatifini kullanmalıdır.

· Kosova Kurtuluş Ordusu’na vatanını savunması için yeterli silah desteği verilmelidir.

· Uluslararası savaş suçluları mahkemesi Kosova’da işlenen savaş suçlarına da bakmalı ve savaş suçluları bu uluslararası mahkemede yargılanmalıdır.

· Kosova için bulunacak siyasi çözümün temelini Kosova halkının kendi kaderini tayin hakkı prensibi (selfdetermination) oluşturmalıdır.

· Türkiye nüfusunun önemli bir parçası Kosova Arnavutları ve Türklerinden müteşekkildir. Kosova’da barışın tesisi ve kalıcı bir siyasi çözüme ulaşılmasında Türkiye öncülük ve arabuluculuk yapmalıdır.

· Türkiye, NATO’nun önemli bir üyesidir. Türkiye, NATO içinde Kosova sorununu aktif bir şekilde gündeme getirmelidir.

· 10.Türkiye’nin sivil toplum ve yardım kuruluşları Kosova halkının acılarını dindirmek ve bölgeye insani yardım ulaştırmak için harekete geçmelidir. Devlet bu kuruluşlara gereken her türlü kolaylık ve desteği sağlamalıdır. Çünkü Türkiye’ye yaşayan milyonlarca insanın Kosova’da yakın akrabaları bulunmaktadır. Kimse akrabanın akrabaya yardım etmesine engel olmamalıdır.

· Çocuklarımızın bizden utanmadan tarihlerini okuyabilmeleri için Kosova halkının acılarına kulak vermeli ve bu zor günlerinde Kosovalı kardeşlerimizin yanında olmalıyız.

· Sonuç olarak; Kosova’nın, yeni Yugoslavya Federasyonu’na Sırbistan ve Karadağ yanında üçüncü cumhuriyet olarak katılması formülü, bugünkü konjonktürde gerçekleşmesi en mümkün ve tarafların üzerinde anlaşmaya varma ihtimalinin yüksek bulunduğu siyasi çözüm yolu görünüyor.

EK I- KOSOVA’NIN GELECEĞİ?

International Crisis Group, South Balkans (bir sivil toplum kuruluşu olan Uluslararası Kriz Grubu Güney Balkanlar Raporu)

Bazı Batılı diplomatlar ve siyasi analistlere göre Miloşeviç Kosova’nın geleceğinin Yugoslavya’dan ayrı olduğuna çoktan karar vermiştir; çünkü Sırbistan ve Sırplar Kosova’yı demografik olarak kaybetmiştir ve askeri olarak da uzun süre kontrol edemezler. Böyle bir sonuca varmak ile bu sonuca uygun tavır almak iki farklı şeydir. Öte yandan bir stratejik düşünür olmayan Miloşeviç’in bu sonuçlara vardığına dair elde delil yoktur.

Yine de Kosova’daki olayların onu Kosova’yı bırakmaya götüreceğini varsayar ve Sırplar için Kosova’nın taşıdığı duygusal önemi de göz önünde bulundurursak Miloşeviç’in Kosova’nın kaybının getireceği politik zarardan kurtulmak için tek yolunun Kosova’da şiddeti kendi seyrine bırakmak olduğunu tahmin edebiliriz. Buradan dört muhtemel senaryo çıkar:

  1. Sırp polisi ve Yugoslav ordusu UÇK’yı bastırmayı başarırsa, Sırbistan bir müddet daha Kosova’yı elde tutacaktır. Miloşeviç Sırbistan’ın gözde lideri kalacak ve Kosova’yı Arnavut tehdidinden kurtaran adam olarak siyasi kapital toplayacaktır. Ancak Miloşeviç bu işten kısa bir süre kar edebilecektir; çünkü Sırbistan Kosova’da zorlukla destekleyebileceği büyük bir polis gücü barındırmak zorundadır. Sırbistan ekonomisi "dış duvarın" arkasında çökmeye devam edecektir. Bu durumda Miloşeviç’in otoritesi zayıflayacak ve iktidardan düşecektir. Arnavutlar da rövanş için tekrar silahlanacaktır.
  2. Eğer Sırp polisi ve Yugoslav ordusu UÇK’yı bastıramaz ve şiddet devam ederse Miloşeviç konumunu savunmak için Sırbistan’ın ulusal onurunu ve toprak bütünlüğünü savunmak gerektiğini söyleyecek; kendini ulusun savunucusu ilan edecektir. Sırbistan yine Kosova’da zorlukla destekleyebileceği büyük bir polis gücü barındırmak zorunda kalır. Sırbistan ekonomisi "dış duvarın" arkasında çökmeye devam edecektir. Bu durumda Miloşeviç’in otoritesi daha yavaş zayıflayacak; sivil kayıplar artacaktır.
  3. Eğer UÇK ve diğer Arnavut gruplar Sırp polisini Kosova’nın her yerinden sürerse Miloşeviç Kosova’nın ayrılması konusunu Arnavut temsilcilerle görüşecektir. Öte yandan Miloşeviç içerde Sırbistan’ın bu parçasını korumak için elinden geleni yaptığını iddia edebilir. Uluslararası toplumu, Sırp demokrat liderlerini, Sırp polisini ve Yugoslav ordusunu ve onun komutanlarını suçlayabilir. Daha önce 1995’te de aynı nedenlerle Bosnalı ve Hırvatistanlı Sırp liderlerini Sırp bölgelerini kaybetmekle suçlamıştı. Bu onu iç çekişmelerden kurtarır ve daha küçük bir Sırbistan’da bir müddet daha iktidarını garanti eder.
  4. Eğer uluslararası toplum, Sırp polisi ve Yugoslav ordusunun karıştığı yaygın şiddet olayları sonucu müdahale ederse Miloşeviç yine kendini yenik ama onurlu savaşçı olarak tanıtacaktır. O Kosova’yı Sırbistan için korumaya çalışmakta elinden geleni yapmış ama ulusun üstün kuvvetteki düşmanlarını yenmeyi başaramamıştır. Uluslararası toplumun 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sınırların zor kullanarak değişmezliği prensibini kendi elleriyle yok etmesini memnunlukla izleyecek; sonra da kendi halkına Kosova’nın kaybını engellemenin elindeki imkânları çok aştığını söyleyecektir. Bu da onu iç çekişmelerden kurtarır ve daha küçük bir Sırbistan’da bir müddet daha iktidarını garanti eder.

EK II- KOSOVA KRONOLOJİ

1989 Slobodan Miloşeviç Kosova’nın özerkliğini feshetti. Kosova Meclisi bu önlemi onayladığında sokak gösterileri oldu. Karışıklık çıktı; 20’den çok kişi öldü.

1990:

Ocak: Polis ve Arnavut göstericiler arasında sürekli çatışmalar. Polis en az 10 kişiyi öldürdü.

Şubat: Yugoslavya Kosova’ya asker, tank, savaş uçağı ve 2000 polis sevk ediyor. Ay sonuna kadar 20 kişi daha öldü. Sokağa çıkma yasağı kondu.

Temmuz: Bölgenin Arnavut kökenli milletvekilleri bağımsızlık ilan etti. Sırbistan Kosova Meclisi’ni dağıttı. Grevler ve gösteriler sürüyor.

1991

Bosna savaşı başladı.

Komşu Arnavutluk parlamentosu Kosova’yı bağımsız devlet olarak tanıdı.

1992

Mayıs: Yazar İbrahim Rugova Sırp makamlarının tanımadığı bir seçimle cumhurbaşkanı seçildi.

Ekim: Sırp ve Arnavut kökenli liderler üç yıldan beri ilk kez barış görüşmelerine oturuyorlar.

1993

Polis en az 30 Arnavut kökenliyi silahlı isyan hazırlığına girişmek iddiasıyla tutukladı.

1995

Temmuz: Bir Sırp mahkemesi 68 Arnavut kökenliyi bağımsız bir polis gücü oluşturmak iddiasıyla 8 yıla mahkûm etti.

Ağustos: Sırp makamları Hırvatistan’dan gelme birkaç yüz Sırp göçmeni Kosova’ya yerleştirdi. Arnavut liderler bunu protesto etti.

1996

Sırbistan Arnavut liderlerle bir anlaşma imzalayarak Arnavut öğrencilerin altı yıllık aradan sonra resmi eğitime dönmesine izin verdi.

Gizli örgüt Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) ilk defa bazı bombalama olaylarında sorumluluğu üstlenerek adını duyurdu.

1997

Ocak: Piriştina Üniversitesi’nin Sırp rektörü arabasına konulan bombanın patlamasıyla ağır yaralandı.

UÇK’nın liderlerinden olduğu şüphe edilen bir kişi silahlı çatışmada öldürüldü.

Mart: Piriştina’nın merkezinde bomba patlaması sonucu dört kişi yaralandı.

Eylül: Silahlı kişiler 10 Kosova kasabası ve köyündeki polis karakollarına gece saldırıları düzenlediler. Bu olaylar artarken polis de barışçı göstericilere saldırdı.

Ekim-Aralık: Bir Sırp mülteci kampına el bombaları ve makineli tüfek ile saldırıldı. Ölen olmadı.

Ayrılıkçılar Yugoslav Havayollarının bir eğitim uçağını düşürdüklerini iddia ettiler.

1998

Ocak: Polisin vurduğu bir Arnavut’a karşılık olmak üzere bir Sırp kökenli politikacı öldürüldü.

Şubat-Mart: Kosova’nın Drenitsa bölgesindeki polis operasyonlarında ayrılıkçı olduğu şüphesiyle onlarca kişi öldürüldü; evler yakıldı ve köyler boşaldı.

Kosova’nın merkezi Piriştina’de onbinler şiddeti protesto etmek için yürüdü; çatışmalar çıktı.

Kosova Arnavutlarının lideri İbrahim Rugova, Batı’nın uzlaşma önerilerini reddederek derhal bağımsızlık istedi.

Arnavutlar Belgrad tarafından yasadışı ilan edilen bir seçimle cumhurbaşkanı ve parlamentolarını seçti.

Nisan: Yapılan bir referandumda Sırpların %95’i Kosova’ya dış müdahaleye hayır dediler.

Eski Yugoslavya Temas Grubu, Rusya’nın itirazına karşın Yugoslavya’ya Kosova nedeniyle yaptırımlar uygulama kararı aldı.

Mayıs: ABD temsilcisi Richard Holbrooke bir seri mekik diplomasisi turlarına başladı; sonuçta Slobodan Miloşeviç İbrahim Rugova’yı barış görüşmelerine davet etti.

Arnavut ve Sırp temsilciler barış görüşmelerine başladı; Kosova’da çatışmalar devam ediyor.

Haziran: BM Genel Sekreteri Kofi Annan NATO’yu uyararak Yugoslavya’ya bir müdahale için BM Güvenlik Konseyi kararı gerektiğini bildirdi.

Temmuz: Fransa ve İngiltere ateşkes için BM Güvenlik Konseyi’ne bir teklif verdiler.

Ağustos: Bir aylık sürekli çatışmalar UÇK’yı zayıflattı. Önemli bir UÇK mevkii olan Junik ayın 16’sında Sırpların eline geçti. BM ateşkes istedi.

Eylül: Sırp ordusu Kosova’nın Drenitsa bölgesindeki köyleri basıyor.

BM Güvenlik Konseyi Kosova’da ateşkes için çağrı kararı aldı; Yugoslav hükümetini aksi halde "başka önlemler alacağına" dair uyardı. NATO Kosova’ya askeri müdahale için ilk resmi adımlarını atıyor.

Saldırının bittiğine dair bütün Sırp güvencelerine rağmen şiddetli çatışmalar sürüyor. Üç ayrı olayda en az 36 Arnavut sivil katledildi.

Ekim: NATO hava saldırısı için hazırlık yapıyor. Yugoslavya’daki Batılılara ülkeyi terk çağrısı yapıldı.

NATO ülkeleri, Yugoslav cumhurbaşkanı Miloşeviç Kosova ile ilgili BM kararlarına uymazsa askeri müdahale için karar aldılar.

Amerikalı diplomat Richard Holbrooke’un yoğun gayretleri ile Yugoslavya, BM kararlarına uyduğunu denetleyecek 2000 kişilik bir gözlem gücünün Kosova’ya gelmesini kabul etti. Başlamak üzere olan NATO hava saldırısı durdu.

Kasım: BM Kosova özel temsilcisi Christopher Hill Belgrad Ateşkes anlaşmasından sonra bölgede insani durumun ve güvenliğin hayli düzeldiğini bildirdi.

Aynı ayın sonunda NATO ve ABD Belgrad hükümeti ve Arnavut direnişçileri Kosova’daki ateşkesi yaralamakla suçladı.

Onlarca uluslararası gözlemci Kosova’da kırsal kesime gidip ateşkesi gözlemek üzere eğitime başladı.

Aralık: Sırp makamları Ekim’deki Ateşkes anlaşmasından beri çıkan en şiddetli çatışmada 30 Arnavut’un öldürüldüğünü açıkladılar.

ABD özel temsilcisi R. Holbrooke Kosova’nın geleceği konusunda Sırp ve Arnavut görüşlerinin hala tehlikeli derecede farklı olduğuna dikkat çekti.

Kuzey Kosova’da çıkan yeni çatışmalar uluslararası uzlaşı çabalarını akamete uğrattı.

1999

Ocak: 40’tan çok Arnavut’un cesedi, Kosova’da son çatışmaların çıktığı bölgede bulundu. Genel tablo bunun bir toplu infaz olduğunu düşündürüyor.

Buna cevaben NATO iki yüksek rütbeli subayını Belgrad’a yollayarak Yugoslav makamlarını, şiddetti bitirmezlerse hava saldırıları ile karşılaşacakları konusunda uyardılar.

Kaynakça

Kitaplar

Bartl, Peter; Die albanischen Muslime zur Zeit der nationalen Unabhängigkeitsbewegung (1878 – 1912). Wiesbaden 1968

Bartl, Peter; Die Albaner. (Weithmann, Michael; Der ruhelose Balkan. Berlin 1993. adl› kitapta)

Kaleshi, Hasan; Das türkische Vordrigen auf dem Balkan und die Islamisierung – Faktoren für die Erhaltung der ethnischen und natiionalen Existenz des albanischen Volkes. (Bartl, Peter – Horst Glassl Ed.; Südosteuropa unter dem Halbmond. München 1975 – adlı kitapta)

Libal, Wolfgang – Kohl von Christine; Gordischer Knoten des Balkan. Wien – Zürich 1992

Malcolm, Noel; Kosovo: A Short History, New York University Press, 1998

Prifti, Peter R.; Jugoslawien und die albanischen Minoritäten. (Italieander, Rolf (Ed.); Albanien – Vorposten Chinas. München 1970 – adlı kitapta)

Reuter, Jens; Die Albaner in Jugoslawien, 1982 Südost Institut, München

Taşar, M. Murat; Bosna-Hersek ve Postmodern Ortaçağa Giriş: Birleşik Yayıncık, İstanbul Şubat 1996.

Makaleler

Hoppe, Hans-Jochim; Politische Parteien und Organisationen im Kosovo – Auszüge aus Parteiprogrammen. Osteuropa 12/92

Hoppe, Hans-Jochim; Für Freiheit und Selbstbestimmung. Albanische Stimmen zum Kosovo-Problem. Osteuropa 10/93

Ivanji, Ivan; Krise im Kosovo – Die albanische Frage. Die politische Meinung, Nr. 347/Oktober ‘98

Krizan, Mojmir; Zerbrechliche Hofnungen – Das Abkommen Dayton/Paris und die Zukunft des Balkans. Osteuropa 4/96

Oschlies, Wolf; Kosovo ‘98 (I): Ursachen und Kulmination eines alt-neuen Balkan-Konflikts. Berichte des BIOst, 20/98

Oschlies, Wolf; Kosovo ‘98 (II): Breitenwirkung und (mögliche) Lösungen des Konflikts. Berichte des BIOst, 21/98

Pula, Gazmend; Kosova – Republic in a New (Con)Federation Via Refederalization of Yugoslavia – General Consideration, Preconditions, Processes and Relevant Features. Südosteuropa 46. Jhg. 3–4/1997

Reuter, Jens; Die jüngste Entwicklung in Kosovo. Südosteuropa 38. Jhg. 6/1989

Reuter, Jens; Albanische Intelligenz in Kosovo. Südosteuropa 39. Jhg. 5/1990

Reuter, Jens; Die politische Entwicklung in Kosovo 1992/93 – Andauernde serbische Repressionspolitik. Südosteuropa 43. Jhg. 1–2/1994

Reuter, Jens; Die internationale Gemeinschaft und der Krieg in Kosovo. 47. Jhg. 8/1998

Şakiç-Schmidt, Baerbel; Kosovo – der innerserbisch Krisenherd. Osteuropa 4/92

Vollmer, Johannes; Dayton – eine Pax Americana. Europäische Rundschau 2/96

Basılı ve basılı olmayan (internet) Belgeler

Amerikanische und fransözische Kosovopolitik vor Dayton (Dokumentation). Südosteuropa, 45. Jhg. 2/1996

Babuna, Aydın; Kosova Sorunu Üzerine, http://www.hun.edu.tr/~fpi/Books/kosova.html

Cubruloviç, Vasa; Die Vertreibung der Albaner. Wien (broşür – yayın tarihi yok). İnternet’te de bulmak mümkün: http://web.eunet.ch./government/CUBG.html – Nisan 1998)

Hintergründe der Auswanderung von Albanern aus Kosova in die westeuropäischen Staaten – Möglichkeiten der Wiedereinbürgerung in der Heimat. (Viyana Belediyesi Kültür İşleri Müdürlüğü’nün desteği ile yapılmış araştırma) Wien 1998. İnternet’te de bulmak mümkün: http://web.eunet.ch./government/H‹NTERGRÜNDE-html – Nisan 1998)

Nationaler Bericht. http://www. kosova.de/politik/nationaler-bericht (Mart 1998)

Verfassung der Republik Kosova. (2. erweiterte Aufage) Prishtine Mai 1992

ARAŞTIRMA DOSYASI /// M. MURAT TAŞAR : Kosova’ya NATO müdahalesi ve yeni Uluslararası Sistem /// @mmt_ 1964


Ülke Dergisi, sayı 36, Nisan 1999

M. MURAT TAŞAR

XIX. yüzyıla damgasını vuran büyük değişim sanayi devrimi ve onun köylerden şehirlere getirttiği sefil ve perişan proleter kitleler olmuştu. Marksizm bu insan dramına tepki olarak yükselmiş ve kim ne derse desin XX. Yüzyılın mihver ideolojisi olmuştur. Onu savunmak veya ona rakip bir ideolojiyi savunarak niçin Marksizm’in geçersiz olduğunu izaha çalışmak suretiyle geniş bir düşünürler ve aydınlar kitlesi kendilerini bu ideolojiye göre ko­numlandırdılar. Kar­şıtları onu redderken sık sık ondan ödünç aldıkları artık değer, sömüren sömürülen, emek-sermaye çelişkisi, emperyalizm’ gibi kavramları kullandılar. Marksizmin ideolojiler temelinde dünyayı iki kutba ayırması ve bunu takip eden soğuk savaş XX. Yüzyılın ikinci yarısı için karakteristik olmuş, John Lukacs gibi bazı tarihçiler de (XX. Yüzyıl’ın ve Modern Çağın Sonu adlı kitapta bahsettiği gibi) Soğuk Savaş’m sona erişi ile XX. Yüzyıl’ın da sona erdiğini kronolojik olmasa bile genel siyasi atmosfer bağlamında bir sonra ki yüzyıla geçtiğimizi iddia etmişlerdir. Öte yandan Balkan Savaşları ile başlayıp, Stalin ile devam edegelen, II.Dünya Savaşı’nda da zirveye ulaşan etnik temizlik bu yüzyılın başka bir karakteristiği olarak hala hükmünü sürdürüyor. Öyle görülüyor ki, geleceğin tarihçileri XX. Yüzyıl’ın en büyük günahı olarak etnik temizlik ve ırkçı terörü sayacaklardır. Bosna-Hersek ve ardından Kosova’da yaşananlar gösteriyor ki, XX. Yüzyılın bu bü­yük günahı henüz temizlen­miş değil. O halde bu yüzyılın bittiğini iddia etmek bizce mümkün değildir.

Öte yandan XXI. Yüzyıl’da XX. Yüzyıl’ın bu felaketlerine tepki olarak hâkim anlayışın etnik, dini, ırki ayrımcılık karşıtlığı olacağı şimdiden görülüyor. II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle ortaya çıkan BM teşkilatı barışın korunması (peace keeping) ve uluslararası hukukun uygulanması görevini bütün Soğuk Savaş dönemi boyunca genelde başarılı ola­rak yerine getirdi. Temelde I. Dünya Savaşı’nı bitiren Wilson prensiplerine dayanan BM Soğuk Savaş bittikten sonra oluşan yeni duruma uyum gösterememiş, özellikle Balkanlarda yaşanan sıcak çatışmalara ilişkin gösterdiği tavırla meşruiyeti sorgulanır olmuştur. 1992–94 Bosna-Hersek savaşında BM’nin ‘barışı koruma’ – ‘barışı sağlama’ (peace making) görevi ile ilgili yaşadığı iç tartış­malar, uzun süre savaşa ve uygulanan soykırıma müdahale edememesi, 1999 Kosova sorununda ise Kosovalı Arnavutlara uygulanan soykırımın BM standartlarınca egemen bir devletin içişleri olması nedeniyle görev alanı dışında kalması BM’e duyulan güvensizliğin başlıca sebeplerindendir. 1991 Körfez Savaşı BM kuralları ve uluslararası hukuk açısından son ‘klasik buhran’ olup burada sorun bir egemen devletin başka bir egemen devleti işgal etmesi ve sınırlarını zor kullanarak değiştirmesi idi. Buna karşı bir askeri gücü göreve çağırarak barışı sağlamak konusunda BM’de bir anlaşmazlık olmamış, BM Kore Savaşı’ndan sonra ikinci defa işgale karşı güç kullanımını onaylayarak harekete geçmişti.

Avrupa’da güvenliği ve barışı sağlamak görevi sadece BM’nin değildir. 1970’lerde bir süreç olarak başlayıp, 1994’de bir teşkilata dönüşen AGİT’tir (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı). Temel belgeleri itibariyle azınlık hakları ve etnik meselelerle ilgili güvenlik ve barış problemlerine müdahale etmeye çok daha uygun olmasına rağmen (etnik konularda bir ülkedeki anlaşmazlığa müdahale AGİT kurallarına göre bir devletin içişlerine müdahaleden sayılmazdı) 50yi aşkın üyeye sahip bu kurum Kosova’daki olaylarda gözlemciler bulundurmak ve raporlar yayınlamaktan öte etkin olamamıştır. Avrupa’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturduğu ancak işlerlik kazandıramadığı birçok uluslararası "hayalet teşkilattan" biri olan ve son yıllarda AB’nin güvenlik ve savunma kanadı olarak canlandırılmak istenen" Batı Avrupa Birliği (BAB) de bu konudaki beklentilere cevap verememiştir. 1991 tarihli Maastricht Anlaşması ile üzerine, resmi tabiri ile bir "Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği" giydirilmek istenen BAB’ı en hararetle savunan ülkeler olan ve hatta bir "BAB Tugayı" bile oluşturan Almanya ve Fransa bile ortak bir Avrupa politikası bağlamında müdahale görevini BAB’a vermekten söz etmemişler ve yukarıdaki tüm abartılı Avrupalı kavramların ağıt üstündeki kurumların son olaylarla birlikte tarih önünde yetersizlikleri tekrar açığa çıkmıştır. Belki de bu olaylarla birlikte ne zamandır kurulmak istenen "Ortak Av­rupa Dış ve Güvenlik Politikası’nın da şimdilik ham bir hayal olduğu açığa çıkıyor.

24 Mart 1999’da NATO’nun Kosova sorunua müdahale amacıyla başlattığı ‘Müttefik Güç Harekatı – Operation Allied Force’ birçok ilkleri içinde barındırmak açısından ilginçtir, ve bize XXI. yüzyılda ‘Dünya Düzeni’ nin nasıl olacağına dair ipuçları vermektedir:

· İlk defa bir BM kararı olmadan, bir uluslararası askeri güç, barış sağlamak amacıyla harekâta girişmiştir,

· İlk defa başka bir ülkeye saldırmamış bir egemen devlete, kendi vatandaşları arasında etnik ayrımcılık ve etnik temizliğe yönelik iç politikaları nedeniyle müdahale edilmiştir.

· İlk defa NATO kendi karan ile kendi üye ülkelerinin sı­nırları dışındaki bir olaya müdahale etmiştir.

NATO’nun yeni rolünü belki de en iyi şiddetli NATO karşı­tı Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in sözleri tanımlıyor: "Dünya jandarması." Belki de artık NATO için "hatt-ı müdafaa yoktur (ki o hat üyelerinin sınırları idi), sath-ı müdafaa vardır ve o satıh bütün dünya olacaktır."

Birleşmiş Milletler’i tarih sahnesinden indiren NATO, ge­rek teşkilatlanması, gerekse de amaçları bağlamında onun yerine geçecek bir kurum değildir şüphesiz. NATO bir icra örgütüdür; uluslararası hu­kukun yapıldığı ve tartışıldığı bir platform değildir. O halde çok açıktır ki, NATO’ya mü­dahale emrini veren müttefik ülkeler, başta ABD olmak üzere kendilerini bütün insanlığın yerine koymuşlar ve onun adına karar alarak NATO’ya uygulattırmışlardır. İşte bizce Rusya ve Çin gibi ülkeleri paniğe sürükleyen se­beplerin en önemlisi budur; çünkü ortaya çıkan yeni tabloda başta ABD olmak üzere Batılı gelişmiş ülkelerin vesayeti altında bir yenidünya düzeninin ya da bir "uluslarüstü ağalık düzeninin" ipuçlarını görüyoruz.

Bu yenidünya düzenini açık­layan en uygun ya da en "iş­levsel" teori F. Fukuyama’nın Tarihin Sonu kitabında öne sürdüğü olsa gerektir: İnsanlığın tarihin sonuna varmış "öncü kolu" olan Batılı liberal demokrasiler; ırkçılık, totalitarizm ve diğer hastalıklarla malul "tarihin çamuruna saplanmış" diğer kardeşlerine bu yüksek ilkeler adına müdahale hakkım ellerinde tutmaktadırlar. Bu durumun sadece zenginlik ve askeri imkânlar nedeniyle değil, moral değerler itibariyle de öncü ül­keler ve diğerleri arasında eşitsiz bir ilişki öngördüğünü ve bunu "temel insani değer­ler" adına yaptığını da farketmek zor olmasa gerek. Bu anlamda vatandaşlarına yeterince özgürlük sağlayamayan ve etnik ayrımcılığa yönelen devletlerin bu yaptıklarının kendi içişleri ve dolayısıyla "mahrem" olduğu şeklinde de tefsir edilebilecek Wilson ilkeleri yıkılmış bulunmaktadır. BM’in bir kenara itilmiş olmasının teorik temellerinden biri de budur. Artık bir ülkenin "içişleri" aynı zamanda "dışişleridir". Rusya ve Çin gi­bi çok etnisiteli ülkeleri sıkın­tıya sokan ikinci önemli neden de budur.

F. Fukuyama’nın teorisine alternatif bir yaklaşım Huntington’un "Uygarlıklar Savaşı”dır. Huntington XX. yüzyılın bitiminde ideolojik çelişkilerin sona erişi ile global planda sürtüşme çıkartabilecek görüş farklılıklarının tek kaynağı olarak uygarlık havzalarının kaldığından söz eder. Batı Hıristiyanlığı, Ortodoks Doğu Hıristiyanlığı, İs­lam, Hinduizm ve Budist Uzak Doğu böyle havzalardır. Gelecekteki çatışmalar da bu "tektonik plakaların" sınırla­rındaki "fay hatları" boyunca cereyan edecektir. Buna ör­nek Bosna-Hersek ve Çeçenistan’daki savaşlardır. Yine Sri Lanka’daki Budist çoğunluk ile Hindu Tamil’ler arasında süren iç savaş, Hıristiyan Filipinler hükümeti ile Müslüman Moro halkı ara­sındaki çatışmalar ve Müslüman Sudan’a karşı ayakla­nan güneyindeki Hıristiyan azınlıkların yürüttüğü gerilla harekâtı Huntington’a delil teşkil etmektedir.

Ancak Huntington’m teorisi Müttefik Güç Harekâtı tara­fından öldürücü bir darbe almıştır: 19 üyesinden sadece Türkiye istisna hepsinin Hıristiyan bir kimlik taşıdığı NATO, Müslüman Arnavutları Hıristiyan din kardeşlerinin zulmünden kurtarmak için harekete geçti. Türkiye ve Pakistan hariç birçok İslam ülkesi bu harekâta ilgisiz ve soğuk tavır almışlar, Libya, Irak ve İran gibi ülkeler de desteklemediklerini açıklamışlardır.

Huntington’ın teorisi Kosova’daki ‘Müttefik Güç Harekâtından önce de ciddi yaralar almıştı. Bu teori son yılların en büyük çatışması olan Körfez Savaşı’nı açıklamaktan uzaktı. Çünkü Müslüman ve Arap Irak ordularına karşı ABD’nin yanısıra yine Müslüman ve Arap birçok ülke ordusu savaşmıştır. İsrail’de Netanyahu hükümetinin iş­gal altındaki bölgelerde Filistinlilere karşı sürdürdüğü sert tutum bu teori gereğince yayılarak genel bir Arap-İsrail savaşına dönüşmeli idi; ama buna dair bir belirtiye rastlamadık. Öte yandan yine son yılların en büyük can kaybı ile sonuçlanmış olan Kara Afrika’nın Hıristiyan Hutuları ve yine Hıristiyan Tutsileri arasındaki mücadele Ekvator Afrikası’nın birkaç devletini birden etkileyecek derecede yayılmıştır. Nihayet Budist kıta Çin’i yine Budist Tayvan’a karşı donanmasını harekete geçirmiş; Uzak Doğu savaşın eşiğinde gerilimli günler yaşamıştır. Bu örneklerin hiçbirim kendi bölgelerinde taşıdıkları önem ve ço­ğunu da dünyada kıyaslanabilir büyüklük açısından istisna kabul edemeyiz.

Huntington’un teorileri yukarıda sözünü ettiğimiz olayları açıklayamamıştır. Zaten ken­disi de teorisinin birçok istisnası olabileceğinden söz et­miş; ayrıca birçok düşünür ve siyasi tarafından da eleştirilmiştir. Bu eleştirmenlerin içinde en çarpıcı örnek, belki de Huntington’a çok hak vermesi beklenen İran İslam Cumhuriyeti’nin yeni cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’dir. Buna ilaveten NATO’nun Kosova’ya müdahalesi konusunda İran’ın takındığı menfi tutum bize bu teorinin geçerlilikten uzak olduğu­nu bir kez daha gösteriyor.

Wilson prensipleri "sınırların zor yoluyla değişmezliği" ve "ulusların kendi kaderlerini tayin hakları’na indirgenebilir. Ancak bir zamanlar birbiriyle uyumlu görülen bu iki ilkenin XX. Yüzyılın bu son döneminde o kadar da uyuşmadığı açığa çıkmıştır. Dünya’da birçok ulus birden çok etnik gruptan oluşmaktadır. Eğer her etnik grup ayrı bir "ulus" kabul edilerek ona kendi kaderini tayin, dolayısıyla istendiğinde bağımsızlık hakkı verilirse bunun doğuracağı uluslararası kargaşanın altından kalkılamayacağı kısa sürede anlaşılmış görülüyor. Eğer ülkeler barış içinde ve değişmez sınırlarla yaşayacaklarsa birden çok etnik gruptan oluşmaları ve bunun tek ulus sayılmalarım değiştirmemesi artık yerleşik bir gerçektir. Ancak bu hal hiçbir siyasi iktidara dini, etnik ve diğer azınlıklarını ezme, sürme ya da yok etme hakkı vermeyecektir. Bu meseleleri kendi içişleri sayan her devletin, en hafif tabiriyle ciddi "dışişleri" sorunlarıyla karşılaşacağı ve azınlık haklarının XXI. Yüzyılda temel insan haklan içinde kabul edileceği artık kesin gibi.

Kuşkusuz ABD’nin liderliği olmadan NATO’nun Avrupalı müttefiklerinin böyle bir harekâta girişmeleri çok zor olurdu. Acaba ABD sadece yeni yüzyılın insancıl pren­sipleri adına mı liderliği aldı ve NATO müdahalesini başlattı?

ABD Başkam Bili Clinton’un "Kosova’ya müdahale ABD’nin ulusal çıkarları gereğidir" şeklindeki açıklamaları ilk bakışta kendi kamuoyunu güç kullanımına razı etmek için kullanılan bir retorik ola­rak görülse de gerçek böyle değil.

Z. Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası adlı kitabı Avrasya’yı Dünya’nın en önemli jeostratejik bölgelerinden biri olarak görmekte ve Dünya’nın bu bölümündeki olaylara hâkim olanın Dünya’ya da egemen olacağı tezini ileri sürmektedir. Avrasya’nın Dünya hâkimiyet oyunlarının yeni alanı olduğu, zengin kaynakları ve nüfusunun gelecek yüzyılda büyük önem taşıyacağı şüphesizdir. Kosova’nın da etnik bileşimi ve coğrafi konumu nedeniyle Av­rupa’nın önemli bir kriz bölgesi olduğu açıktır.

Genelde Balkanlar, özelde Kosova Avrasya’nın doğusu ile batısı arasında bir geçiş noktasındadır, bu yüzden bu bölgedeki sıcak çatışmaların Avrasya’ya yönelik bütün projeleri boşa çıkarabileceği endişesi hâkimdir. I. Dünya Savaşı’nın Balkanlar’daki bir kıvılcım tarafından ateşlendiği unutulmamalıdır. Bu anlamda Kosova’daki bir karışıklık Dünya barışına Afrika’daki etnik çatışmalardan çok daha büyük bir tehdit oluşturmaktadır. ABD Başkanı Clinton bir konuşmasında Kosova’daki bir çatışma kendi haline bırakıldığında buna Arnavutluk ve Makedonya’nın da bulaşacağını, kısa sürede bu ül­keleri Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye’nin de izleyeceğini söyleyerek "bana inanın bu şeyin doğal sınırları yok!" demiştir. Öte yandan ABD’nin çıkarının istikrarlı bir dünyada karşılıklı fayda temeline dayanan ticaret ve ekonomik büyümede olduğu yetkili ağızlarca defalarca ifa­de edilmiştir. Artık savaşlar ve karışıklıklar istikrar içinde bir ekonomik büyümeye teh­dit olarak algılanır olmuştur. ABD ekonomisinin lider sek­törü artık bilgisayar ve yazılım olup, bu sektörün ürettiği malların dünyada tüketilebilmesi eğitim görmüş tüketicilere ve bu teknolojinin kulla­nılma becerisinin yaygınlaşmasına bağlıdır. Bu ise "toplam kalite" kavramını gündeme getirmiştir. Bunun anlamı artık geniş kitlelerin iyi eğitim alması ve yeni teknolojilerin "kaliteli tüketicileri" haline gelmesidir. Irkçılığa dayanan nefret, diktatörlük, kısıtlanan insani haklar ve bunun sonucu savaş ve kargaşanın bu anlamda en istenmeyen şey olduğu açıktır. O halde "genel gidişten bu sapmalara" müdahale edilmesi gerekiyordu.

NATO Genel Sekreteri J. Solana gençliğini NATO karşıtı gösteriler düzenlemekle geçirmiş bir eski sosyalisttir, Almanya Savunma Bakanı R. Scharping anti-militarist tavrından dolayı partisi SPD’den atılma tehdidi ile yüzyüze kalmıştı, yine Almanya Dışişleri Bakanı J. Fischer meclise kucağında saksı ile gelen bir Yeşilci ve savaş karşıtı idi, ABD Başkanı B. Clinton’m anti-militarist olduğu ve Vietnam Savaşı’nda askere alınmaktan kaçmak için İngiltere’ye gittiği biliniyor. Bütün bu liderler NATO harekâtının destekleyip, Sırbistan’ın üzerine yıldırımlar yağdırırlarken, Türkiye’nin Sayın Başbakanı ülkesinin bir NATO ülkesi olduğunu unutarak ‘Rusya’nın Kosova sorununu çözmede aktif rol almasını ve harekete geçmesini’ bekledi.

Türkiye’de kimi kesimlerin uluslararası düzenin geçirdiği bu değişimi yeterince anlamadığı, bu yüzden de gelişmeler karşısında paniğe kapıldıkları görülüyor. Kimi İslamcılar, sol-sosyalist gruplar ve kimi Kemalistlerin Kosova’ya NATO müdahalesini farklı argümanlarla da olsa içlerine sindiremedikleri bir gerçek. Terör örgütü PKK militanları ile Kosovalı Arnavut Bağımsızlık savaşçılarının bir tutulması ve Kosova Sorunu ile Güneydoğu Sorunu arasında paralellikler kurulması bazı çevrelerce geliştirilip, beslenen bir tavırdı. Güneydoğu Sorunu’na kalıcı bir çözüm bulamayan siyasiler bu beklenmeyen ‘yeni durum’ karşısında paniğe kapıldılar: Acaba bize de böyle bir müdahale söz konusu olabilir mi?’

Ne acı ki Türkiye siyasileri bize böyle bir müdahale olmayacağını, tam tersine ABD’nin Abdullah Öcalan’ın kellesini, bu gelişmeler arifesinde gümüş tepside Türkiye’ye sunduğunu unutmuş gözüküyorlar. Bu ikram Türkiye’nin haklı taleplerine bir cevaptır. Bu karşılıklı güven ortamından hareketle ülkeyi XXI. Yüzyıla hazırlayacak demokratik reformlar ve açılımların başlatılması için artık vakit gelmiştir.

Entellektüel imkânları bir Kemalist-İslamcı-sol/sosyalist ‘III. Dünya Huntingtoncıları’ ittifakı tarafından esir alınmış Türkiye’de bu olanlar yeni bir ayrışmayı daha açığa çıkartıyor: Milli varlığı evrensel insani değerlerle bütünleştirenler ve milli varlığı evrensel insani değerlerin karşısına koyanlar. XXI. Yüzyıl eşiğinde Türkiye bu yol ayrımında duruyor. Türk aydınlarının bu kuşağı kalıcı bir tercih yapmak zorundadır.»

ARAŞTIRMA DOSYASI /// M. MURAT TAŞAR /// Kremlin’deki yeni Çar : Vladimir Vladimiroviç Putin /// @mmt_19 64


(Kadim Komşumuz Yeni Rusya, Ülke Yayınları, Eylül 2001, Haz. Yılmaz TEZKAN, Sf. 128 – 150)

M. Murat TAŞAR

“Ben çok iyi bir memurdum.”

Vladimir Vladimirovich Putin

“Rusya Titanik değildir, Iceberg’in taa kendisidir.”

Gerd Ruge (Gazeteci)

9 Ağustos 1999’da Boris Yeltsin Milli Güvenlik Konseyi Sekreteri Putin’i Başbakanlığa atamadan önce, ne Rusya’da ne de Batı’da onu kimse tanıyordu. Yeltsin, XXI. yüzyılın başında yeni Rus siyasi neslinin en tepesindeki bu adamın demokratik ve yapısal dönüşümünü gerçekleştirmiş Rusya’yı uluslararası toplumda layık olduğu saygın yerine ulaştıracağını söylüyordu. Yeltsin’in Putin hakkındaki bu nitelemesi uluslararası kamuoyunda dudak bükmelere sebep oldu. Kremlin Sarayı’nın bu hasta sakini daha önce de birçok anlamsız sözler sarfetmişti, Putin’nin kamuoyuna takdimi de bu yüzden alaya alındı. Uluslararası basın ise Putin’e güldü.

Fakat bu gülüşmeler Çeçenistan’a karşı ikinci savaşın başlatılması ile yerini saygı ve korkuya bıraktı. Putin kararlılığını göstermiş, ayrılıkçı Cumhuriyete diz çöktürmeye çalışıyordu. Birkaç hafta gibi kısa bir sürede Rusya’nın en popüler politikacısı ilan edildi. Aralık 1999’daki Duma seçimlerinde partisi “Birlik” bütün rakiplerini geride bıraktı ve Duma’da çoğunluğu ele geçirdi. Komunistler ve Demokratlar şapka çıkardılar önünde. Daha sonra, milenyuma birkaç saat kala, Yeltsin, sürpriz bir şekilde Başkanlıktan çekildiğini ve veliahtının Putin olduğunu açıkladı. İki yıldan fazla bir zamandır Putin Kremlin’in yeni Çar’ıdır. Yeltsin’in bu kararı, öne alınan Başkanlık seçimleri ile Mart 2000 sonundaki halkoylamasında meşruluk kazandı. Bu iktidar değişikliği işleyen bir demokraside olması gerektiği gibi değilde, monarşist bir iktidar değişikliğini çağrıştırmaktadır.

Dokuz ay gibi kısa bir sürede büyük bir kariyer yapan kimsenin hakkında pek fazla bilgiye sahip olmadığı Lenin’den sonra Rusya’nın bu en genç, aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrasında doğmuş tek başkanı olan yeni Çarı kimdir? Demokrat ya da otokrat mıdır? Başkan olduktan sonra Rusya’da neler değişti? Uluslararası kamuoyunun Putin’e bakışı nasıldır? Batı ile ilişkileri nasıldır? Başkan olduktan bugüne kadar iki yılı aşkın zaman geçmesine rağmen cevaplanması oldukça zor bu sorulara cevap bulmaya çalışacağız.

Özgeçmiş: Casusluktan Başkanlığa

7 Ekim 1952’de Leningrad’da bugünkü adıyla Petersburg’ta, bir işçi ailesinin, Vladimir Spiridonoviç Putin ve Maria İvanova’nın oğlu olarak doğdu. Babası II. Dünya Savaşı sırasında Leningrad’ın (Petersburg) savunmasında çarpışmıştı. 1960’ta 12 yıl sürecek temel eğitim hayatına başladı. “Kahramanlar şehri Leningrad”da bir vatansever ve bir komünist olarak yetiştirildi.

1970’lerin başında Leningrad Devlet Üniversitesi’nde hukuk eğitimine başladı. Almanca öğrenmeye de üniversite başlamıştır. “Dış Ticaret Hukukunda Teşvik Prensipleri” bitirme tezi ile 1975 yılında yüksek başarı notuyla hukuk öğrenimini tamamladı. 90’lı yılların başında Putin’in Petersburg Devlet Üniversitesi’nde bir doktora çalışması yaptığı ve ekonomi doktoru ünvanı aldığını biliyoruz, ama doktora çalışmasının konusu hakkında hiçbir bilgi bugüne kadar kamuoyuna sızmadı. Tanınmış bir hukukçu olan Prof. Valeriya Abromoviç’in yanında Uluslararası Özel Hukuk konusunda doktora yaptığına dair söylentiler vardır.

Öğrencilik yıllarında uzak doğu dövüş sporlarına merak saldı, iyi bir judo ustası oldu. Üniversitedeki hocalarından biri, daha sonra yanında yükselişine başlayacağı Rusya’nın reformcu palitakacılarından Anotoli Subçak olduğu ileri sürülmektedir, ama bu bilgi doğru değildir. İyi bir hukuk eğitimi alan Putin’in öğrenciliği sırasında azimlilik, güvenilirlik ve büyük bir organizasyon yeteneğine sahip olduğu söylenmektedir. Putin’in öğrencilik yıllarında Rus tarihinde önemli yer tutan Petro’ya ve Aleksandr Nevskiy’e hayran olduğu, onları takdir ettiği bilinmektedir. Leningrad şehrinin entelektüel havasından da etkilenmiş olsa gerektir. Genç bir hukuk öğrencisi iken “Helsinki Nihai Senedi” onu etkileyen hukuk belgelerinin en önemlisidir. Bu bildirge öteden beri batılı değerlere açık Leningrad’da (Petersburg) özel bir ilgiye mazhar olmuş, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde insan haklarının korunması ile ilgili ilk grubun oluşmasına sebebiyet vermişti. Leningrad, Sovyet İmparatorluğu’nda Moskova’ya karşı hep dikkafalı olageldi ve şehrin entellektüelleri özgürlüklerin korunmasında ve kültürel değerlerin yaşatılmasında önemli rol oynadılar.

Daha öğrenci iken KGB’ye başvuran Putin, üniversiteyi bitirir bitirmez, 1975 yılında, 23 yaşında KGB ye girdi. Putin’in hukuk eğitimine ve almanca öğrenmeye KGB’nin isteği doğrultusunda başladığını ileri sürenler de vardır. Eğer böyle ise Putin daha üniversiteye başlamadan KGB tarafından devşirilmiştir. Kısa bir süre casusluk eğitimi alan Putin “bilim ve teknik” bölümünde de eğitildi.

Almanca bilgisi sayesinde yurtdışı göreve gönderildi ve 1990’a kadar KGB’nin Dış Haberalma Servisi’nin Almanca konuşulan ülkelerden sorumlu 4. Seksiyonu’nda çalıştı. Almanya dışında Avusturya ve İsviçre’de de bulundu ve bu yıllarda İngilizcenin yanında mükemmel, aksansız bir Almancaya sahip oldu. KGB’de çalıştığı yıllara dair çok az bilgi kamuoyuna sızmıştır. Doğu Almanya’da Dresden, Leipzig ve Erfurt’ta, Batı Almanya’da Bonn ve Hamburg’ta, Almanya dışında Avusturya-Viyana’da ve İsviçre’de de bulunmuştur.

İlk görevi, Sovyet resmi haber ajansı TASS kimliği ile Almanya’nın başkenti Bonn’da casusluk yapmaktı. Doğu Almanya’dan Batı Almanya’nın Bonn şehrine birçok defalar seyahat ettiği, oradaki Rus Büyükleçiliğine sık sık uğradığı ve 70’li yılların sonunda Batı Alman yetkililerin Putin’den ülkeyi terk etmesini istedikleri de bilinmektedir. Doğu Almanya, Federal Almanya ve Avusturya’daki KGB ağının koordinasyonununda da görev aldığı söylenmektedir.

Doğu Almanya’nın çöküşüne kadar Dresden şehrinde KGB bürosunda çalıştı. Askeri casusluk ve endüstri casusluğu için Batılı ülkelerdeki yüksek teknoloji firmalarına sızdırılacak Doğu Alman bilim adamları ve teknisyenlerin seçilmesinden sorumluydu. Doğu Almanya’daki en büyük Sovyet askeri garnizonunun bulunduğu Erfurt’a sık sık gittiği bilinmektedir. Dresden, Doğu Almanya’nın teknoloji merkezi ve aynı zamanda Doğu Bloku’nun 5 ileri teknoloji merkezlerinden de biri idi. Burada üretilen bilgisayarlar ve yüksek teknolojik aletler, KGB başta olmak üzere Sovyetler Birliği’nin etki alanındaki bütün bölgelerde kullanılıyordu.

Bir yıl boyunca fuarlar şehri olarak nitelenebilecek Leipzig’te de görev yaptı. Bu dönemde “Kızılordu Kültür Evi”nde görevliydi, ama asıl görevi Doğu Alman şirketi VEB-Kombinat Robotron ile Batı Almanya’nın ileri teknoloji şirketi Siemens arasındaki ilişkileri açığa çıkarmaktı.

Casus Putin ileri teknoloji alanındaki geri kalmışlıklarının bilincinde olsa gerektir. High-Tech sektörü her zaman çok hızlı gelişen bir sektör olagelmiştir. Casusluk sayesinde yapılan hırsızlıklarla bu alandaki farkı kapatmak şöyle dursun, asgariye indirebilmek bile mümkün değildi. Başka bir deyişle bilgi hırsızlığı yaparak açığı kapamanın imkânsızlığı aşikârdı ve yetersiz girişimler olarak kalmaya mahkûmdu. Perestroyka’nın sebeplerinden biri de yüksek teknoloji alandaki geri kalmışlıktır. Ancak Batı’nın yardımı ve yatırımları ile sistem modernize edilebilirdi. Batı’da casus olarak yaşadığı yıllardan edindiği deneyimle Putin’nin bunun farkına vardığını söylemek mümkündür. Putin’in son görevi Doğu Almanya’nın devlet partisi olan SED’in (Sozialistische Einheitspartei Deutschlands) üst düzey yöneticilerini, Gorbaçev reformları örnek alınarak yapılması düşünülen Doğu Almanya’nın reorganizasyonu için kazanmaktı ve dolayısıyla KGB için çalışmalarını sağlamaya ikna etmekti. Putin Perestroyka’nın gerekliliğine yürekten inanıyordu.

1987 yılında Putin’e Doğu Alman Demokratik Cumhuriyeti Devlet Güvenlik Bakanlığı tarafından Rus-Alman Dostluk Derneği Şeref Madalyası verildi. 1988 yılında da Doğu Almanya İstihbarat Servisi (STASI) Şefi Erich Mielke’den “Devlet Güvenlik Bakanlığı Üstün Hizmet Madalyası” aldı.

Putin’in KGB elemanı olarak, 23 yaşından 38 yaşına kadar Almanya’da geçirdiği yılların onun kişiliğini derinden etkilediği ileri sürülebilir. Parçalanmış Almanya’nın insanlarını, siyasi ve ekonomik yapısını yakından tanıma fırsatı buldu. Boş zamanlarında Goethe ve Schiller de dâhil Alman edebiyatının önemli örneklerini okudu. Dresden’de bir Balıkçılar Derneğine üye dahi olan Putin, 1983’te evlendikten sonra iki odalı bir evde oturuyordu. Putin ailesinde Almanca ve Rusça konuşulmuştur. Putin’in iki kültüre de kendisini yakın hissettiğini buradan çıkarabiliriz. Alman Kökenli Katerina ve birkaç yılını sürgün olarak Almanya’da geçirmiş olan Lenin’den sonra Rusya’nın en tepesinde Almanya’yı çok iyi tanıyan Putin vardır artık. Putin Almanları ve onların disiplinini hep takdir eder etti.

1990’da iki Almanya’nın birleşmesi ile ülkeye dönmek kaçınılmaz oldu. Rusya’ya dönen Putin, KGB’den Yarbay rütbesi ile emekli olduktan sonra politikaya yöneldi; önce Leningrad Devlet Üniversitesi Dışilişkiler Müdürlüğü’nde çalıştı, sivil gibi görünen bu görevde de KGB için çalıştı. Üniversiteye adım atar atmaz Hukuk Profoserü ve 1990’larda reformcu kimliği ile öne çıkan Anotoli Subçak ile ilişkiye geçti. Subçak’ın Leningrad Sovyeti Başkanlığı görevine yükselmesi ile Putin’de onun sağkolu yani, danışmanı oldu. 12 Haziran 1991’deki ilk serbest seçimlerin ardından Subçak Belediye Başkanlığını kazandı.

1991 yılının Ağustos ayında yaşanan Stalinist darbe girişiminin bastırılmasında iki önemli adam Putin’in takdirini kazanıyordu: Bunlardan biri Başkan Boris Yeltsin, diğeri Haziran ayında Petersburg Belediye Başkanı seçilmiş olan Anatoli Subçak’tı. Moskova’da Yeltsin darbecileri durdurmayı başarırken, Subçak Petersburg’a bir askeri birliğin girişini engellemeyi başarmıştı. Moskova’da 300.000 kişi darbeyi protesto etmek için sokoklara dökülürken, Petersburg’ta bu sayı 500.000’i buldu. Putin, Subçak’ı bütün enerjisi ile desteklemiş olmalıdır, özellikle öteden beri ordu ile sahip olduğu özel ilişkiler kendisine yardımcı olmuştur. Bu olaylar üzerine Subçak, Putin’i Petersburg Belediyesi Dışilişkiler Komitesi Başkanlığı görevine getirdi.

1994’ten 1996’ya kadar da sayısı üç olan 1. Belediye Başkan Yardımcılığı görevini üstlendi, bu görevde de ekonomik alandaki dış ilişkilerden sorumlu oldu. Putin sanki Perestroyka’yı içerden gözetlemekle görevliydi. Batılı sözleşmeli danışman firma KPMG ile işbirliğinin yürütülmesi işini de üstlenmişti, Almanya pratik olarak önem kazanıyordu ve Alman firmalarını Petersburg’a çekebilmeyi başardı. Dresdner Bank ile görüşmeler yaptı, banka yöneticilerini Petersburg’ta şube açmaları için ikna etmeyi başardı. 1945’ten sonra Rusya’da banka işlemleri için lisans alabilen ilk banka Dresdner Bank oldu. Putin kumarhaneler ve erotik show yapılan gösteri merkezleri gibi yerlerin %51 hissesinin Petersburg Belediyesi’nin elinde olmasına büyük çaba sarf etti. Bu dönemde Hamburg’a gittiği ve orada erotik show merkezini gezdiği ve bu gibi yerlerin devletin tekelinde olması gerektiğine ikna olarak döndüğü söylenmektedir. Petersburg şehrinin Hamburg ile özel ilişkiler geliştirmesine de gayret gösterdi, Almanya’da Bremen kentine ve Avusturya’nın başkenti Viyana’ya Petersburg Belediyesi adına gitmiştir. Putin’in bu dönemi için, Subçak’ın önceden ona danışmadan hiç bir karar almadığı söylenmektedir. Bu dönemde maden ve değerli taşlar çıkarmak için lisans hakkı alabilmeye çalışan yabancı şirketlerden, 200 milyon Ruble rüşvet aldığı, bu para ile Fransa’nın Atlantik kıyılarında bir villa sahibi olduğu iddiaları ispatsız kaldı. 1993 yılında bir araştırma komisyonu Putin’in görevden alınmasını istedi, ama mahkemeler olayla ilgilenmediler.

Bir başka uğraşı da 1995’te Çernomirdin’in başlattığı siyasi hareket olan “Evimiz Rusya”nın (Nas dom – Rossija) St. Petersburg Bölgesi Başkanlığını üstlenmek oldu ve 1995 Aralık ayında yapılan Duma seçimlerinde bu parti adına kampanya yürüttü.

Subçak’ın Haziran 1996’da yapılan Belediye Başkanlığı seçimlerinden başarısız çıkması ve hakkında yolsuzluk iddiaları söylentisi yüzünden Paris’e gitmesinin ardından, Putin de belediye yönetiminden ayrıldı. Yeni belediye yönetiminin başka bir görev teklifini kabul etmedi.

Ağustos 1996’da Putin kendisini Moskova’da, Rusya Federasyonu Başkanlığı İdari İşler Müdürlüğü’nde buldu. Onu Moskova’ya alanın Federasyon Başkanlığı İdari İşler Müdürü kendisi gibi Petersburglu olan Anatoli Çubays olduğu iddia edilmiş olsa da inandırıcı değildir. Moskova’da Başkanlık İdari İşler’de görev almasında KGB’nin yerine kurulan FSB’nin de belli oranda etkili olduğu söylenebilir. En azından Putin Moskova’ya gideceğini FSB’ye bildirmiş ve onayını almış olmalıdır. Buradaki yeni görevi hem yurt içinde hem de yurtdışında bulunan 600 milyon dolar değerinde emlakların yönetimi olan Bütçe ve Emlak Dairesi Başkan Yardımcılığı idi.

Bu dönemde, Subçak gibi reformcu bir politikacı olan amiri, Anatoli Çubays’ın kanatları altında Başkan Yeltsin’e yakın oldu, Kremlin Sarayı’nda işlerin nasıl döndüğünü öğrendi, aktif siyasete ısındı. 1997’de daha önemli bir göreve getirildi: Rusya Federasyonu Başkanlığı İdari İşler Müdürlüğü Kontrol Daire Başkanlığı. Bu fonksiyonu ile yasaların yürürlüğe konması ve tüm Başkanlık genelgelerinin ülke genelinde uygulanmasından sorumlu idi. Bununla birlikte yine aynı yıl, 1997’de Güvenlik Konseyi’nin ekonomik güvenlikten sorumlu üyesi oldu. 25 Mayıs 1998’den Temmuz 1998’e kadar Başkanlık İdari İşler Müdürlüğü 1. Başkan Yardımcısı olarak bölgelerle ilişkilerden de sorumluydu. Kremlin’de çalıştığı yıllarda pek öne çıkmayan Putin, organizasyon yeteneği ile göz doldurmayı başarmıştır.

25 Temmuz 1998’de Yeltsin, Putin’i KGB’nin kurumsal mirası üzerine kurulmuş olan iç istihbarat servisi FSB’nin (Federal Güvenlik Servisi) başkanlığına atadı. FSB’ye atanınca “ait olduğum yere döndüm” demiştir. FSB’nin Başkanlığına atanmasında Çubays ile eskiden olan ilişkisinin rolünü reddeden Putin, bu ve daha önce Moskova’ya gelmesine sebep olan görevin kendisine, Kremlin idaresinde uzun süre görevde olan, daha sonraları Rusya-Beyaz Rusya Birliği Başkanlığı görevini yürüten Pavel Borodin tarafından teklif edildiğini söylemiştir. Yeltsin’in genelgesi doğrultusunda FSB’deki ilk görevleri arasında kurumun Lubyanka’daki merkezinde 6000 olan çalışan sayısını 4000 düzeyine indirmek, “Ekonomik Güvenlik” ve “Anayasayı Koruma” adı altında iki yeni birimin oluşturulması vardı. Ekim 1998’de Putin’in idaresi altındaki FSB’de diğer başka yeni yapılanma çalışmaları da başlatıldı ve tamamlandı. Moskova’nın caddelerine koydurduğu levhalara FSB’nin telefon numaralarını yazdırması ve başı derde giren vatandaşın arayacağını umması da Putin’in ilginç bir uygulamasıdır. FSB Başkanı olduğu dönemde, FSB’nin ilişkilendirildiği birçok skandal da kamuoyuna yansımıştır: Özellikle FSB’nin ölüm komandolarının belirli kişilere karşı kullanıldığı söylenmiştir. Yeltsin ve ailesine karşı soruşturma başlatan Başsavcı Skuratov’un seks skandalı da bu dönemde patlak verdi. Bilindiği gibi Başsavcının bir otel odasında kadınlarla uygunsuz bir şekilde bulunduğu videokasetler komuoyuna sızdırılmış, sonuçta soruşturmanın akibeti sonuçsuz kalmıştı. Çevrecilerin batık atom denizaltısından radyoaktif sızıntı yayıldığını belgelemeleri de yine bu dönemde yaşandı.

İç İstihbarat Servisi Başkanı olduğu dönemde dostlarını ve kendisine yakın siyasileri önemli kilit görevlere getirdi. Yeltsin, Putin’i 29 Mart 1999’da FSB Başkanı görevine iken, 2 Ekim 1998’den beri sürekli üyesi olduğu Güvenlik Konseyi Sekreterliği’ne, yani Konsey Başkanlığı’na atadı.

Sergey Stepaşin’in Başbakanlıktan azledilmesi ile Yeltsin 9 Ağustos 1999’da Çubays’ın takdimi ile Putin’i Başbakanlığa (Duma tarafından 16 Ağustos’ta onaylandı) ve 31 Aralık’ta da kendisinin istifa etmesi ile de Başkanlığa getirdi. “Ben askerim, emirleri yerine getiririm” sözleri ile görevine başladı Putin.

1983’te Ludmila ile evlenen Putin’in Katya (1986) ve Maşha (1986) adlarında iki kızı vardır. Her ikisi de Doğu Almanya’da, Dresden’de doğdular, orada anaokuluna gittiler ve Moskova’daki Alman okulunda eğitim gördüler.

Karısı Ludmila Leningrad Devlet Üniversitesi’nde Filoloji (Germanoloji) eğitimi aldı, üniversiteden sonra hostes ve Kaliningrad’da öğretmen olarak çalıştı. Ludmila Almanca, İspanyolca ve Fransızca bilmektedir.

Neden Putin?

Yeltsin’in arzusu, ailesi ve yakın çevresinin karıştığı yolsuzluklar yüzünden yok edilmekten kurtulmanın yanında, uğrunda bunca yıl uğraş verdiği ve kendi eseri olarak gördüğü bugünkü Rusya’nın mevcut durumunun korunması ve bu yolda devam edilmesiydi. Bazı gözlemciler Putin’in seçilmesini Yeltsin’in yolsuzluklar yüzünden yargılanmaktan korkmasına, Putin’in de kendisini bu durumdan koruyacağına söz vermiş olmasına bağlamaktadırlar. Yeltsin’in kişiliği göz önüne alındığında bu gözlemin tam yerine oturmadığı söylenebilir. Yeltsin sadece kişisel güvenlik ve tarihe geçmek istemenin yanında siyasi eserinin devam ettirilmesini de istemiştir. Bu açıdan bakıldığında Putin’in seçiminin doğru olduğunu söyleyebiliriz. Onun seçilmesinde en önemli iki faktör şunlar olsa gerektir:

– Büyük Rusya’ya inanmış olması, vatanseverliği ve

– Seçilmiş başkana karşı kayıtsız-şartsız mutlak itaati,

Bunların yanında profesyonelliği, sahip olduğu düzen ve disiplin duygusu, gençliği ve enerjisi Yeltsin’i ikna eden sebepler olsa gerektir. Halk tarafından büyük kabul görmesi de yukarıda sayılan niteliklerinin halkın arzuları ile uyuşması olarak izah edebiliriz. Halk, Putin’de kendilerinden olan birini görmüştür.

Oligarkların savaşı ve Putin’in başbakanlığa atanması

Putin’in başbakanlığa atanması öncesinde yaşanan gelişmeler kendisinin kişiliği hakkında da bize bazı ipuçları verecektir. Bu noktada özellikle belirtilmesi gereken Yeltsin’in ailesi, kendisi ve yakın çevresinin karıştığı yolsuzlukların, geleceğini tehdit edecek düzeyde kamuoyuna sızmış olmasıdır.

IMF’in 1991’den itibaren Rusya’da uygulayageldiği kredi politikası, belli çevreleri desteklemek ve onlarla politikasını yürütmek amacına yönelikti. Bu kişiler arasında yolsuzluğa en yatkın ve kutsalı olmayanlar Başkan Yeltsin’in de göz yumması ile ekonominin (finans ve petrol sektörü başta olmak üzere) büyük bölümünü kontrol eder hale geldiler ve buradan hortumladıkları ile etkili medya imparatorlukları kurmayı başardılar.

Rus ekonomisinin %90’ını kontrol eden bu oligarkların en önemlileri; Boris Beresovski (servetini LogoWAS ile Lada bayiliği üzerine inşa etti; ortak ya da sahibi olduğu şirketler arasında gazeteler, TV-Kanalları, Petrol şirketlerinde hisseler ve Rus Hava Yolları şirketi Aeroflot vardır), Vladimir Potanin (Oneximbank’ın sahibi, Forbes 1,6 Milyar dolar serveti ile Rusya’nın en zengin adamı olduğunu bildirmişti), Alexander Smolenski (SBS-Agrobank), Vladimir Gusinski (MostBank Grubu), Vladimir Vinogradov (Inkombank), Vagit Alekperov (Lukoil) ve Mihail Çodorovski’dir (Yukos-Oil).

Bu oligarkların yükselişleri çok kolay oldu: Perestroyka sürecinde ya Parti kasasından paralarla özel bankalar kurdular ya da devlet bankalarının özelleştirilen parçalarını üstlendiler. 1991’den sonraki istikrarlı olmayan ilk bir iki yıl içinde bunlara çok ucuz devlet kredisi sağlandı, yaşanan sonraki hiperenflasyon döneminde spekülasyonla dolar milyoneri olmayı başardılar. Daha sonraki yıllarda bu oligarklar kendi sahibi oldukları bankalar aracılığıyla piyasa değerinin çok altında, endüstri alanındaki şirketlerin, özellikle maden ve doğal kaynaklar başta olmak üzere hammadde işleyen şirketlerin, ya sahibi ya da ortağı oldular.

1995 yılında bu oligarklara en önemli kolaylığı, önemli devlet endüstri işletmelerinin özelleştirildiği “hisseye karşılık kredi” yöntemi ile dönemin özelleştirmeden sorumlu kişisi Anatoli Çubays gösterdi. Oneximbank patronu Potanin, birkaç oligark adına, bütün diğer rakiplerin saf dışı bırakıldığı bir ihaleye girerek, 2 milyar dolar kredi karşılığında özelleştirilen işletmelerin hisselerini aldı. Bresovski ve Smolenski Rusya’nın 7. büyük petrol şirketi Sibneft’in çoğunluk hisselerini bu şekilde almayı başardılar. Bu özelleştirme programının yürütülmesi sayesinde bir avuç oligark devlet işletmelerinin özelleştirilmesinden aslan payını kaptı.

1998’deki finans krizine kadar devletten bu şekilde faydalanmayı sürdürdüler. Yurt içi ve yurtdışındaki yatırımcıların desteklendiği kısa süreli devlet yatırımları bu bankalar aracalığıyla pazara sokuldu. Provizyonlar ve çok ucuz krediler, hiçbir yönetim ve işletme becerisine sahip olmayan, çalışarak para kazanmayı kesinlikle düşünmemiş olan, bu sonradan görme oligarkların en önemli gelir kaynaklarını oluşturdu ve durumları daha da güçlendi.

1996 yılında oligarklar ve IMF, Amerikan ve Alman hükümetleri, hepsi birlikte Yeltsin’in seçim kampanyasını desteklediler, hatta Amerikan hükümetinin desteklemekten öte Yeltsin’in seçim kampanyasını organize ettiği bile söylenmiştir.

Batı ile iş tutmaları ve aldıkları yoğun finans desteği oligarkların politikaya atılmasına da yol açtı. Vladimir Potanin kısa süreli Başbakan Yardımcısı oldu, Beresovski de güvenlik danışmanı yardımcısı. 1998’de General Alexander Lebed’in Krasnoyarsk valisi olmasında destekleyen, Yeltsin’in politikasına dolaysız etki edebilmesi yüzünden modern Rasputin olarak nitelenen Beresovski, (BDT) Bağımsız Devletler Topluluğu Genel Sekreterliği gibi başka görevler de üstlendi.

1998’de statükonun çökmesi ile dışyardımda gerçekleşen azalma iç politik güçler dengesinde de değişikliğe yol açtı. Duma’da çoğunluğu ellerinde bulunduran ve o zamana kadar muhalefetlerini sert söylem ile sınırlayan, ama sürekli Yeltsin’in politikalarını destekleyen ve bundan da büyük fayda sağlayan komünistler ve milliyetçiler, kendi çıkar gruplarının seslerine kulak vermeye başladılar.

Devlet işletmelerinin yönetici sınıfı komünist ve milliyetçilerin dayandıkları en önemli çıkar gruplarından biridir. “Reform süreci”nde (hortumlama süreci de diyebiliriz) pazar paylarının çok büyük oranda düştüğünü ve yabancı üreticilerin bu payı kaptıklarını gözlemlemişlerdi. Bunların başında harp sanayi (savunma sanayi) ve çelik endüstrisi gelmekteydi. Devletin sipariş vermemesi yüzünden finans krizinden çok derin etkilenen harp sanayi, üretimini ciddi oranda sınırlamak zorunda kalmıştı. Üstelik NATO’nun doğuya genişlemesi politikası yüzünden de Doğu Avrupa’da artık alıcı bulamayacak durumdaydı.

Tam bu dönemde Primakov hükümeti kuruldu ve Başbakan Yardımcılığı’na KP üyesi 80’li yıllarda devlet planlama işlerini yürüten Gosplan’nın müdürlüğünü yapmış olan Yuri Maslijukov getirildi. Tam bir geçiş süreci hükümeti gibi, bir yanda yabancı finans çevreleri ve yatırımcıların ve oligarkların diğer tarafta diğer komünistlerin ve milliyetçilerin çıkarlarını dengelemeyi hedefliyordu.

Kosova krizi ile yeni boyutlar da kazanan bu gelişmelere paralel olarak Yeltsin’e karşı görevden el çektirme ve Boris Beresovski’ye karşı soruşturma açılması istemi ile sahneye Başsavcı Yuri Skuratov çıktı. Yeltsin’in kızı Tatyana Dyaçenko, Boris Beresovski ve eski Başbakan Viktor Çernomirdin’i 4,8 milyar dolarlık IMF kredisinin iç edilmesi ile suçlayan ve haklarında soruşturma başlatan Skuratov, Yeltsin tarafından yaş haddinden görevden alındı. Ancak Duma’nın kendisine verdiği destekle göreve devam ederken Skuratov ile iki fahişenin bir otel odasında çekilmiş video filmi TV’de gösterildi. Yeltsin döneminde göreve gelen Skuratov, siyasi skandalların kurbanı olan ya da çok kolay yolsuzluklar içine çekilebilen diğer savcıların aksine uzun süre görevde kalabilmeyi, değişik çıkar grupları arasında idarei maslahat etmesi ile başarmıştı. Bu skandalın patlak verdiği dönemde iç istihbarat servisi (FSB) şefi Vladimir Putin’den başkası değildi.

Filmi yukarıdaki gibi geriye sardıktan sonra Putin’in yükseliş serüvenine tekrar dönebiliriz: Stepaşin’in görevden alınıp Putin’in başbakanlığa atanması öncesinde çok şiddetli bir iktidar kavgasının yaşandığı bilinmektedir. Başkan’ın yakın çevresinden yolsuzluk kokulu pis kokuların etrafa yayılması ve Başsavcı Sukratov’un Yeltsin hakkında soruşturma açmak istemesi, Başkan’ı ve adamlarını kelimenin tam anlamı ile köşeye sıkıştırmıştı. Yeltsin’in Başsavcıyı görevden almak istemesi de anayasa gereği Başsavcılık makamının bağlı bulunduğu makam olan Federasyon Konseyi’nde beklenmedik tepkiye yol açmıştı. Bu gelişmeler üzerine Kremlin, parlamentonun feshedilmesini ve olağanüstü hal ilanını dahi ciddi şekilde düşünür oldu. Zamanın İçişleri Bakanı Sergey Stepaşin bu gelişmelerde önemli rol oynamıştır.

Yeltsin’in görevden alınması için soruşturma başlatılması yolunda komünistlerin öncülüğünde Duma’dan muhalefet sesleri yükseldi ve tam da bu dönemde NATO’nun Yugoslavya’ya hava saldırılarının başlaması ardından milliyetçi çevreler de Yeltsin’e karşı muhalefetlerini sertleştirdiler. Diğer muhalif çevrelerinde Başbakan Primakov çevresinde toparlanması Yeltsin’i kızdırmış olsa gerek ki görevden alındı ve yerine Sergey Stepaşin atandı.

Stepaşin’in atanması ile Yeltsin için değişen fazla bir şey olmadı. Duma’yı sakinleştiremeyen Stepaşin kısa bir süre sonra gitmek zorunda kalacaktır. Kaldi ki başkanlık seçimleri yaklaşıyor ve Yeltsin’in en güçlü rakibi Moskova Belediye Başkanı Yuri Luşkov popülaritesini gittikçe artırıyor, bu da Yeltsin’in uykularını kaçırmaya yetiyordu.

Stepaşin hükümeti iki büyük gruptan oluşan bir koalisyon hükümeti idi. Bir tarafta güçlü finans çevrelerinin desteğindeki Boris Beresovski, diğer tarafta enerji lobisinin güçlü şirketi JES-Rossija’nın Yönetim Kurulu Başkanı Anatoli Çubays’ın grupları. Hükümetin istikrarsız yapısını bilmelerine rağmen bu iki grup ülkenin finans ve diğer rantlarının paylaşılmasında kıyasıya bir mücadele içinde idiler.

Tüm iyi niyetine rağmen Stepaşin rant çevresindeki bu kavganın üstesinden gelebileceği konusunda Yeltsin nezdinde inandırıcı olamamıştır. Hükümet değişikliğinin en önemli sebeplerinden biri güçlü Rus oligarkları Boris Beresovski ve Vladimir Gussinski ve onların ardındaki gruplar arasında gittikçe şiddetlenen kavga idi. Beresovski bir yandan Rus Hava Yolları Aeroflot çevresinde gerçekleşen skandalın, öte yandan kendi güvenlik şirketi Atoll’un gerçekleştirdiği Kremlin Sarayı’nın telefonlarının dinlenmesi skandalının başkahramanıdır. Başsavcılık bu olaylar üzerine Beresovski hakkında soruşturma başlattı. Fakat Yeltsin’in çok yakın çevresinden kişilerin de bu soruşturma kapsamına gireceğinin anlaşılması üzerine Bresovski paçayı ancak kurtarabildi.

Beresovski ve onunla ittifak halindeki Yeltsin ailesinin gözdesi Roman Abramoviç, Stepaşin hükümetinde önemli bakanlıklara kendi adamlarını getirmeyi başarmışlardı. Bu adamlar Putin hükümetinde de görevlerini korudular: Başbakan Yardımcısı Nikolay Aksyenonko, Enerji Bakanı Viktor Kalyuşni ve İçişleri Bakanı Vladimir Rıyaşhaylo bunlardandır.

Hükümetteki bu etkisine güvenen Brosovski pastanın paylaşılmasında saldırgan bir kavga yürütmeye başladı. Savaş özellikle yakında başlayacak olan seçim kampanyalarında çok önemli işlev görecekleri bilinen kitle iletişim araçları çevresinde yoğunlaşıyordu.

Bresovski zaten büyük gazetelerden Njesavisimaja Gaseta ve Novyje Isvestja’yı ele geçirmiş, Rus devletinin %51 paya sahip olduğu TV Kanalı ORT’de etkisini artırmıştı. Son birkaç ayda da yerel Moskova TV Kanalı TV6’yı ve yurtdışında faaliyet gösteren bir naylon şirket üzerinden ekonomi dergisi Kommersant’ı ele geçirmişti.

Elindeki bu güçlü medya araçları ile Kremlin Sarayı’nın rakibi Moskova Belediye Başkanı Yuri Luşkov’a karşı amansız bir savaşa girişti: Bu savaşta Luşkov yanlısı olan Rusya’nın güçlü medya medya patronu Vladimir Gussunski rakibi idi.

Hükümet Gussinski’nin medya imparatorluğu Media Most’a karşı saldırıya geçti; Media Most’un yaklaşık 1 milyar dolara yakın büyük bölümü devlete olmak üzere borcu olduğu açıklaması yapıldı. Vergi borçlarının araştırılacağı açıklaması Media Most’u zora soktu. Tüm bu gelişmelerden Yeltsin belli oranda korkmuş olacak ki geri adım attı; Stepaşin’in yıldızı da bu gelişmelerle birlikte sönmeye başladı.

Stepaşin görevden alınmasını büyük bir olgunlukla karşılamış; “Onun (Yeltsin’in) hakkıdır: Başkandır, emir verme yetkisne sahip en yüksek makamdaki kişidir. Onunla idim ve sonuna kadar onunla olacağım. Beni genç yaşımda politikaya alan bu insana karşı şükran borçluyum”, halefi Putin ile ilgili olarak ta, “Putin namuslu ve şerefli bir insandır. Ona başarılar diliyorum. Sorunların üstesinden geleceğinden eminim” demiştir. Putin’in başbakanlığa atanması ile Çeçenistan’da yeniden çatışmaların başlaması aynı zamana denk gelmiştir.

Başkanlık Seçimleri

26 Mart 2000 tarihinde yapılan ve en yakın rakibi Komünist Partisi Başkanı Gennadi Zugyanov ancak %29,3 oy oranı alabildiği başkanlık seçimlerini bütün gözlemcilerin beklentisi doğrultusunda Putin %52,6’lık oy oranı ile daha ilk turda kazandı. Nefes kesen bir kariyer ile eski KGB elemanı Putin’in başkanlığı halk tarafından da onaylanmış oldu

Putin Rus siyasetine hâkim düşünceleri kendi şahsında bir senteze ulaştırabilmiştir. Belki de tüm popülaritesini buna borçludur. Mevcut üç siyasi eğilimi, “yeni Rusya”nın siyasi hayatının üç temel akımını, kendi şahsında birleştirebilmeyi başabilmiştir.

Birinci akım, Zugyanov’un KP’sinde yerini bulan kızıl milliyetçiliktir. Bu akımın beslendiği yer Stalinist rejimin hatıraları, “Rus ruhu”nun mistikleştirilmesi ve tarihsel süreçte Rus devletinin oynadığı medeniyet götürücü roldür.

İkinci akım Grigori Yavlinski ve partisi Jabloka’nın temsil ettiği görüştür. Buna göre kapitalizm dünya çapında toplumsal gelişmenin en son basamağıdır. Kapitalizmin gelişmesi tabi olarak demokrasinin, demokratik iktidar mekanizmalarının gelişmesini de kaçınılmaz kılacaktır.

Üçüncü akım Jirinovski ve onun partisi tarafından temsil edilen anti-komunist milliyetçiliktir. Bu görüş saldırgan bir yabancı düşmanlığına, şövenizme, fanatik emperyalist ve yayılmacı çabalara ve faşist demogojiye dayanmaktadır.

Bu siyasi akımlar Sovyetler Birliği sonrasında ortaya çıkan iktidar pramidinin üç sacayağını teşkil etmektedirler. Putin, devletin “genel çıkarları” adına her üç siyasi akımın uygun yanlarını aldı. Bu sentezde popülaritesinin en önemli sırrı yatmaktadır.

Putin’in Petersburg takımı

Daha seçim kampanyası sırasında Moskova kökenlilere güvenmediğini belli eden, St. Petersburg Sosyoloji Enstitüsünün nerede ise tüm elemanlarını seçim kampanyasını yürütmeleri için Moskova’ya çağıran Putin’in başkan olması ile Petersburgluların yıldızları da parladı. St. Petersburg’ta eğitim kalitesi yüksek çok sayıda yüksek okul ve üniversite mevcuttur, ama buna rağmen iş imkânları daha kısıtlıdır.

Putin başkan seçildikten sonra yakın çalışma arkadaşlarını hep Ptersburglulardan seçti. İktidara geldikten sonra bir yakın çevreye, ekibe ve bir dost grubuna ihtiyaç duydu. St. Petersburg’tan tanıdığı, şu ya da bu sebepten kendisine yakın hissettiği birçok kişiye Moskova’da önemli görevler verdi.

General Sergey İvanov Güvenlik Konseyi Sekreterliği’ne, St. Pteresburg Belediyesi Mali Komite Başkanı olan Aleksey L. Kudrin Rusya Federasyonu Maliye Bakanlığı Yardımcılığına, St. Petersburg’ta FSB Şefi olan Viktor Çerkesov FSB Başkan Yardımcılığı’na, Putin’den sonra Başkanlık Yönetimi Kontrol Daire Başkanlığını yürüten General Nikolay Patruşev FSB’nin başkanlığına getirildi.

Bakanlığa getirdiği Petersburglular arasında Sosyal İşlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı Valentina Matviyenko, Başbakan Yardımcısı İlya Klebenov, İletişim Bakanı Leonid Reiman, Sağlık Bakanı Yuriy Şevçenko, Hükümet Sözcüsü Dimitri Kosak, Anti-tekel Bakanı İlya Yuşhanov ve Özelleştirme Bakan Yardımcısı German Gref dikkat çeken isimlerdir. Yine başka bir Petersburglu olan emekli KGB elemanı Viktor İvanov, Kremlin’in personel müdürü oldu. Kremlin’in bütçe müdürlüğüne Pavel Borodin’in yerine Vladimir Koçin, Igor Sechin ve Dimitri Memedev Kremlin sekretaryasına getirildi. Önemli kamu işletmelerinin birçoğunun genel müdürlüklerine de yine Petersburglular getirildiler.

Putin’in yukarıda sözünü ettiğimiz Petersburg’dan bu yakın dostları bir stratejik araştırma merkezinin kurulma çalışmalarına Kasım 1999’da başladılar. Bu merkezin kamuoyu karşısına ilk çıkışı Putin’in başkan olmasının bir hafta öncesine, 23 Aralık 1999 tarihine rastlar. Putin, merkezin kamuoyuna tanıtıldığı toplantıda yaptığı konuşmada merkezi, “farklı görüşlerdeki insanların çalışmalarını paylaştıkları entellektüel bir kulüp” olarak nitelemiştir. Bu merkezin Putin’in seçim kampanyasını yürütüldüğü büroyla aynı binada olması ilginç bir ayrıntıdır. Merkezin önde gelen üç isminin de St. Petersburg’lu olmaları ilginçtir: Merkezin başkanı D. Mesenzev, 1996’da Putin ile birlikte Moskova’ya gelmiş ve basılı medya devlet komitesi müdürlüğüne yükselmişti. 1998 Ağustos’unda Moskova’ya gelen German Gref, hazinesi sorumlu bakan yardımcılığına getirilmişti. D. Kozak 1999 ilkbaharında Moskova’ya gelmiş ve önce başkanlık yönetiminde, daha sonra da hükümet sözcülüğünde bulunmuştu.

Putin ve Çeçenistan

Sık sık tekrarlanan Yeltsin’in Stepaşin yerine Putin’i atamasının sebebinin Stepaşin’in Çeçenistan konusunda yumuşak tavır takındığı görüşü, daha önce sıraladığımız sebeplerden ötürü geçerli değildir. Putin’in başbakanlığa atanma sebepleri çok daha başkadır.

II. Çeçenistan Savaşı’nın çıkma sebebi öncelikli olarak Rus siyasetine hâkim sınıfın iktidarı elinde tutma stratejisi ile direkt bağlantılıdır. Bu yüzden Çeçenistan konusuna dönmeden önce Rusya’nın yakın çevresinde yaşanan siyasi gelişmelere bir göz atmakta fayda vardır.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ile onun yerine 8 Aralık 1991’de Minsk’te önce Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna’nın dâhil olduğu Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) kuruldu. 21 Aralık 1991’de de Kazakistan’ın eski Başkenti Alma Ata’da biraraya gelen Ermenistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Moldavya, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan katıldıklarını açıkladılar, Kafkasya cumhuriyeti Gürcistan da 1993’te BDT’ye dâhil oldu.

90’lı yılların başında daha henüz eski askeri ve siyasi gücünden fazla bir şey yitirmemiş olan Rusya, eski Sovyetler Birliği cumhuriyetlerinin iç politik çatışmalarında etkili bir rol oynayabiliyordu. Ermenistan ile Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ konusunda çıkan çatışmalarda statükonun korunması için bölgeye asker göndererek, Gürcistan’da Abhaz ayrılıkçıları destekleyerek ve Tacikistan’da Moskova yanlısı İmamoli Rahmanov’un koltuğunu korumasına destek çıkarak, Moldovya’da Rus yanlısı ayrılıkçı Dinyester Cumhuriyeti hareketine destek olarak gücünün hala geçerli olduğunu göstermişti.

Bu bölgelerde eski ve yeni çatışmaların yeniden başlaması ve özellikle Kafkasya ve Orta Asya cumhuriyetlerinin başka yöne kafalarını çevirip ilişkilerini geliştirmeleri, giderek Rusya’nın kontrolü elinden çıkarması ve kendi çöküşündendir.

1991’den bugüne BDT ülkelerinin kendi aralarındaki ticaret 1/3 oranında düşerken, dış ticaretteki oran da %78’ten %24’e düştü. Ukrayna, Moldavya, Gürcistan AB ile güçlü ilişkilere çaba gösterirken, Azerbaycan ve Orta Asya cumhuriyetleri Türkiye, İran ve Çin’e yöneldiler.

1998’de Rusya’da yaşanan finans krizinden sonra bu süreç hızlandı. Bu krizden önce BDT’nin en istikrarlı ekonomisine sahip olan Rusya, dünya pazarları ölçeğinde bakıldığında rekabet şansı olmayan ürünleri satarak ve çoğu zaman geri ödenmeyen krediler vererek, BDT ülkeleri arasındaki bağı yapay olarak muhafaza etmeyi başarabiliyordu. Artık BDT dahilinde bütün entegrasyon programlarının boşa çıktığı iddia edilebilirdi.

Eski Sovyetler Birliği topraklarında Rusya’nın etkisine karşı kurulan en önemli organizasyon Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan ve Moldavya tarafından Nisan 1999’da kurulan, Özbekistan’ın sonradan dâhil olduğu ve “İpekyolu’nun yeniden canlandırılması”nın amaç olarak ilan edildiği GUAMM’dır.

Rusya’nın yakın çevresindeki gelişmeleri bu şekilde özetledikten sonra Çeçenistan’a karşı yürüttüğü politikaya dönebiliriz:

Moskova’da Ağustos ve Eylül aylarında peşpeşe patlayan bombalarda 200’ü aşkın insan öldü ve bu bombalamalar “Çeçen teröristler”e fatura edildi. Moskova ve diğer büyük şehirlerde güvenlik tedbirleri artırılırdı. Yeltsin “Bu trajedinin faillerini biliyoruz, bunlar teröristlerdir” diye teşhisi koyarken, ameliyatı “bunlar hayvan (ordu jargonunda Çeçenler için kullanılan deyim) bile değiller, daha beterler, bunlar yaptıklarından daha serti ile karşılık bulacaklar” diyen Başbakan Putin yapacaktı.

Hem iç siyasi gelişmeler, hem de dış siyasi olayların iyice köşeye sıkıştırdığı Başkanı, üstelik ailesi ve aile fotoğrafına dâhil olanları da kapsayan yolsuzluk soruşturmaları bekliyor, seçimler de yaklaşıyordu. Son bir hamle olarak Stepaşin’i görevden almış yerine hiç tanınmayan Putin’i Başbakan olarak atamıştı. Her ikisi kaderlerini birbirlerine bağladılar. Putin de kısa sürede kendini ispatlayabileceği bir araça ihtiyaç duymakta idi. Hem dışarıya, Sovyetler Birliği’nin eski cumhuriyetleri ve Batıya ve hem de içeriye kendi gücünü göstermesi gerekiyordu. Düzen ve istikrar adına yola çıkmıştı bu eski KGB çalışanı. Bulduğu araç Çeçenistan oldu ve birden beklenmedik şekilde Moskova’nın göbeğinde bombalar patladı. Burada okuyucuya devlet hayatında hiç birşeyin tesadüf olmadığını hatırlatmak isteriz. Putin’in Başbakan olması tesadüf olmadığı gibi, göreve gelmesinin ardından yaşanan gelişmeler de tesadüf değildir.

Putin’in başbakanlığa atanması ile Dağıstan ve Çeçenistan’da büyük çaplı askeri operasyonlara başlanması aynı döneme rastlamıştır. Şöyle geriye dönüp bakıldığında, Putin’in Başbakan ve daha sonra da Başkan olarak izlediği Çeçenistan politikasının hiçte yeni olmadığı, 1997’de Rusya ile Çeçenistan arasında kötüleşen ilişkilerin ardından 1998’de daha sert önlemler alınması ve askeri bir çözüm bulma yoluna gidilmesinin takipçisi olduğu görülür. Bu senaryoya Kuzey Kafkasya’daki ve Rusya’nın değişik yerlerinde ki (Moskova’da bombaların patlaması gibi) provakatif olaylar ve eylemlerin planlanması ve desteklenmesinin de dâhil olduğunu söyleyebiliriz.

Putin’in 1996’dan beri Federasyon Başkanlığı, Ağustos 1998’den itibaren iç istihbarat servisi FSB’nin başında ve daha sonra da Güvenlik Konseyi Sekreteri olarak Yeltsin ve hükümetinin siyasi kararlarında etkili olduğu unutulmamalıdır.

1991’de Rusya’da yaşanan gelişmeler Kafkasya’da da etkisini gösterdi, özellikle siyasi sistem ve hukuk sistemi kökten sarsıldı. 90’lı yıllara kadar Moskova genel prensipler çerçevesinde kabul edilebilir bir milliyetler ve bölge politikasını, özellikle Kafkasya bağlamında uygulamaya koymayı ve gerçekleştirmeyi başarabilmişti.

90’lı yılların ikinci yarısının başında bedeli Rusya için çok ağır olan bir savaş sonrasında bir ateşkes yapıldı, ancak Moskova’daki siyaset planlayıcılarının çoğunluğu bu ateşkesi kabul etmekte zorlandılar, daha sonraki yıllarda, 96–99 arasında, 96 ve 97’de gerçekleştirilmiş olan antlaşmaları Moskova lehine revize etme çabasına girdiler. Özellikle Hasavyurt Antlaşması Rusya’nın çıkarlarına ihanet olarak değerlendirildi. Hatta Putin 1996 “bozgununu” Bolşeviklerin I. Dünya Savaşı’ndaki politikaları ile kıyasladı ve eşit tuttu. Bu eleştiriler, o zamanlar arabulucu rolünü büyük başarı ile yürüten ve antlaşmaya Rusya adına imza atan Alexandr Lebed ve Yeltsin’e karşı dile getiriliyordu. Yeltsin ise 1996’da seçim şansını yükseltebilmek için Hasavyurt Antlaşmasına yeşil ışık yakmıştı.

Maşadov Rusya’nın bu antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini yerine getirmesi için defalarca Yeltsin ile görüşme talebinde bulundu, ama çabaları Yeltsin’in birkaç kez görüşmeye hazır olduğunu bildirmesine rağmen sonuçsuz kaldı.

1999 ilkbaharında Moskova ile Çeçenistan arasındaki gerilim daha da büyüdü. Sahneye bu kez Maşadov’un rakibi Selimcan Candarbiyev çıktı. Candarbiyev etkisi altındaki radikal güçlerin desteğiyle Maşadov’un konumunu daha da zayıflatan bir adım attı: Şeriat anayasası ilanı. Bu anayasayı onaylamak zorunda kalan Maşadov büyük ihtimalle radikal grupların hiç değilse bir bölümünü yanına çekebilmeyi ve böylelikle konumunu güçlendirebilmeyi düşünmüş olsa gerektir. Tam da bu dönemde Rus medyasında başlatılan Çeçen karşıtı kampanyada “Çeçenistan’ın yayılmacı politikaları”ndan ve “Vahhabilerin Çeçenistan’da iktidarı ele geçireceğinden” söz ediliyordu. Yeltsin de Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri temsilcileri ile yaptığı bir görüşmede Vahhabi tehlikesine parmak basıyor, bu bölge de iktidarı ele geçirebileceklerinden söz ediyordu. Çeçenistan’ın Dağıstan’da bir askeri operasyona hazırlandığı, bu operasyonun amacının, Dağıstan üzerinden Hazar Denizi’ne bir koridor açmak olduğu ve bununla iç çekişmelerden kurtulmayı amaçladıkları yazılıp çiziliyordu. Bütün bu gelişmeler Rusya’nın Çeçenistan’a karşı geniş çaplı bir askeri harekâta hazırlandığının göstergeleri idi aslında.

Rusya’nın kanayan yarası Çeçenistan’a karşı bir askeri harekât hazırlığının çok daha önceden başladığını iddia edebiliriz. Sonbahar 98’de “Birleşik Koordinasyon Merkezi” kuruldu, Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay temsilcilerinin yanında İç İstihbarat Servisi (FSB) elemanları da burada görev aldılar. Mart 1999’dan sonra askeri müdahale hazırlıkları hızlandırıldı. Bu harekâtın amacı Çeçenistan’ın kuzey bölgelerinin işgal edilmesine yönelikti.

Silahlı Çeçen birliklerin Çeçinistan’dan Dağıstan’a girmeleri, bunun ardından Eylül ve Ekim 99’da Moskova ve başka şehirlerde peş peşe sivillere yönelik bombalama olaylarının yaşanması askeri harekâtın başlatılmasına gerekçe olarak gösterildi. Çeçenistan Devlet Başkanı Aslan Maşadov, Şamil Basayev’in silahlı adamları ile Dağıstan’a girmesine sert tepki gösterdi, Çeçen halkının olayı tasvip etmediğini açıkladı.

Moskova ve diğer şehirlerdeki bombalamalarda Rus İç İstihbarat Servisi FSB’nin parmağı olduğu kısa süre sonra anlaşıldı. İngiliz Observer Gazetesi 12 Mart 2000’de 200’den fazla kişinin öldüğü Moskova’daki bombalama eylemlerini Rus gizli servisinin gerçekleştirdiğini yazdı.

Bu olayların yaşandığı dönem Putin’in başbakanlığının daha ilk ayına denk geliyordu ve bu dönemde Rusya’daki bütün siyasi güçler devlet gücünün daha da güçlendirilmesinden, polisiye ve askeri tedbirlerin artırılmasından, polis ve askerin elindeki imkânların siyasi sorunların çözümlenmesinde kullanılmasından yana tavır içinde idiler. Unutulmamalıdır ki istikrarsız ve yığınların panik halinde olduğu bir ortamda normal zamanda alınması akla dahi getirilemeyecek tedbirleri almak ve uygulamak mümkündür her zaman için. Tabii tüm bu olayların en önemli sonucu Putin’in popülaritesinin giderek artıyor olmasıydı.

Rus birlikleri Eylül 1999’da Çeçenistan’ın başkenti Grozni’yi bombalamaya başladılar. Grozni’deki petrol rafinerisine yapılan Rus saldırısı, Rusya’nın elindeki her aracı kullanarak jeostratejik açıdan önemli bu bölgeyi kontrolüne almak istediğini açık bir şekilde gösteriyordu. Ekim ayında da ciddi bir direnişle karşılaşmadan Çeçinistan’ın kuzey bölgesini Terek nehrine kadar işgal etmeyi başardılar.

Kuzey Kafkasya‘da savaşın yeniden patlak vermesini, Moskova’da mevcut güç ilişkilerinin devam etmesinden yana olan, bunun için tek mümkün yolu da olağanüstü olaylarda gören Kremlin’deki bazı güç odaklarında aramak doğru olacaktır.

Moskova’da patlayan bombalardan sonra Başbakan Putin Çeçenistan’da bir güvenlik koridorunun açılması gerektiğini ve bunun “teröristlere” karşı nokta operasyonları ile desteklenmesi gerektiğini söyledi.

Bu gelişmelere paralel olarak Moskova başta olmak üzere büyük şehirlerde ve Rusya’nın genelinde polisiye tedbirler artırıldı, özellikle kuzey Kafkasyalı olduğu tahmin edilen kişilere karşı polisin baskısı daha da yoğunlaştı. Duma seçimlerinin yaklaşıyor olması ve Moskova Belediye Başkanı Luşkov’un seçimlere “düzen sağlayan adam” olarak gitmek istemesi de baskıların artmasına bir başka sebepti.

Toplumun Kremlin oligarşisinin yol açtığı yolsuzluklara karşı duyduğu hoşnutsuzluk ve nefret, bir başka yöne çevrildi bu şekilde. Üçüncü bin yıla girerken Rusların en büyük düşmanı küçük Kafkas Cumhuriyeti Çeçenistan ve onun mazlum halkıydı. Başbakan Putin amacını açıkladı: “Kanaatimce şu an en önemli şey toplumun konsolidasyonudur. En önemli görevi yerine getirmekle sorumluyuz: Vatandaşlarımızın terörden korunması ve devletimizin bekasının sağlanması”.

Öncelikli olarak kendi ailesi ve onların servetini koruma içgüdüsü ile hareket eden Yeltsin, Çeçenistan konusunda inisiyatifi ele alarak rakiplerinin elinde kullanacakları hiç bir koz bırakmamıştır. Yeltsin’in Putin’de karar kılması bu açıdan önemlidir. Soğukkanlı ve uzlaşmasız kişiliği ile Putin tam da aranan adamdı. Yeltsin ve adamı Beresovski gerçekleşmesi muhtemel olumsuz gelişmelerden kurtulmakla kalmadılar, rakipleri Luşkov ile Primakov’u da geride bırakmayı başardılar. Burada özellikle belirtilmesi gereken Şamil Basayev ile Beresovski’nin aralarında ilişkiler olduğu yönündeki söylentilerdir.

Çeçenistan Rusya için hep bütün aykırılıkları içinde barındıran bir barut fıçısı olmuştur. Belirtilmesi gereken bir başka önemli nokta da Çeçenistan’ın, Moskova’da kendi aralarında rekabet eden oligarklar için önemli olduğu gibi Rusya Federasyonunun bekaasını da çok yakından ilgilendiriyor olmasıdır. Moskova’nın yeni bir askeri yenilgisinin merkezden kopma yolundaki eğilimleri giderek daha da güçlendireceği açıktı. BDT devletlerinin birçoğu yüzlerini artık neredeyse tamamen batıya çevirmişlerdi, şimdi bu eğilimler Rusya Federasyonunun kendi içinde güçleniyordu.

Bazı gözlemciler olağanüstü olaylar gerçekleşmeden hiç tanınmayan Putin’in başkanlık seçimlerini kazanmasını imkânsız gördüklerini de açıklamışlardır.

Moskova’da bir sitede bir bomba patlıyor, ardından 90 insan ölüyor. Kısa bir süre sonra ikinci, üçüncü bomba patlıyor ve sonuç aynı derecede acı… Patlamaların hemen ardından Putin Çeçen teröristlerin olaylardan sorumlu olduğunu açıklıyor ve “tuvalette bile yakalasak onları orada da geberteceğiz” diyor. Bu patlamalardan kısa süre sonra Çeçenistan’a karşı operasyon başlatılıyor ve Putin’in popularitesi de hiç beklenmedik şekilde yükseliyor; artık herkes düzen ve istikrarı sağlayacak tek kişinin Putin olduğunu yürekten inanmıştır.

Dünya görüşü ve siyasi tasavvurları

Putin 1984’te ölen, sağlık sebepleri yüzünden ancak kısa süre KP-Genel Sekreterliği yapabilmiş, Gorbaçev reformlarının öncüsü ve teşvikçisi, 15 yıl gibi uzun bir süre KGB şefi olan Yuri Andrapov’u kendisine örnek almıştır. 1998’de FSB Başkanı olduktan kısa süre sonra Lubyanka’da Andrapov’un hatırasına bir kitabe diktirdi. Andrapov’un 85. doğum yıldönümünde yaptığı konuşmada “bu tarihi (Andrapov’un doğum tarihini kastetmektedir) yok saymak kesinlikle yanlıştır, bir toplum ahlaki değerlerinin bütünlüğü için Andrapov gibi insanlara ihtiyaç duymaktadır”, demiştir.

Uzun süre yurtdışı görevlerde hem de bir KGB casusu olarak bulunmuş biri olan Putin, hiç şüphesiz Batı’nın üstünlüğünün farkında idi. Bu yüzden olsa gerek Sovyet sisteminin kendisi ile aynı nesilden bürokratları gibi gözyaşı dökmedi.

Putin’in siyasi görüşü inanmış bir komünistten sistemin eleştiricisi olmaya evrilmiştir. Gorbaçev reformlarını “mantıklı” ama “düşüncesiz çabalar” olarak niteleyen Putin, Demokrasi ve Pazar Ekonomisine Yeltsin döneminde doğrudan yönelişi “bütün insanlığın gittiği bir yola” gidilmesi olarak görmektedir.

Putin komünizmle arasına mesafe koymakta, bu dönemi “toplumun ve halkın sosyalist deney için ödemek zorunda kaldığı bir bedel” olarak değerlendirmekte ama dışarıdan alınacak modelleri mekanik bir şekilde Rusya’ya uygulamaya ve diğer devletlerin tecrübelerini kopya etmeye karşı çıkmaktadır.

Açık ve kesin ifadelerle “Rus düşüncesine” bağlılığını ifade eden Putin, bu düşüncenin bir nevi devlet ideolojisi haline getirilmesine karşı çıkmakta, özgürlük kavramına yeni anlamlar yüklenmesi gerektiğini söylemektedir. Bu bağlamda özgürlüğün Rusların geleneksel değerleri ile kaynaştırılmasını, vatanseverliğin, büyük güç olmanın, güçlü devlet olmanın, sosyal dayanışmanın, kollektif hayat şeklinin bireyselliğe üstünlüğünün vurgulanması gerektiği görüşündedir.

Putin’in siyasi konumunu daha iyi anlayabilmek için Rusya’nın hâkim tabakaları (sınıfları) arasında geçmiş on yılın nasıl değerlendirildiğine bakmak gerektiği kanaatindeyim. Bu konuda iki genel kanaat mevcuttur:

Kremlin’in resmi ideolojisi olan ilki, aynı zamanda Batı’daki liberal taraftar ve destekçileri tarafından paylaşılmaktadır. Bu anlayış, Yeltsin dönemini, “bolşevik deneylerin çıkmazından” “normal” modern medeniyete büyük bir adım olarak tasvir eder. Devlet tarafından bütün toplumsal hayatın mutlak düzenlemesi ve her türlü özel inisiyatifin bastırılması yerine özgürlük ve demokrasi geldiği ileri sürülür. Her yurttaşın bundan böyle kendisini gerçekleştirebilecek imkânı vardır.

İkinci anlayış ise; kızıllar, beyazlar ve kahverenkliler olarak tanımlanan, çeşitli renklerden Rus milliyetçilerine aittir. Onların görüşlerine göre Rusya, Yeltsin yönetimi altında (XVII. yy başlarında hükümdarlığın Rurikitler’den Romanovlar’a geçtiği dönemle bir benzerlik kurularak) yeni bir “karmaşalar devri” yaşamaktadır. Yani, Rus devlet tarihinin gelişiminde bir kesinti ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği döneminde “Sovyet halk iktidarı” tarzına dönüşen gerçek Rus toplumsal yaşama tarzı, Batı medeniyetinin etkilerine açılmaktan ötürü zarar görmüştür. Böylece, “Rus karakterinin” geleneksel özelliklerine uymayan ve Rus halkının menfaatini karşılamayan bir rejim meydana gelmiştir.

Putin her iki görüşe de yakındır. Belki de bu yüzden rahatlıkla onun yığınlar gibi düşünüp, onlar gibi hissettiği söylenebilir. Böyle olmakla sokaktaki adam onda vücut bulmaktadır. İş bitirici bir tarafı vardır, ama kesinlikle Rusya gibi bir büyük devletin sahip olması zorunlu büyük vizyona sahip biri de değildir. Belki de bu zamanda Rusya’nın ihtiyaç duyduğu kişi de Putin’den başkası olmasa gerek!

Putin ve Almanya

90’lı yıllarda hiç bir ülke Almanya kadar Rusya’daki reformları desteklememiş, hiç bir ülke Rusya’da Almanların açtığı kadar şirket ve şirket temsilciliği açamamıştır. Hatta Rusya’nın demokratik çizgiden ayrıldığına dair belirtiler görülmeye başladığında dahi hiç bir ülke Almanya kadar anlayışlı davranmamıştır. Yeltsin ile Kohl arasında gelişen “erkek dostluğu” bütün sorunların üstesinden gelmeye kadirdi. Ne 1994’te Çeçenistan’da başlayan savaş, ne ortaya çakarılan plütonyum kaçakçılığı, ne de II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’dan kaçırılan kültürel eserlerin geri verilmemesi bu dostluğu zedeleyebilmişti. Hatta Ruslar NATO’nun Doğuya doğru genişlesinde suçu Almanya’ya değil ABD’ye attılar.

Rus elitleri post-Sovyet coğrafyasına Batı etkisinin Almanya politikaları ile değil de Amerika’nın politikaları ile geldiği görüşündedirler. Kohl eli açık davranarak büyük meblağlı kredilerle Yeltsin’i desteklemiştir. Bonn ile Moskova arasında, Antonov–70 gibi askeri uçak üretimini de kapsayan ilginç projeler hayata geçirilmek istenmiş, bu proje Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan sorunlar yüzünden gerçekleştirilememiş olsa da doğal gaz ihracı ve üretimi ve uluslararası kriminel suçlarla savaş alanında işbirliği kesintisiz yürütülmüştür. BMW Kaliningrad’da bir otomobil fabrikası kurmuş, Ruhrgas Rusya’nın efsanevi gaz devi Gazprom’un %5 hissesini satın almış, Daimler-Crysler Moskova’da bir büro açmıştır.

Gerhard Schröder’in Almanya’da iktidara gelmesi ile bu romantik ilişkiler son buldu. Schröder, ancak Alman ekonomik çıkarları söz konusu olduğunda bu ilişkilerin yürüyebileceği sinyalini verdi. Almanya’nın yeniden birleşmesine Rusya’nın gösterdiği anlayışlı tavıra karşı şükran dönemi sona ermişti artık. Üstelik Kosova ve Çeçenistan’daki savaş Batı ile Rusya’nın ilişkilerinin yeniden soğumasına da yol açmıştı.

Tam da bu sırada XXI. yüzyılda Rus –Alman ilişkilerini çok derinden etkileyecek bir kişiliğe ve özgeçmişe sahip Putin Rusya’da Başkanlık koltuğuna oturdu. Federal Almanya’nın siyasi durumunu çok iyi bilenmesi ve Alman siyasi elitleri hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olması da diğer avantajlardı. KGB görevinden sonra Rusya’ya döndü, ancak hemen hemen her yıl Petersburg Belediyesi adına Almanya’ya gitti. Aleksandr Çubays gibi amerikan politikalarına eğilimli liberal politikacalara göre Putin liberal amerikan pazar ekonomisi modelinden daha çok Alman sosyal pazar ekonomisi eğilimlidir. Putin’i XVII.. yüzyılda Alman tüccarlarını ve bilim adamlarını Rusya’ya çağıran Petro ile kıyaslayanlar da olmuştur.

Putin’in çevresi Alman kökenli danışmanlar ile kuşatılmıştır: Ekonomi Bakanı German Gref, Ulaştırma Bakanı Sergey Frank, İletişim Bakanı Leonid Reimann, Adalet Bakanı Yardımcısı Eduard Renov ve danışmanlardan Maksim Meier ile Eugen Gontmacher bunlardan sayılabilir. FSB’nin ikinci adamı Vladimir Leopoldoviç Schulz da Alman kökenlidir. Dış İstihbarat Servisi Şefi Sergey Lebedev uzun bir süre KGB de görevli olarak Postdam’da bulunmuştur.

Putin’in Rusyası

Putin Başbakan olarak zamanının çoğunu cumhuriyetlere ve bölgelere yaptığı gezilerde geçirdi. Bu gezilerinde özellikle bölgelerin karar verici makamdaki kişilerini kazanmaya özel bir gayret gösterdi. Yeltsin yanında Rusya Federasyonu Başkanlığı İdari İşler’de ve daha sonra FSB’de çalışırken bölgeler konusuna çok iyi hazırlandığını söyleyebiliriz.

Kamuoyunda popüler olmasını Çeçenistan konusunda gösterdiği uzlaşmasız ve sert tavrına borçludur. Halkın büyük çoğunluğunun arzusu olan düzen ve istikrarı sağlayacağına kamuoyunu inandırmayı başardı.

Halk yığınlarının gözünde Putin “az laf üreten ama çok iş yapan” bir adamdır. Genç ve hiç tanınmayan bir adam üç yıl gibi kısa sürede nefes kesici bir kariyer yaparak, belediye başkanlığı bürolarından devletin en tepesine çıkmayı başardı. Başkanlık koltuğuna oturduktan sonra yürüttüğü politikaları ise şu şekilde özetleyebiliriz:

—Başkan Putin’in savunma ve güvenlik politikası

Rusya’nın tekrar büyük güç olmasını arzulayan Putin’e göre bu ancak güçlü bir devletin yeniden tesisi, hızlı ekonomik büyüme ve ordunun modernleştirilmesi ile mümkündür, hatta elzemdir.

Son hedefin gerçekleştirilmesinde ciddi engeller vardır: Rusya’nın elinde nükleerstratejik ve konvansiyonel olmak üzere hala dev bir askeri aygıt vardır, bu kuvvetlerin 1,2 milyonu normal, 500.000’i özel birliklerdir. Askeri altyapı, donanım ve eğitim tam bir çöküş sürecindedir. Askeri tatbikatlar, manevralar ve arazi eğitimlerinin sayısında ciddi oranda azalma görülmektedir. Hava kuvvetleri ve deniz kuvvetleri sadece zorunlu hallerde göreve çıkacak durumdadırlar. Daha hala 2 milyon kişi 1528 askeri endüstri komplexlerinde –donanım işletmeleri, sayısız araştırma ve geliştirme laboratuvarları, bürolarında- çalışmaktadırlar. Ortada hala ne bir birleşik askeri yönetim mekanizması ve ne de savunma görevi ile yükümlü kuvvetlerin etkili bir koordinasyonu mevcuttur. Birliklerin modernizasyonunun karşısında onlara sunulan kısıtlı bütçe imkânları ciddi bir engel teşkil etmektedir (bu bütçenin %70’i beslenme, barınma ve giyinme masraflarına ve geri kalan %30’u da araştırma, geliştirme ve silah üretimine ayrılmıştır).

Bu sorunlar “yeni milli güvenlik konsepti” ve “yeni askeri doktrin” ile de aşılacak gibi değildirler. Pratik önlem alınması ve kesin karar verilmesi gereken konularda bile ciddi bir ilerleme kaydedilememiştir. Tahminen Çeçenistan’daki savaş yüzünden askeri harcamalar artırılmıştır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Putin silah ihracatını başarılı bir şekilde arttırabilmiştir. Ağustos 2000’de yapılan Güvenlik Konseyi toplantısında askıdaki askeri reformların tekrar ele alınması kararlaştırılmıştır. Birçok konuda, önecelikle barınma, giyinme ve yeme-içme masraflarında kısıntı olmak üzere, iyileştirmeye gidilmesi ve asker sayısının 800.000 ile sınırlandırılması kararlaştırılmıştır. Putin’in aldığı kararların uygulanıp uygulanmayacağı belirsizdir. Savunma ve güvenlik siyasetinde yapısal reformu yapmak için en iyi dış şartları sağlayacak yol olan, silah kontrolü siyaseti ve NATO ile sınırlı işbirliğine çaba gösterilmesi ise Rusya Başkanından beklenecek en son şeydir.

—Ekonomik ve toplumsal modeli

Putin ekonomik konularda liberal bir tavır sergilemektedir. Buna uygun olarak ekonomik düzenin garantisinin güçlü bir devlet olduğu görüşündedir. Başlangıçta dile getirdiği ekonomik müdahalecilik ve geleneksel Rus değerlerine bağlı devlet anlayışından daha sonraki açıklamalarında sanki vazgeçmiş gibidir. Hayat şartlarında amaçlanan bir düzelmeye sosyal bir program aracılığıyla değilde, ekonomik büyüme ile ulaşılacaktır.

Gorbaçov zamanında Perestroyka ile başlayan ve 90’lı yıllarda Yeltsin’in şok terapisi olarak nitelenen reformlarla, Putin’in “büyük reformu”, yani federatif ilişkilerde gerçekleştirilecek reformlar, askeri alandaki reformlar, siyasi partiler sistemindeki reform ve adalet sitmemindeki reform gibi kurumsal reformların tamamı aynı şeylerdir. Bu reformların kalıcı ve büyük bir ekonomik büyümeye yol açmasının önünde ise bazı engeller vardır. Özellikle dışarıya pahalı hammadde satan Rusya’nın dış ekonomik ilişkilerini iyileştirmesi gerekmektedir. Rusya’da işleyen bir pazar ekonomisinin temellerinin yokluğu yüzünden ortadireğin nasıl ortaya çıkacağının üzerinde de önemle düşünülmelidir, devlet reformaları ile bunu başarmak mümkün değildir, bu reformlarla ancak bu temellerin ortaya çıkışı kolaylaştırılır ve desteklenir.

Genel bir değerlendirme

İç politikada merkezi yapının güçlendirilmesi eğilimleri ve buna paralel olarak oligarkların, bölgelerin ve medyanın disiplin altına alınması yolundaki tedbirler göze çarpmaktadır. Çok yaygın bir şekilde kanun tanımazlık ve yolsuzluk mevcut olduğundan bu tür tedbirler belli derece anlayışla karşılanmıştır. Ama bu tedbirlerin devleti hukuk devletine yakınlaştırdığı ise şüphelidir. Aynı şekilde “kanun ve düzen” sloganı altında alınan tedbirlerin de demokratik ve çoğulcu gelişmeleri bastırdığı aşikârdır.

Bu endişeler ne Duma’da ne de partiler arasında muhalefet sıfatını kazanacak bir yapının olmaması ve bağımsız medyanın nerede ise tamamen ortadan kalkması ile daha güçlenmektedir. İkinci olarak Putin’in yürüttüğü personel politikası, yani bürokrasinin önemli koltuklarını polis ve gizli servisten kimselerle doldurması da bir başka önemli gelişmedir. Son olarak belirtilmesi gereken Çeçenistan’ta bir işgal rejiminin kurularak güçlendirilmesi, terör, eşkiyalık, kaçakçılık ve adam kaçırmalara karşı sert önlemler alınması ama Rus güvenlik güçlerinin ve özel birliklerinin insanhakları ihlalleri konusunda hiç bir işlem yapılmamasıdır.

Putin’in 1 yılı aşkın başkanlık dönemine bakıldığında bir istikrardan söz edilebilir, ancak bu göreli istikrarın yapay olup olmadığı ve ne kadar süreceği konusunda bir görüş belirtmek imkânsızdır. Kalıcı bir istikrar sağlanamadığı gibi toplumun demokratik temelde bir konsolidasyonunu sağlamak ta mümkün olamamıştır.

Ekonomi alanında ise anlaşılır ve detaylı bir programdan söz etmek mümkün değildir. Hem pratik hükümet işlerinde hem de operasyonel planlamada bağlayıcı, uzun süreli ortaya koyulmuş bir ekonomik ve gelişme programı olmalı idi. Çok kötü hazırlanmış bir vergi reformu hariç, çok sözü edilen reformlardan hala hiç eser yoktur. Bu durum özellikle sürekli ertelenen banka ve toprak reformlarını da kapsamaktadır. 2000 yılında birkaç önemli makro ekonomik göstergelerde bir yükselme (Gayrisafi milli hâsılada, özel ve resmi taleplerde, yatırımlarda ve ihracatta) görülmüştür, ama bu yapısal reformlara değil 1998 Ağustosunda yaşanan finans krizinin sonucu olarak ithalikame politikasına ve yüksek petrol fiyatlarına bağlıdır. Ekonomide sürekli büyüme için gerekli şartlar henüz daha oluşturulabilmiş değildir.

Dış politikada da durum pek farklı değildir: Putin’in Rusya’yı büyük güç yapma arzusu ile sınırlı kaynaklara sahip olunduğu gerçeği arasındaki uçurum azalmış değildir. Aslında Yeltsin dönemine bakıldığında göreli bir düzelmeden söz edilebilir. Yeni Başkan kısa sürede yaptığı sayısız dış gezilerde yürüttüğü aktif diplomasi harekâtı ile kararlı ve enerjik bir şekilde Rus çıkarlarının takipçisi olduğunu göstermiştir. Fakat açık ve kesin bir stratejik konsepten ve bunun pratik uygulamasından söz etmek mümkün değildir. Konsept olarak Avrupa-atlantik ve Avrasya karışımı bir yönelişten stratejik partnerliklerin etrafa yayılması, geniş çevreyi kapsar hale getirilmeye çalışılmasını görmekteyiz, ama burada dünya genelinde bu ülkeler ve bölgelerin belli kriterlere göre sınıflandırılmasından çok öncelikler sözkonusudur. Pratikte ise Batı ve ona bağlı olarak NATO ile ilişkilerin düzeltilmesine yardımcı olabilecek, yeni bağımsız devletler üzerinde eski etkiyi yeniden tesis etme ve Çin, Hindistan gibi geleneksel müttefiklerle ilişkileri artırıp silah ihracatını artırmaya yönelik inisiyatifler birbirine karışmış durumdadırlar.

Moskova AB Avrupası ile özel ilişkilere büyük anlam yüklemekte ve ilişkilerini geliştirmeye çaba göstermektedir. Fakat Avrupa veya Almanya ile ciddi, kalıcı bir partnerlik için Putin’in bütün iyi niyeti ve çabalarına rağmen temelde eksiklik mevcuttur. Temeldeki bu eksiklik büyük ihtimalle Ruya’nın iç gelişmelerinden kaynaklanmaktadır.

Kaynaklar

Kitaplar:

Wladimir W. Putin: Wiedergeburt einer Weltmacht?, Wolfgang Seiffert, Langen Müller Verlag, Wien, 2000

Gazeteler:

Frankfurter Allgemeine Zeitung

Man nannte ihn “Stasi Putin”; 10. 01. 2000

Dergiler:

Osteuropa

Rußlands Interimspräsident Vladimir Putin; Ingo Mannteufel, 50. Jahrgang / Heft 2 /Februar 2000, S. 123–130

Die politische Meinung

Was haben wir von Putin erwarten? – Innen und außenpolitische Perspektiven Russlands; Wolfgang Leonhard, Nr. 375 – Februar 2001

Tschetschenien in drei kaukasischen Kriegen, Paul Roth, Nr. 368 – Juli 2000

Araştırma kurumları:

Aktuelle Analysen des BIOst

Präsident Putin: autoritär und populär; Prof. Gerhard Simon, April 2000

Der Krieg in Tschetschenien und die Präsidentschaf Putins; Bernd Knabe, Nr. 16/2000, 22 Februar 2000

Die ideologischen Koordinaten von Wladimir Putin – Ein Mann ohne Ideen oder ein Mann mit allen Ideen; Assen Ignatow, Nr. 34/2000, 14 September 2000

Putin härtere Gangart gegenüber Minsk – Die Beziehungen Rußland-Belarus im Zeichen des Unionsstaatsvertrags, Heinz Timmermann, Nr. 32/2000, 19. Juli 2000

Putins Rezentralisierungsinitiativen, Eberhard Schneider, Nr. 29/2000, 7. Juni 2000

Putins “Strategiezentrum”, Bern Knabe, Nr. 27/2000, 5. Mai 2000

Die wirtschaftliche Programmatik in Putins Millenniumsbotschaft, Roland Götz, Nr. 3/2000, 6. Januar 2000

Die Meienkampf Jelzin-Putin-Beresowskij gegen Luskow-Primakov-Gussinskij / Seine Folgen für Duma und Präsidentschaftswahlen (Teil I), Peter Hübner, Nr. 5/2000, 13. Januar 2000

Die Meienkampf Jelzin-Putin-Beresowskij gegen Luskow-Primakov-Gussinskij / Seine Folgen für Duma und Präsidentschaftswahlen (Teil II), Peter Hübner, Nr. 6/2000, 13. Januar 2000

Der Präsidentschaftswahlkampf in Rußland / Demokratische Wahl oder Plebiszit über Vertrauen zu Putin?, Vladimir Petuchov, Nr. 15/2000, 17. Februar 2000

Die Schlußetappe des Präsidentschaftswahlkampfes in Rußland, Nr. 21/2000, 22 März 2000

SWP-Aktuell (Stiftung Wissenschaft und Politik/Deutsches Institut für Internationale Politik und Sicherheit)

Neue “Machtminister” in Moskau – Erste wichtige Personalveränderungen Putins; Eberhard Schneider, 8 April 2001

Konrad Adenauer Stiftung – Politische Kurzbericht,

Gouverneurswahlen in Sankt Petersburg und die Reorganisation der Regionen in der Russischen Föderation; Dr. Marlies Salazar, Mai 2000

Präsidentschaftswahlen in Russland I; Gerd D. Bossen, April 2000

Russland nach den Dumawahlen; Dr. Marlies Salazar, Februar 2000

Putin – der rätselhafte Kanditat; Dr. Marlies Salazar, Februar 2000

Rußland – Zwei Monate nach der Wahl Putins, Gerd D. Bossen, Juni 2000

Zwischen Wunsch und Wirklichkeit – Putins Vorstellungen von einem starken russischen Staat, Dr. Marlies Salazar, Juli 2000

Konrad Adenauer Stiftung – Manuskript

Russland nach den Präsidentschaftswahlen – Ein neuer Anfang?, Gerd D. Bossen, KAS-AI 5/00 (Mayıs 2000)

Russland – Reformaktivitäten des Präsidenten, Gerd D. Bossen, KAS-AI 9/00

İnternet kaynakları

www.wsws.org/de (World Socialist Web Site – Aktuelle Analysen: Rußland)

Putin starkt den Staatsapparat, Andy Niklaus / Peter Schwarz, 2 Februar 2000

Die Rehabilitierung Stalins als ideologische Grundlage der neuen Kremlpolitik, Wladimir Wolkow, 24 Februar 2000

Observer behauptet Beteiligung des russischen Geheimdienstes an Bombenanschlägen in Moskau, Julie Hyland, 21 März 2000

Der Westen umwirbt Putin, Patrck Richter, 25 März 2000

Der privasierte Präsident, Wladimir Wolkow, 30 März 2000

Putin großrussische Bestrebungen und die NATO, 9 Juni 2000

Putin treibt die Errichtung eines Polizeistaates voran, Wladimir Wolkow, 2 Juni 2000

Putins Deutschlandsbesuch und die Neubestimmung der internationalen Beziehungen, Patrick Richter, 22 Juni 2000

Bombenexplosion im Zentrum Moskaus – Politik und Terrorismus in Russland, Wladimir Wolkow, 18 Agust 2000

Putins “Tschernobyl” – Die Trägödie des russischen Atom-U-Bootes in der Barentsee, Wladimir Wolkow / Julia Dänenberg, 22 Agust 2000

Warum der zeitgenössische russische Nationalismus eine vorwiegend “rote” Farbe annimmt, Wladimir Wolkow, 14 Juli 2000

Die politischen und historischen Fragen im Zusammenhang mit Russlands Angriff auf Tschetschenien, Redaktion, 20. Januar 2000

ARAŞTIRMA DOSYASI /// M. MURAT TAŞAR : Çeçenistan 1994 – 1997 /// CC : @mmt_1964


Çeçenistan Milli Marşı

Gece kurtlar yavrularken geldik dünyaya

Sabah kükrerken aslan, ismimiz konuldu

la ilahe illallah

Kartal yuvalarında emzirdi analarımız

at üstünde savaşı öğretti babalarımız

la ilahe illallah

Dağların şahinleri gibi özgürce yetiştik

Gururla çıktık bozgunlardan, zorluklardan

la ilahe illallah

Tunçtan dağlar kurşun gibi erise de

Onursuz çıkmayız hayattan ve savaştan

la ilahe illallah

Ey kara toprak, her zerren çatlasa baruttan

Sana şerefsiz bir şekilde dönmeyeceğiz

la ilahe illallah

Hiç bir zaman hiç bir kimseye pes etmedik biz

Ya özgürlük ya ölümdür seçeneğimiz

la ilahe illallah

Yaralarımızı ağıtlarla sararken bacılarımız

Maharetle canlanır değerli gözlerimiz

la ilahe illallah

Yeltsin’in 1994’te olduğu gibi bugünde Çeçenistan sorununu askeri güç kullanarak çözmeye çalışması sonuç vermeyecek bir çabadır.

Çatışmanın tarihi boyutu

Kendilerini Nokçi olarak adlandıran Çeçenler Kuzey Kafkasya’nın otokton halklarındandırlar. Aşiret bağları Çeçenler arasında oldukça güçlüdür ve toplumsal yapıyı belirler. Çeçence bir Kafkas dili olup 19. yy.dan beri edebiyat dili olarak da kullanılmaktadır (1938’den beri yazıda Kiril alfabesi kullanılmaktadır. Başta Dağıstan olmak üzere, Moskova’da güçlü bir Çeçen diasporası mevcuttur. Ortadoğu’da (Suriye, Irak ve Ürdün’de) ve Türkiye’de de Çeçen halk yaşamaktadır. Antik çağda ve Ortaçağ’da Gürcü kralların hâkimiyetinde yaşayan Çeçenler Hıristiyanlaştırılmışlardı. 16. yy.da Avarlar ve Kumuklar, Çeçen bölgesine İslamiyet’i götürdüler. XII. Yüzyıla kadar da Tatar-Türk kültürü etkisinde kaldılar. Çeçenlerin çoğunluğu Hanefi mezhebine mensup Sünni’dirler. Gürcistan’daki Çeçen boyu Kist Hıristiyan inançlarını korumuşlardır.

İlk olarak Korkunç İvan daha sonra da I. Peter’in Rusya için jeopolitik açıdan stratejik öneme sahip Kafkasya’yı ele geçirme çabaları Çeçenlerin direnişi karşısında başarısız oldu. Rusya ancak 1821–1828 yılları arasında Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’ı işgal ettiğinde işi biraz kolaylaşmış ve 1817–1864 yılları arasındaki savaşlardan sonra Çeçenistan’a da girebilmiştir.

Bu direnişin lideri Şamil’di. Direniş süresince ortaya çıkan dini-siyasi bir hareketle (müridizm) devletlerini de kurdular: İmamat. İmam Şamil 25 yıl boyunca 20.000 savaşçısı ile 280.000’lik güçlü Rus ordusuna karşı başarıyla direndi. 1859’da esir düşüp Mekke’ye gitmesine izin verilinceye kadar savaştı. Onun Çeçenistan’ı terki sonrasında 40.000 Çeçen Türkiye’ye göçmüştür.

Rus boyunduruğuna karşı Çeçenlerin bu direniş geleneği Sovyetler döneminde de sürdü. 20’li ve 30’lu yıllar bu açıdan önemlidir. 1921’de Çeçenistan’ın bir bölümü Gorskaya SSÖC (Sovyet Sosyalist Özerk Cumhuriyeti) yapıldı. 1922’de Çeçenistan’a özerk bölge statüsü verildi. 1934’te Çeçen-İnguş otonom bölgesi, 1936’da da Rusya Federasyonu içinde Çeçen-İnguş SSOC oluşturuldu. 1944’te Stalin’in emri üzerine SSÖC ortadan kaldırıldı. Çeçenler İnguşlar ve diğer Kafkasya halkları için o acılı sürgün yılları başladı. Kafkaslılar Ora-Asya’ya (Sibirya, Kırgızistan ve Kazakistan’a) sürüldüler. Gerekçe savaş esnasında Hitler Almanyası ile işbirliği yapmalarıydı güya. Gerçekte bir tek Alman askerinin bile Çeçenistan’a ayak basmadığı bilinmektedir.

1957 yılında sürgünden sonra hayatta kalanların Orta-Asya’dan, yeniden oluşturulan, ama eskisine göre toprak bakamından daha küçük Çeçen-İnguş SSBC’ne dönmelerine izin verildi. 1991’de, Sovyetler Birliği’nin çöküş yallarında bu özerk cumhuriyet yaklaşık 1,3 milyon nüfusa sahipti. Bu nüfusun %57,8’i Çeçen, %23,1’i Rus, %12,9’u İnguş ve %1,2’si Ermenilerden oluşmaktaydı. Bugün Ruslara karşı direnen-savaşan Çeçenlerin büyük bir çoğunluğu II. Dünya Savaşı’ndan sonraki o acılı sürgün yıllarında doğmuşlardır.

Çeçenistan Cumhuriyeti

Sovyetler Birliği halklarına egemenlik yolunun açıldığı Gorbaçev liderliğindeki Prestorayka ve Glasnost döneminde (1985–9, Çeçenistan da milli egemenliğini ilan etti. 27 Kasım 1990’da Çeçen-İnguş SSÖC egemenliğini ilan ederek SSCB’den ayrıldığını açıkladı. Bu egemenlik ilanı ve ayrılma ile ilgili adım, lideri SSCB’nin Hava Kuvvetleri’nden emekli General Cevher Dudayev’in (doğ. 1944) olduğu Çeçen Halk Kongresi tarafından atılmıştı. Yeltsin’in Gorbaçev ile çekişmesi esnasında Tataristan bağlamında söylediği “ne kadar egemenlik istiyorsanız, o kadar alın” (fırsat bu fırsattır anlamında söylenmiş bir sözdür) sözünün ertesinde atılmış bir adımdı bu. Egemenlik ilanı çabaları birkaç küçük parti tarafından da destekleniyordu. Dudayev’in Çeçen Halk Kongresi diaspora Çeçenleri’nin desteğini aldığından kısa sürede Çeçenistan’daki en önemli siyasi harekete dönüşmüştü.

Çeçenlerin özellikle Moskova diasporası Sovyetler Birliği’ndeki yeni ekonomik şartlarla birlikte bir milli burjuvaya dönüşerek anavatanla sıkı ilişkiler kurdular. Bu sayede kendi içine kapalı ve yolsuzluğun diz boyu olduğu sistemin eski parti ve idari bürokrasisi, yani Çeçen nomenklaturası büyük ölçüde zayıflatılmış oldu.

Sovyetler Birliği’nin en fakir bölgelerinden biriydi Çeçenistan. Petrol endüstrisinden sadece Rusya yararlanmaktaydı. Halkta oldukça fakirdi. Daha bağımsızlığın ilan edildiği günlerde resim rakamlara göre işsiz sayısı 200.000’e ulaşmıştı. Açıkçası kendi özerk bölgelerinde “hayat alanı” yoktu Çeçenlerin.

Ağustos 1991’de Moskova’daki darbe esnasında Dudayev’in lideri olduğu “Çeçen Halk Kongresi” Yeltsin tarafında yer aldı. Buna karşılık Çeçen nomenklaturasından kimi kişiler ve gruplar darbecilere destek verirken kimileri de tarafsız kaldılar.

Ekim 1991 başında Çeçen Halk Kongresi (Dudayev) de facto iktidarı ele geçirdi. 62.000 kişilik Milli Muhafızlar başkent Grozni’deki en önemli idari binaları (Radyo/TV, KGB, Bakanlıklar) işgal ettiler. Bağımsızlık yolunda atılan bu adımlardan sonra Yeltsin’in ültimatomu Moskova ile ilişkileri bozdu. 20 Ekim 1991’de Yeltsin üç gün içinde “işgal edilen binaların boşaltılmasını” ve “milli muhafızların silahlarını teslim etmelerini” istedi. Dudayev seferberlik ilanı ile Yeltsin’e cevap verdi.

27 Ekim 1991’de yapılan seçimleri Cevher Dudayev oyların %85’ini alarak kazandı. Resmi rakamlara göre 640.000 seçmenden 490.000’i oy kullanmıştı. Kasım 91’de Yeltsin Çeçenistan’da olağanüstü hal ilan etti. Rusya Parlamentosu sorunun siyasi araçlarla çözülmesinden yanayken, Yeltsin ve onun “demokratik hükümeti” eski komünist idarecilere ve Çeçen parlamentosuna destek vermeye devam etti. Rusya İçişleri Bakanlığı’nın “düzeni sağlamak” için Grozni’ye gönderdiği 2.000 kişilik birlik de hiçbir başarı sağlayamadan geri döndü. Yeltsin’in bölgedeki temsilcisi ve olağanüstü halin idari sorumlusu Ahmet Arsanov istifa etmek zorunda kaldı. Zamanın Rusya Parlamentosu Başkanı Çeçen Ruslan Hasbulatov’un destek vermesine rağmen Yeltsin’in olağanüstü hal ilanındaki başarısızlığı ilk büyük siyasi yenilgisi anlamındadır.

Bu gelişmelere paralel olarak Rus medyasında Çeçen halkına karşı başlatılan kampanyada Çeçenler gangster, kriminal, mafya vs. olarak nitelendirildiler. Kampanyanın ana teması Çeçen mafyasının Rus vatandaşlarının güvenliğini tehdit ettiği ve kamu düzenini bozdukları şeklindeydi.

Rusya eşzamanlı olarak Dudayev iktidarını Çeçenistan’daki Rusları ve Terek Kazaklarını provoke ederek istikrarsızlığa sürüklemek için çaba göstermeye devam etti. Binlerce Rus, Yahudi ve Ermeni Rusya’nın güneyine doğru kaçmaya başladılar. Karşılıklı toprak taleplerinin de bu dönemde gündeme gelmeye başlaması ilginçtir. Terek Kazakları kendi oturdukları Çeçenistan’ın Navrski ve Şelkovski bölgelerinin Rusya’nın Stovropol bölgesine bağlanmasını istediler. Çeçen aşireti Akinzen 1944’te sürgün edildikleri Dağıstan’ın Avar bölgesini istedi. Yine aynı dönemde İnguşlar da kendi tarihi iskân bölgeleri olan ve 1944’te Kuzey-Osetya’ya bırakılan toprakları istediler.

Kafkas halkları aralarındaki bu yerel sorunlara rağmen Çeçenistan’ın direnişine destek vermek konusunda hemfikirdiler. Başkan Dudayev Gürcistan’daki Çeçen aşiretlerinin, zamanın Gürcistan Başkanı Ziyad Gamşahurdiya’nın, Gürcistan’daki Abhazların, Avar Halk Kongresi’nin ve Dağıstan Müslümanlarımın desteğini almayı başarmış, onlarla sıkı ilişkiler kurmuştu. 1989 yılında kurulan ve Kafkasya’da otonom cumhuriyetlere nüfuz etmiş eski nomenklaturaya muhalefet amacı taşıyan çeşitli siyasi hareketlerin bir araya gelmesi ile oluşturulmuş Kafkasya Halkları Konfederasyonu da Dudayev’e destek vermekteydi.

1992 yılı İnguşlarla Çeçenlerin ayrılık yılı oldu. İnguşlar 1934 yılındaki Rusya’ya bağlı otonom cumhuriyetlerini yeniden talep ettiler (kendilerini Galgay olarak niteleyen İnguşlar da aslında bir Çeçen boyudurlar). İnguşlardan sadece çok küçük bir grup Çeçenlerle beraber birleşik bir cumhuriyet istiyordu. İnguşların ayrılma isteği Moskova’nın çıkarlarına da uygundu. En azından böyle bir adımla Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nin toprağı küçülecekti. 1992 Haziran’ında Rusya Parlamentosu’nda kabul edilen bir kanunla İnguşlar arzu ettikleri cumhuriyete Rusya Federasyonu içinde sahip oldular, ama bu yeni cumhuriyetleri arzu ettikleri gibi 1934’teki sınırları içinde değildi, büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.1944 sonrası İnguşlardan kopartılan topraklar Kezey-Osetya idaresinde kalmaya devam etti. Bunun üzerine İnguşlar ile Osetler arasında çıkan kanlı çatışmalar Rusya’ya bölgede bir özel idare oluşturmasına ve askeri birliklerini tutmasına imkân sağladı. Kafkasya Halkları Konfederasyonu’nun sorunu çözmek ve çatışmaların durdurulması için arabuluculuk yapma ve bir ara bölge oluşturularak barış birlikleri yerleştirmeyi üstlenme teklifleri Rusya tarafından reddedildi. Çok açıktır ki bölgede eski sorunları yeniden kaşıyan-kışkırtan Rusya kendi birlikleri olmaksızın Kafkasya’da istikrar sağlanmasını arzu etmiyordu. Bu durum hala değişmiş değildir.

Çeçenistan Ocak 1992’de, 1934’te İnguşlarla birleşmeden önceki sınırlarına geri döndü. 12 Mart 1992’de kabul edilen anayasaya göre Çeçenistan artık bağımsız bir devletti. Başkan Dudayev başbakanlığı da üstlendi. Yeni anayasanın yürürlüğe girmesinden sonra da Rusya Çeçenistan’da sürdürdüğü istikrarsızlaştırma çabalarına devam etti. 31 Mart ‘ta, Çeçenistan’ın imzalamadığı federasyon antlaşmasının Moskova’da imzalandığı günde eski komünist Çeçen nomenklaturası Grozni’de başarısızlıkla sonuçlanan bir darbe girişiminde bulundu. Bunun ertesinde henüz daha Çeçen toprağında bulunan BDT birlikleri de Çeçenistan’ı terk etmek zorunda kaldılar. Yeltsin uzlaşma yanlısı milliyetler politikasından sorumlu danışmanı bayan Galina Starovoytova’yı görevden alarak, yerine “şahinlerden” Sergey Şahray’ı atadı.

İlkbahar 1992’de de Rusya Çeçenistan’a ekonomik ambargo uygulamaya başladı. Grozni’de petrol işleten işletmeler güney Rusya’daki Krasnodar’dan hammadde gelmediği için üretimlerini durdurmak zorunda kaldılar. Rus uçakları Grozni’ye uçmuyorlardı artık. Sadece Ermenistan, Moldavya, Litvanya ve Ukrayna’dan Grozni’ye uçulabiliyordu. Litvanya ya da Azerbaycan üzerinden demiryolu ile mal göndermek de Rusya’nın sınırları sıkı kontrol altına alması yüzünden imkânsızlaştı. Aynı şekilde Çeçenistan’a giden karayolları da Rus özel birliklerinin sıkı kontrolü altındaydı. Mayıs 92’den sonra da Rus bankaları Çeçenistan’ın hesaplarına el koydular. Çeçenistan ekonomik anlaşmalar çerçevesinde Rusya’ya vermekle yükümlü olduğu malları gönderirken karşılığında para alamıyordu. Ekonomik ambargonun sonucu olan para yokluğunun olumsuz etkilerini en çok Çeçenistan’daki Rus nüfus çekmeye başladı.

1992–93 sene-i devriyesinde Çeçenistan uzlaşmacı sinyaller gönderdi: Hem federasyon anlaşmasını imzalayacağını hem de, özel şartlar altında BDT’ye gireceğini, dış siyasi ve ekonomik ilişkileri ve ortak savunmayı Rusya’ya terk etmeye hazır olduğunu bildirdi. Moskova’nın neden bu uzlaşma teklifini kabul etmediği ve Sergey Şahray’ın (Milliyetler Politikası Devlet Komitesi Sekreteri) sert politikalarını izlediği bugüne kadar anlaşılmış değildir.

İç iktidar kavgası

Ekonomik ambargonun halk üzerindeki etkisi Dudayev’e karşı muhalefetin güçlenmesine sebep oldu. Muhalefet saflarında eski nomenklaturadan kişiler olduğu gibi, Çeçen-İnguş SSCB’den Moskova’daki Halk Temsilcileri Meclisi’ne seçilen temsilciler de vardı (bunlardan biri zamanın parlamento başkanı Ruslan Hasbulatov’dur). Öte yandan bağımsızlık hareketinden bazı gruplar ki bir kısmı yollarını Dudayev’den ayırmışlardı vardı. Hüseyin Ahmetov (1993’e kadar Çeçenistan Parlamento Başkanı), Yusuf Saslambekov (93’ten sonra ki Çeçenistan Parlamentosu Başkanı ve Kafkas Halkları Konfederasyonu üyesi, Letşa Umayev (Daymak hareketi lideri), Cebrail Gakayev (Demokratik Güçler Hareketi Başkanı), Yaragi Mamodayev (1993’e kadar başbakan yardımcısı) ve Silahlı Kuvvetlerden Salman Hasemikov ile Hamzat Hankarov. Dudayev’in destekçileri kendisi tarafından kurulan Çeçen Halk Kongresi ve Demokratik Vaynah Partisi (Selimhan Candarbayev) idi.

Ekonomik ambargonun etkisinin arttığı dönemde aşiret yapısının toplumsal ilişkileri belirlediği Çeçenistan’da aşiret önde gelenlerinin kendi çıkarlarını korumak için çaba göstereceği açıktı. Kendi aşiret çıkarları doğrultusunda siyasi muhalefet yapan bu grupların Dudayev’e yönelttikleri eleştiriler öncelikle, Dudayev’in diktatörce bir idare kurduğu ve ülkeyi İslamlaştırmaya çalıştığı yönündeydi.

İç iktidar kavgası Dudayev’in anayasada değişiklik yaparak başkanlık rejimini yürürlüğe koymak istemesi ile sertleşti. Dudayev 17 Nisan 1993’te parlamentoyu feshetti. Parlamentoda buna cevap olarak Dudayev’in iktidarının devamı ve seçimlerin yapılması için referandum kakarı aldı. Dudayev de Temmuz’da bir referandum ve Eylül’de yeni seçimler yapılacağını ilan ederek cevap verdi. Parlamento seçimleri olana kadar Başkan görevde kalacaktı.

Mayıs 1993’te iki hükümet ortaya çıkmıştı. Başkan Dudayev yeni kabine atadı ve Mairbek Mugadayev’i başbakanlığa getirdi. Parlamento ise kendi “parlamento hükümetini” Yaragi Mamodayev başkanlığında oluşturdu. Parlamento Başkanı da kısa süre önce muhalefet saflarına geçen Yusuf Saslambekov oldu. Başkan Dudayev ile Parlamento arasındaki çekişme 6 Haziran 93’te sıcak bir çatışma ile son buldu. Başkan Dudayev milli muhafızların yardımı ile muhalefeti Grozni’den çıkardı. Muhalefet liderleri Moskova’ya veya kaleleri Madrateşni’ye kaçtılar. Muhalefetin son çabası olan, başkanlık sarayını işgal ederek Dudayev’i görevden uzaklaştırmak istekleri de boşa çıktı.

Başkan Dudayev Çeçenistan’ın en güçlü adamı olarak kalmayı başardı ama iyi ilişki içinde olduğu komşu devletlerin liderlerinin şartları değişmişti. Azerbaycan ve Gürcistan’ın milliyetçi ve anti-komünist liderleri Gamşahurdiya ile Elçibey iktidardan uzaklaştırılmış, yerlerine Rus yanlısı kimseler (Aliyev ile Şevardnadze) gelmişlerdi. Düşürüldükten sonra Grozni’ye Dudayev’in yanına gelen Gamşahurdiya’nın düşürülüşünde, Gürcistan’daki Abhazların ayrılıkçı savaşında rol alan Çeçen “gönüllüler”in de payı vardır. XIX. Yüzyıldakine benzer olaylar yine tekrar etmekteydi. O zaman da Ruslar (Çar orduları) önce Gürcistan ve Azerbaycan’ı işgal ettikten sonra Çeçenistan’a girebilmişlerdi. Ekim 93’te Yeltsin parlamentoyu fesih etti, bu durum Çeçenistan konusunda barışçı bir çözüm yolunun tamamen imkânsızlaştığını göstermiştir. Yeni Duma’nın çoğunluğu milliyetçiler ve komünistlerden oluşuyordu. Moskova’da iç iktidar çekişmeleri hala sürmekteydi. Çeçenistan sorununun çözümü de Başbakan Yardımcısı Sergey Şahray’a terk edilmişti. Onun çözümü ise şuydu: Moskova’nın yardımı ile oluşturulan silahlı muhalefet çıkaracağı iç savaşla Başkan Dudayev’i görevinden düşürecek, iktidar bu şekilde ele geçirilecekti.

Bu andan itibaren de Rusya Çeçenistan sorununu ”Rusya’nın federal yapısını korumak” olarak algıladığını ilan etti. Tataristan ile Rusya arasında yapılan ve ilişkilerin yeniden belirlendiği anlaşmanın bir benzerinin neden Çeçenistan ile yapılmadığı da belli oldu. Rusya’da gittikçe şahinler dizginleri ele alıyorlardı. Şahray’ın yerine eski ağır sıklet boksörlerden Nikolay Yegorov’un göreve getirilmesi de bunun bir deliliydi. Rusya bu andan itibaren Çeçenistan’a karşı diğer BDT ülkelerine karşı da izlediği politikayı takip etmeye başladı. Kısaca şu: Bütün barışçı-diplomatik çözüm yolları tıkanacak ve Moskova’nın bir askeri müdahalesi kaçınılmaz olacak ve çözüm yolları tıkanmış olduğundan askeri müdahale uluslararası kamuoyunda kabul görecekti.

Ağustos 94’te başında helikopterlerle Çeçenistan’daki Dudayev karşıtlarına silah ve eğitimci gönderilmeye başlandı, muhalif liderler de Ruslar tarafından korumaya alındı. Eşzamanlı olarak başlatılan medya kampanyası ile de askeri bir müdahalenin sadece Çeçenistan’da düzeni yeniden sağlamak için değil, Rus şehirlerinde kriminal suçları yok etmek için gerekli olduğu vurgusu kamuoyuna yayılıyordu. 26 Ağustos’ta da muhalifler askeri operasyonlarına başladılar.

Moskova attığı bu adımla riskli bir oyuna kalkışmıştı: Arzu edilen iç istikrarsızlık sağlanmaz ve Dudayev iktidardan uzaklaştırılamazsa geriye ya askeri müdahale ya da Çeçenistan’ın bağımsızlığını tanıma alternatifleri kalıyordu.

Ağustos 94’ten Kasım ayına kadar yapılan çarpışmalarda muhalefetin başarısızlığı açığa çıktı. Muhalefet boşa çıkan en son çabasını da açık bir Rus desteği ile Kasım 1994 ortasında yaptı. Kuzey Osetya’dan gelen Rus tankları Urus-Martan önlerine kadar ilerlediler. 18 Kasım’da Rus birlikleri muhalefetle birlikte hava desteğinde, Grozni’yi almak için saldırıya geçtiler. Bu çaba da sonuç vermedi. Yüzlerce Rus askeri Dudayev birliklerine esir düştü. Muhalefeti silahlandırıp Dudayev’i düşürmekte başarısızlıkla sonuçlanınca ya Çeçenistan’ın bağımsızlığı tanınacak ya da askeri müdahale yapılacaktı. Yeltsin Başbakan Yardımcısı Şahray’a Çeçenistan politikasının koordinasyonu görevini verdi. Milliyetler politikası Bakanı Nikolay Yegorov’a yürütülecek politikalar için tam yetki verildi. Şahinlerin baskın çıkması ile Moskova’nın askeri müdahalesi kaçınılmaz oldu.

Askeri müdahale

1 Aralık 1994’te Yeltsin “Kuzey Kafkasya’da kanun ve düzenin sağlanması için alınacak tedbirler” başlıklı bir genelge imzaladı. Genelgede Dudayev birlikleri için af çıkarılacağı ve 15 Aralık’a kadar silahlarını bırakmaları isteniyordu. Eşzamanlı olarak Rus birliklerinin Çeçenistan’a girişi de başlatıldı. Grozni Rus savaş uçakları tarafından her gün bombalanıyordu artık.

9 Aralık’ta Başkan Yeltsin “illegal güçlerin silahsızlandırılması ve Çeçenistan’da anayasal düzenin yeniden tesisi” başlıklı başka bir genelge imzaladı.11 Aralık’ta da Rus birliklerinin askeri müdahalesi başladı. 40.00 Rus askeri üç koldan (İnguşya, Kuzey-Osetya ve Dağıstan’dan) Çeçen başkenti Grozni’ye ilerliyordu. İlerleme esnasında sadece Çeçenistan’da değil Dağıstan ve İnguşya’da da sert direnişle karşılaştılar. Yeltsin kendi halkına Çeçenistan’a müdahaleyi savunurken bunun “siyasi çözüm bulmak için yapıldığını” söylüyordu. Siyasi çözüm askeri araçlarla olacaktı. Bu dönemde yapılan görüşmelerden bir sonuç çıkmadı.

Moskova’nın görüşmelerden kaçması sorunun barışçı yoldan çözümüne engel oldu. Ruslar Dudayev birliklerinin silahsızlandırılmasını ve daha sonra görüşmelere başlanmasını isterken, Dudayev şartsız görüşmeye hazır olduğunu ama birliklerinin silah bırakmayacağını açıklıyordu.

Tam olarak Grozni’yi kuşatmayı başaramayan Ruslar şehri bombalamaya ve raketlerle vurmaya devam ettiler. Moskova Azerbaycan ve Gürcistan’a giden bütün yolları da kapattı. Bombalama ve raket saldırıları sonucu şehir bugünkü gibi yerle bir olurken Rus Hava Kuvvetleri Komutanı Deynekin “Rus hava birlikleri tarafından Grozni’ye bir tek raketin dahi atılmadığını” söylüyordu. Bugün olduğu gibi o zaman da bombalamaların kurbanı sivil halk oldu. Bir başka şahin, Dışişleri Bakanı Kozirev de “Çeçen sorununu birkaç gün içinde çözeceğini” söylüyordu. Çeçenler 21 Aralık’ta karşı saldırıya geçtiler. Artık Ruslar da Başkan Dudayev’in direnişinde kendilerinin iddia ettiği gibi sadece “organize çeteler” destek vermediğini, bütün Çeçen halkının özgürlük için savaştığını anladılar.

28 Aralık’ta Grozni’ye genel bir karşı saldırı başlatıldı. Moskova siyasi adımlar da atarak Salambek Hacıyev başkanlığında “milli yeniden doğuş hükümeti” kurdu.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: