ARAŞTIRMA DOSYASI /// M. MURAT TAŞAR : Kosova’ya NATO müdahalesi ve yeni Uluslararası Sistem /// @mmt_ 1964


Ülke Dergisi, sayı 36, Nisan 1999

M. MURAT TAŞAR

XIX. yüzyıla damgasını vuran büyük değişim sanayi devrimi ve onun köylerden şehirlere getirttiği sefil ve perişan proleter kitleler olmuştu. Marksizm bu insan dramına tepki olarak yükselmiş ve kim ne derse desin XX. Yüzyılın mihver ideolojisi olmuştur. Onu savunmak veya ona rakip bir ideolojiyi savunarak niçin Marksizm’in geçersiz olduğunu izaha çalışmak suretiyle geniş bir düşünürler ve aydınlar kitlesi kendilerini bu ideolojiye göre ko­numlandırdılar. Kar­şıtları onu redderken sık sık ondan ödünç aldıkları artık değer, sömüren sömürülen, emek-sermaye çelişkisi, emperyalizm’ gibi kavramları kullandılar. Marksizmin ideolojiler temelinde dünyayı iki kutba ayırması ve bunu takip eden soğuk savaş XX. Yüzyılın ikinci yarısı için karakteristik olmuş, John Lukacs gibi bazı tarihçiler de (XX. Yüzyıl’ın ve Modern Çağın Sonu adlı kitapta bahsettiği gibi) Soğuk Savaş’m sona erişi ile XX. Yüzyıl’ın da sona erdiğini kronolojik olmasa bile genel siyasi atmosfer bağlamında bir sonra ki yüzyıla geçtiğimizi iddia etmişlerdir. Öte yandan Balkan Savaşları ile başlayıp, Stalin ile devam edegelen, II.Dünya Savaşı’nda da zirveye ulaşan etnik temizlik bu yüzyılın başka bir karakteristiği olarak hala hükmünü sürdürüyor. Öyle görülüyor ki, geleceğin tarihçileri XX. Yüzyıl’ın en büyük günahı olarak etnik temizlik ve ırkçı terörü sayacaklardır. Bosna-Hersek ve ardından Kosova’da yaşananlar gösteriyor ki, XX. Yüzyılın bu bü­yük günahı henüz temizlen­miş değil. O halde bu yüzyılın bittiğini iddia etmek bizce mümkün değildir.

Öte yandan XXI. Yüzyıl’da XX. Yüzyıl’ın bu felaketlerine tepki olarak hâkim anlayışın etnik, dini, ırki ayrımcılık karşıtlığı olacağı şimdiden görülüyor. II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle ortaya çıkan BM teşkilatı barışın korunması (peace keeping) ve uluslararası hukukun uygulanması görevini bütün Soğuk Savaş dönemi boyunca genelde başarılı ola­rak yerine getirdi. Temelde I. Dünya Savaşı’nı bitiren Wilson prensiplerine dayanan BM Soğuk Savaş bittikten sonra oluşan yeni duruma uyum gösterememiş, özellikle Balkanlarda yaşanan sıcak çatışmalara ilişkin gösterdiği tavırla meşruiyeti sorgulanır olmuştur. 1992–94 Bosna-Hersek savaşında BM’nin ‘barışı koruma’ – ‘barışı sağlama’ (peace making) görevi ile ilgili yaşadığı iç tartış­malar, uzun süre savaşa ve uygulanan soykırıma müdahale edememesi, 1999 Kosova sorununda ise Kosovalı Arnavutlara uygulanan soykırımın BM standartlarınca egemen bir devletin içişleri olması nedeniyle görev alanı dışında kalması BM’e duyulan güvensizliğin başlıca sebeplerindendir. 1991 Körfez Savaşı BM kuralları ve uluslararası hukuk açısından son ‘klasik buhran’ olup burada sorun bir egemen devletin başka bir egemen devleti işgal etmesi ve sınırlarını zor kullanarak değiştirmesi idi. Buna karşı bir askeri gücü göreve çağırarak barışı sağlamak konusunda BM’de bir anlaşmazlık olmamış, BM Kore Savaşı’ndan sonra ikinci defa işgale karşı güç kullanımını onaylayarak harekete geçmişti.

Avrupa’da güvenliği ve barışı sağlamak görevi sadece BM’nin değildir. 1970’lerde bir süreç olarak başlayıp, 1994’de bir teşkilata dönüşen AGİT’tir (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı). Temel belgeleri itibariyle azınlık hakları ve etnik meselelerle ilgili güvenlik ve barış problemlerine müdahale etmeye çok daha uygun olmasına rağmen (etnik konularda bir ülkedeki anlaşmazlığa müdahale AGİT kurallarına göre bir devletin içişlerine müdahaleden sayılmazdı) 50yi aşkın üyeye sahip bu kurum Kosova’daki olaylarda gözlemciler bulundurmak ve raporlar yayınlamaktan öte etkin olamamıştır. Avrupa’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturduğu ancak işlerlik kazandıramadığı birçok uluslararası "hayalet teşkilattan" biri olan ve son yıllarda AB’nin güvenlik ve savunma kanadı olarak canlandırılmak istenen" Batı Avrupa Birliği (BAB) de bu konudaki beklentilere cevap verememiştir. 1991 tarihli Maastricht Anlaşması ile üzerine, resmi tabiri ile bir "Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği" giydirilmek istenen BAB’ı en hararetle savunan ülkeler olan ve hatta bir "BAB Tugayı" bile oluşturan Almanya ve Fransa bile ortak bir Avrupa politikası bağlamında müdahale görevini BAB’a vermekten söz etmemişler ve yukarıdaki tüm abartılı Avrupalı kavramların ağıt üstündeki kurumların son olaylarla birlikte tarih önünde yetersizlikleri tekrar açığa çıkmıştır. Belki de bu olaylarla birlikte ne zamandır kurulmak istenen "Ortak Av­rupa Dış ve Güvenlik Politikası’nın da şimdilik ham bir hayal olduğu açığa çıkıyor.

24 Mart 1999’da NATO’nun Kosova sorunua müdahale amacıyla başlattığı ‘Müttefik Güç Harekatı – Operation Allied Force’ birçok ilkleri içinde barındırmak açısından ilginçtir, ve bize XXI. yüzyılda ‘Dünya Düzeni’ nin nasıl olacağına dair ipuçları vermektedir:

· İlk defa bir BM kararı olmadan, bir uluslararası askeri güç, barış sağlamak amacıyla harekâta girişmiştir,

· İlk defa başka bir ülkeye saldırmamış bir egemen devlete, kendi vatandaşları arasında etnik ayrımcılık ve etnik temizliğe yönelik iç politikaları nedeniyle müdahale edilmiştir.

· İlk defa NATO kendi karan ile kendi üye ülkelerinin sı­nırları dışındaki bir olaya müdahale etmiştir.

NATO’nun yeni rolünü belki de en iyi şiddetli NATO karşı­tı Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in sözleri tanımlıyor: "Dünya jandarması." Belki de artık NATO için "hatt-ı müdafaa yoktur (ki o hat üyelerinin sınırları idi), sath-ı müdafaa vardır ve o satıh bütün dünya olacaktır."

Birleşmiş Milletler’i tarih sahnesinden indiren NATO, ge­rek teşkilatlanması, gerekse de amaçları bağlamında onun yerine geçecek bir kurum değildir şüphesiz. NATO bir icra örgütüdür; uluslararası hu­kukun yapıldığı ve tartışıldığı bir platform değildir. O halde çok açıktır ki, NATO’ya mü­dahale emrini veren müttefik ülkeler, başta ABD olmak üzere kendilerini bütün insanlığın yerine koymuşlar ve onun adına karar alarak NATO’ya uygulattırmışlardır. İşte bizce Rusya ve Çin gibi ülkeleri paniğe sürükleyen se­beplerin en önemlisi budur; çünkü ortaya çıkan yeni tabloda başta ABD olmak üzere Batılı gelişmiş ülkelerin vesayeti altında bir yenidünya düzeninin ya da bir "uluslarüstü ağalık düzeninin" ipuçlarını görüyoruz.

Bu yenidünya düzenini açık­layan en uygun ya da en "iş­levsel" teori F. Fukuyama’nın Tarihin Sonu kitabında öne sürdüğü olsa gerektir: İnsanlığın tarihin sonuna varmış "öncü kolu" olan Batılı liberal demokrasiler; ırkçılık, totalitarizm ve diğer hastalıklarla malul "tarihin çamuruna saplanmış" diğer kardeşlerine bu yüksek ilkeler adına müdahale hakkım ellerinde tutmaktadırlar. Bu durumun sadece zenginlik ve askeri imkânlar nedeniyle değil, moral değerler itibariyle de öncü ül­keler ve diğerleri arasında eşitsiz bir ilişki öngördüğünü ve bunu "temel insani değer­ler" adına yaptığını da farketmek zor olmasa gerek. Bu anlamda vatandaşlarına yeterince özgürlük sağlayamayan ve etnik ayrımcılığa yönelen devletlerin bu yaptıklarının kendi içişleri ve dolayısıyla "mahrem" olduğu şeklinde de tefsir edilebilecek Wilson ilkeleri yıkılmış bulunmaktadır. BM’in bir kenara itilmiş olmasının teorik temellerinden biri de budur. Artık bir ülkenin "içişleri" aynı zamanda "dışişleridir". Rusya ve Çin gi­bi çok etnisiteli ülkeleri sıkın­tıya sokan ikinci önemli neden de budur.

F. Fukuyama’nın teorisine alternatif bir yaklaşım Huntington’un "Uygarlıklar Savaşı”dır. Huntington XX. yüzyılın bitiminde ideolojik çelişkilerin sona erişi ile global planda sürtüşme çıkartabilecek görüş farklılıklarının tek kaynağı olarak uygarlık havzalarının kaldığından söz eder. Batı Hıristiyanlığı, Ortodoks Doğu Hıristiyanlığı, İs­lam, Hinduizm ve Budist Uzak Doğu böyle havzalardır. Gelecekteki çatışmalar da bu "tektonik plakaların" sınırla­rındaki "fay hatları" boyunca cereyan edecektir. Buna ör­nek Bosna-Hersek ve Çeçenistan’daki savaşlardır. Yine Sri Lanka’daki Budist çoğunluk ile Hindu Tamil’ler arasında süren iç savaş, Hıristiyan Filipinler hükümeti ile Müslüman Moro halkı ara­sındaki çatışmalar ve Müslüman Sudan’a karşı ayakla­nan güneyindeki Hıristiyan azınlıkların yürüttüğü gerilla harekâtı Huntington’a delil teşkil etmektedir.

Ancak Huntington’m teorisi Müttefik Güç Harekâtı tara­fından öldürücü bir darbe almıştır: 19 üyesinden sadece Türkiye istisna hepsinin Hıristiyan bir kimlik taşıdığı NATO, Müslüman Arnavutları Hıristiyan din kardeşlerinin zulmünden kurtarmak için harekete geçti. Türkiye ve Pakistan hariç birçok İslam ülkesi bu harekâta ilgisiz ve soğuk tavır almışlar, Libya, Irak ve İran gibi ülkeler de desteklemediklerini açıklamışlardır.

Huntington’ın teorisi Kosova’daki ‘Müttefik Güç Harekâtından önce de ciddi yaralar almıştı. Bu teori son yılların en büyük çatışması olan Körfez Savaşı’nı açıklamaktan uzaktı. Çünkü Müslüman ve Arap Irak ordularına karşı ABD’nin yanısıra yine Müslüman ve Arap birçok ülke ordusu savaşmıştır. İsrail’de Netanyahu hükümetinin iş­gal altındaki bölgelerde Filistinlilere karşı sürdürdüğü sert tutum bu teori gereğince yayılarak genel bir Arap-İsrail savaşına dönüşmeli idi; ama buna dair bir belirtiye rastlamadık. Öte yandan yine son yılların en büyük can kaybı ile sonuçlanmış olan Kara Afrika’nın Hıristiyan Hutuları ve yine Hıristiyan Tutsileri arasındaki mücadele Ekvator Afrikası’nın birkaç devletini birden etkileyecek derecede yayılmıştır. Nihayet Budist kıta Çin’i yine Budist Tayvan’a karşı donanmasını harekete geçirmiş; Uzak Doğu savaşın eşiğinde gerilimli günler yaşamıştır. Bu örneklerin hiçbirim kendi bölgelerinde taşıdıkları önem ve ço­ğunu da dünyada kıyaslanabilir büyüklük açısından istisna kabul edemeyiz.

Huntington’un teorileri yukarıda sözünü ettiğimiz olayları açıklayamamıştır. Zaten ken­disi de teorisinin birçok istisnası olabileceğinden söz et­miş; ayrıca birçok düşünür ve siyasi tarafından da eleştirilmiştir. Bu eleştirmenlerin içinde en çarpıcı örnek, belki de Huntington’a çok hak vermesi beklenen İran İslam Cumhuriyeti’nin yeni cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’dir. Buna ilaveten NATO’nun Kosova’ya müdahalesi konusunda İran’ın takındığı menfi tutum bize bu teorinin geçerlilikten uzak olduğu­nu bir kez daha gösteriyor.

Wilson prensipleri "sınırların zor yoluyla değişmezliği" ve "ulusların kendi kaderlerini tayin hakları’na indirgenebilir. Ancak bir zamanlar birbiriyle uyumlu görülen bu iki ilkenin XX. Yüzyılın bu son döneminde o kadar da uyuşmadığı açığa çıkmıştır. Dünya’da birçok ulus birden çok etnik gruptan oluşmaktadır. Eğer her etnik grup ayrı bir "ulus" kabul edilerek ona kendi kaderini tayin, dolayısıyla istendiğinde bağımsızlık hakkı verilirse bunun doğuracağı uluslararası kargaşanın altından kalkılamayacağı kısa sürede anlaşılmış görülüyor. Eğer ülkeler barış içinde ve değişmez sınırlarla yaşayacaklarsa birden çok etnik gruptan oluşmaları ve bunun tek ulus sayılmalarım değiştirmemesi artık yerleşik bir gerçektir. Ancak bu hal hiçbir siyasi iktidara dini, etnik ve diğer azınlıklarını ezme, sürme ya da yok etme hakkı vermeyecektir. Bu meseleleri kendi içişleri sayan her devletin, en hafif tabiriyle ciddi "dışişleri" sorunlarıyla karşılaşacağı ve azınlık haklarının XXI. Yüzyılda temel insan haklan içinde kabul edileceği artık kesin gibi.

Kuşkusuz ABD’nin liderliği olmadan NATO’nun Avrupalı müttefiklerinin böyle bir harekâta girişmeleri çok zor olurdu. Acaba ABD sadece yeni yüzyılın insancıl pren­sipleri adına mı liderliği aldı ve NATO müdahalesini başlattı?

ABD Başkam Bili Clinton’un "Kosova’ya müdahale ABD’nin ulusal çıkarları gereğidir" şeklindeki açıklamaları ilk bakışta kendi kamuoyunu güç kullanımına razı etmek için kullanılan bir retorik ola­rak görülse de gerçek böyle değil.

Z. Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası adlı kitabı Avrasya’yı Dünya’nın en önemli jeostratejik bölgelerinden biri olarak görmekte ve Dünya’nın bu bölümündeki olaylara hâkim olanın Dünya’ya da egemen olacağı tezini ileri sürmektedir. Avrasya’nın Dünya hâkimiyet oyunlarının yeni alanı olduğu, zengin kaynakları ve nüfusunun gelecek yüzyılda büyük önem taşıyacağı şüphesizdir. Kosova’nın da etnik bileşimi ve coğrafi konumu nedeniyle Av­rupa’nın önemli bir kriz bölgesi olduğu açıktır.

Genelde Balkanlar, özelde Kosova Avrasya’nın doğusu ile batısı arasında bir geçiş noktasındadır, bu yüzden bu bölgedeki sıcak çatışmaların Avrasya’ya yönelik bütün projeleri boşa çıkarabileceği endişesi hâkimdir. I. Dünya Savaşı’nın Balkanlar’daki bir kıvılcım tarafından ateşlendiği unutulmamalıdır. Bu anlamda Kosova’daki bir karışıklık Dünya barışına Afrika’daki etnik çatışmalardan çok daha büyük bir tehdit oluşturmaktadır. ABD Başkanı Clinton bir konuşmasında Kosova’daki bir çatışma kendi haline bırakıldığında buna Arnavutluk ve Makedonya’nın da bulaşacağını, kısa sürede bu ül­keleri Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye’nin de izleyeceğini söyleyerek "bana inanın bu şeyin doğal sınırları yok!" demiştir. Öte yandan ABD’nin çıkarının istikrarlı bir dünyada karşılıklı fayda temeline dayanan ticaret ve ekonomik büyümede olduğu yetkili ağızlarca defalarca ifa­de edilmiştir. Artık savaşlar ve karışıklıklar istikrar içinde bir ekonomik büyümeye teh­dit olarak algılanır olmuştur. ABD ekonomisinin lider sek­törü artık bilgisayar ve yazılım olup, bu sektörün ürettiği malların dünyada tüketilebilmesi eğitim görmüş tüketicilere ve bu teknolojinin kulla­nılma becerisinin yaygınlaşmasına bağlıdır. Bu ise "toplam kalite" kavramını gündeme getirmiştir. Bunun anlamı artık geniş kitlelerin iyi eğitim alması ve yeni teknolojilerin "kaliteli tüketicileri" haline gelmesidir. Irkçılığa dayanan nefret, diktatörlük, kısıtlanan insani haklar ve bunun sonucu savaş ve kargaşanın bu anlamda en istenmeyen şey olduğu açıktır. O halde "genel gidişten bu sapmalara" müdahale edilmesi gerekiyordu.

NATO Genel Sekreteri J. Solana gençliğini NATO karşıtı gösteriler düzenlemekle geçirmiş bir eski sosyalisttir, Almanya Savunma Bakanı R. Scharping anti-militarist tavrından dolayı partisi SPD’den atılma tehdidi ile yüzyüze kalmıştı, yine Almanya Dışişleri Bakanı J. Fischer meclise kucağında saksı ile gelen bir Yeşilci ve savaş karşıtı idi, ABD Başkanı B. Clinton’m anti-militarist olduğu ve Vietnam Savaşı’nda askere alınmaktan kaçmak için İngiltere’ye gittiği biliniyor. Bütün bu liderler NATO harekâtının destekleyip, Sırbistan’ın üzerine yıldırımlar yağdırırlarken, Türkiye’nin Sayın Başbakanı ülkesinin bir NATO ülkesi olduğunu unutarak ‘Rusya’nın Kosova sorununu çözmede aktif rol almasını ve harekete geçmesini’ bekledi.

Türkiye’de kimi kesimlerin uluslararası düzenin geçirdiği bu değişimi yeterince anlamadığı, bu yüzden de gelişmeler karşısında paniğe kapıldıkları görülüyor. Kimi İslamcılar, sol-sosyalist gruplar ve kimi Kemalistlerin Kosova’ya NATO müdahalesini farklı argümanlarla da olsa içlerine sindiremedikleri bir gerçek. Terör örgütü PKK militanları ile Kosovalı Arnavut Bağımsızlık savaşçılarının bir tutulması ve Kosova Sorunu ile Güneydoğu Sorunu arasında paralellikler kurulması bazı çevrelerce geliştirilip, beslenen bir tavırdı. Güneydoğu Sorunu’na kalıcı bir çözüm bulamayan siyasiler bu beklenmeyen ‘yeni durum’ karşısında paniğe kapıldılar: Acaba bize de böyle bir müdahale söz konusu olabilir mi?’

Ne acı ki Türkiye siyasileri bize böyle bir müdahale olmayacağını, tam tersine ABD’nin Abdullah Öcalan’ın kellesini, bu gelişmeler arifesinde gümüş tepside Türkiye’ye sunduğunu unutmuş gözüküyorlar. Bu ikram Türkiye’nin haklı taleplerine bir cevaptır. Bu karşılıklı güven ortamından hareketle ülkeyi XXI. Yüzyıla hazırlayacak demokratik reformlar ve açılımların başlatılması için artık vakit gelmiştir.

Entellektüel imkânları bir Kemalist-İslamcı-sol/sosyalist ‘III. Dünya Huntingtoncıları’ ittifakı tarafından esir alınmış Türkiye’de bu olanlar yeni bir ayrışmayı daha açığa çıkartıyor: Milli varlığı evrensel insani değerlerle bütünleştirenler ve milli varlığı evrensel insani değerlerin karşısına koyanlar. XXI. Yüzyıl eşiğinde Türkiye bu yol ayrımında duruyor. Türk aydınlarının bu kuşağı kalıcı bir tercih yapmak zorundadır.»

Reklamlar

Etiketlendi:, , , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: