Etiket arşivi: terör

ERGENEKON DAVASI : “Terör” suçundan yargılanan gazeteciler davette


Terkoğlu ile Pehlivan kendileri hakkında soruşturma açan Öz ve Kansız’la aynı davete katıldılar.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun ev sahipliğini yaptığı 29 Ekim resepsiyonunda “terör” suçundan yargılanan gazeteciler Barış Terkoğlu ile Barış Pehlivan’ın da davet edilmesi ve törene katılmaları ilginç sahnelere neden oldu.

WOW İstanbul Hotel ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen resepsiyona İçişleri Bakanı Muammer Güler ile askerler, hâkim, savcılar ve sanatçılar da katıldı. En ilginci ise; Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz ve Cihan Kansız’ın da resepsiyonda olmasıydı. Böylece; Odatv’den Pehlivan ve Terkoğlu hakkında “terör örgütü üyeliği” soruşturmasını başlatan savcı Zekeriya Öz ile Odatv iddianamesini yazan Cihan Kansız, iki gazeteciyle aynı salonda buluşmuş oldu. Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Hasan Hüseyin Özese de resepsiyona katılanlar arasındaydı.

Reklamlar

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Erol Kurubaş : Çözüm Sürecinde Kriz


Prof. Dr. Erol Kurubaş

ekurubas

Son günlerde bir yandan Kandil’den gelen sert açıklamalar, öte yandan BDP’lilerden gelen kötümser söylemler çözüm sürecine dair karamsar bir tablo oluşturuyor. Tüm bunlara karşı hükümetin bunları çok da ciddiye almayan bir görüntü vermesi tabloyu biraz daha karartıyor. Öcalan ise kendi deyişiyle “ne umutlu, ne umutsuz”. Genel kanı, süreç bitmese de, çok ciddi bir tıkanıklık içinde olduğu yönünde.

Şimdi herkes bir yandan ortaya çıkan bu tablonun nedenlerini tartışırken, öte yandan sürecin gerçekten bitip bitmediğini sorguluyor. Daha 5-6 ay öncesine kadar birlik, beraberlik ve kardeşlik söylemleri üzerinden barış hayalleri kurulurken bu kadar kısa sürede hava nasıl oldu da bir anda değişti? Bu hava değişikliği kalıcı mı, geçici mi? Hava değişiminin sorumlusu kim?

***

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: Çözüm süreci baştan itibaren birtakım önemli zaaf noktaları içeriyordu. Her şeyden önce bu süreç, yanlış yerden başladığı için sıkıntılı olacağı zaten belliydi. Yanlış yerden, çünkü hükümet henüz Kürt sorununun çözümünde atabileceği tüm adımları atmadan, yapabileceklerinin hepsini yapmadan PKK ile doğrudan ya da dolaylı görüşmeye başlayınca bu kaçınılmaz olarak bir pazarlık ve al-ver süreci olarak algılanacak ve çözüm çerçevesinin de PKK tarafından belirlenmesine yol açacaktı. Bu sürecin en zayıf noktasıydı. Zira PKK bunu mutlaka bu şekilde değerlendirmek isteyecek ve bunun için Kürt sorunu eksenli talepler üzerinden kendi şartlarını dayatacaktı. Bu sayede Kürtler nezdindeki pozisyonunu güçlendirmenin ve meşruiyetini artırmanın yanı sıra Kürt sorununu kendisiyle müzakere edilecek bir yola çekebilecekti. Öyle de oldu ve oluyor.

Bu açıdan hükümetin aslında PKK ile görüşmenin koşullarını tam oluşturmadan bu süreci başlattığını söyleyebiliriz. Hükümetin Kürt sorununa ilişkin yapması gerekenleri tam yapmadan bunları PKK’ya karşı bir koz olarak elinde tutma anlayışını benimsemesi, ya Kürt sorununu tam olarak anlamadığı ya da çok riskli bir politika benimsendiği anlamına geliyor. Bunların her ikisi de sorunlu. Zira bunlar, Kürt sorununun PKK’yı besleyen en önemli unsur olduğunu ve PKK’nın tam da istediği şeyin, bu sorununun kendisiyle özdeşleşmesini ve çözülmesini istediği gerçeğini göz ardı ediyor.

Öte yandan, ister tercih deyin, ister talihsizlik, PKK eksenli çözüm anlayışının zamanlaması da yanlıştı. Zira –daha önce de birçok kez belirttiğimiz gibi- Türkiye açısından Suriye eksenli gelişmeler bu süreci başlatmaya zorlarken, aynı gelişmeler PKK için yeni fırsatlar ve yaşam alanları doğmasına yol açmıştı. Yani PKK açısından çözüm yeterince zorlayıcı bir nedene dayanmıyordu. Dahası, bu sorunun üstesinden gelinmesi bir biçimde İran, Irak ve Suriye’deki yönetimlerle de işbirliğine de bağlıydı. Ama Türkiye’nin bunların her üçüyle de çok ciddi sorunlar yaşaması, -düşman ya da rakip hale gelmesi- bunu imkansız kılmıştı. Tek bir istisna KBY idi ve Türkiye’de onun üzerinden bu dış destek sorununu çözebileceğine inanmıştı. Ama her durumda bu dış dinamiklere bağlılık, sürecin bir diğer önemli zaaf noktasıydı.

Zaten bu nedenle hükümetin Öcalan’ı ikna ederek süreci başlatmasını, PKK aslında tam olarak hiç içine sindiremedi. Elbette Kandil doğrudan Öcalan’a karşıt bir tutum alamazdı, ama en ufak bahaneyle Öcalan’ın taleplerini tevil ve göz ardı edebilirdi. Zaten şimdi tam da yaptığı bu. Ayrıca bu Kandil’dekilerin, Öcalan’ın vizyonunu tam paylaşmadığı anlamına da geliyor. Çünkü Öcalan için 21 Marttaki bildiriyle silahlı mücadeleye son verme stratejik bir karardı. Zira bu bildiri de Öcalan, silahlı mücadele devrinin kapandığını çok açık bir dille duyurmuştu, ama Kandil sanki bunu taktik bir kararmış gibi algıladı ve uyguladı. Önce sürecin Kandil’deki parçası olan Karayılan’ın yerine Bayık geçti, sonra aşama aşama sertleşen bir söylem geliştirildi. Sınır dışına çekiliyormuş gibi yapıldı, sonra bazı bahanelerle çekilme durduruldu. Şimdi de sürecin sonuna gelindiği söyleniyor. Bu haliyle Kandil, Öcalan’dan çok, sanki başka yerlerden kulağına fısıldananlarla hareket ediyor gibi. Dolayısıyla gelinen aşama bir bakıma Öcalan=PKK formülünün de sınanması anlamına geliyor. Bu çok önemli, çünkü eğer formül yanlışsa süreç çöker. O halde sürecin bir diğer zaaf noktasının da, bu formülün mutlak olarak kabul edilmesi olduğu söylenebilir.

Sürecin bir diğer zaaf noktası ise, tarafların sürece bakışlarındaki ciddi farklılıktır. Hükümet için süreç genel bir demokratikleşme bağlamında geri çekilme ve silahsızlanma sonunda PKK’nın tamamen etkisizleştirilmesiyken, PKK açısından süreç adeta stratejik ricat olarak algılanmış ve PKK’nın silahlı ya da silahsız ama her durumda daha etkin bir aktöre dönüştürülmesini amaçlamıştır.

***

Tüm bu zaaflar bağlamında benim görebildiği kadarıyla gelinen noktada tıkanıklık iki nedenden kaynaklanıyor. Birincisi, iç dinamiklerle ilgili. Bu açıdan, yerel seçim sürecinin başlaması AK Parti ile BDP’yi çok net biçimde bir seçim savaşına sürüklemiş görünüyor. Çünkü Kürt yoğun illerdeki belediyeleri almak her ikisinin de hedefleri arasında ve bölge halkının çözüm sürecine verdiği destek nedeniyle taraflar bir birini çok keskin bir dille çözüm sürecinin gereğini yapmamakla suçluyor. Bu sayede halk nezdinde ötekini itibarsızlaştırarak oy kazanmayı umuyor. Bu bize BDP ve AK Parti cephesinin tutumunu ve tıkanıklığın içsel nedenini büyük oranda açıklıyor.

Süreçte yaşanan tıkanıklık ikinci olarak ve belki de daha belirleyici düzeyde dış dinamikle ilgili ki, bu da Kandil’in sert tutumunu bize açıklıyor. Şöyle ki: Bayık’ın da açıklamalarında çok net görüleceği üzere, Suriye’deki Kürt bölgelerinde birkaç aydır işler PKK’nın aleyhine gelişiyor. Burada bir yandan Türkiye’nin, öte yandan Barzani’nin PYD’nin etkisini kırmaya yönelik çabaları Kandil’i çok rahatsız ediyor. Bu bölgedeki nüfuz mücadelesinde İran’ın da PKK’nın yanında pozisyon alması reelpolitiğin bir gereği ve öyle de oluyor. Böylece Rojava’da bir yanda Türkiye-KDP-KDP destekli Suriyeli Kürtler ve El Nusra ekseninin, öte tarafta İran-PKK-PYD ve tabii Esed ekseninin yer aldığı bir güç mücadelesi söz konusu. Bu güç mücadelesinde dengelerin kendi aleyhine değişmesi nedeniyle PKK, çözüm sürecini Türkiye ve KBY’yi dizginlemek için kullanıyor. Bayık’ın iç savaş tehdidini bu eksende değerlendirmek gerek.

***

Tüm bunlardan ben şunları anlıyorum: Her şeyden önce dış dinamikler süreci zehirliyor. Kandil Türkiye’nin iç dinamikleri yerine dış dinamikleri dikkate alarak pozisyon belirledikçe ve dış aktörlerin fısıltılarına kulak verdikçe sürecin ilerlemesi zor.

Öte yandan, sürecin kırılganlığı ortada. Taraflar arasında güven bunalımı olduğu açık. Bu anlaşılabilir olmakla birlikte kolay aşılacak bir husus da değil. Yılların birikimi var, yaralı bir toplum var. Buna rağmen hükümet Kürt sorununun çözümü konusunda güven veren bir üslup ve tutum geliştirmedikçe, PKK da silahları bırakma konusunda ikircikli tavrından vazgeçmediği sürece sürecin ilerlemesi zor.

Bir diğer husus, bana öyle geliyor ki, Kandil’in önceliği devletin Kürt sorununu çözmesi değil, kendi örgütsel çıkarlarını tahkim etmek ve meşrulaşarak taban üzerindeki etkisini artırmak. Bayık’ın “anlamlı ve derinlikli müzakere”den kastettiği şey de, PKK’nın geleceğinin ve pozisyonunun ne olacağı. Statü talepleri de aslında PKK’ya statü verilmesi gibi görünüyor. Yani PKK bir biçimde kendi idaresinde bir Kürt bölgesi arayışında. Kamuoyunda çözüm beklentisinin odağındaysa PKK’nın geleceği değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü var. Kandil’dekiler bunu görmediği sürece sürecin ilerlemesi zor.

Son olarak, gelişmeler Öcalan’ın PKK’yı kontrol etme ve yönlendirmesinin beklenen düzeyde olmadığını gösteriyor. Sahadakiler, liderlerini kırmamaya çalışıyor, ama büyük oranda bildiklerini okuyorlar. BDP etkili bir inisiyatif geliştirmeden uzak bir biçimde Kandil ile İmralı arasındaki elçilik belki de arabuluculuk görevi üstlenmiş durumda. Halbuki, bu süreçte BDP’nin tarihsel bir misyon yüklenmesi ve PKK’yı meşru zeminde siyasi mücadeleye eklemleyerek silahların tam susmasını sağlamaya dönük bir inisiyatif geliştirmesi beklenirdi. Dolayısıyla Öcalan’ın Kandil’i tam olarak kendine ram etmemesi ve BDP’nin de mevcut süreçte asli bir aktöre dönüşememesi halinde sürecin ilerlemesi zor.

***

Sonuç olarak, toplum adına hareket edenler bazen bazı şeyleri başlayıp yarıda bırakabilirler. Ama herhalde on binlerce insanın hayatına mal olan böyle bir konuda bir süreç başlatıp da, bundan kolayca vazgeçemezler. Madem ki -iyi veya kötü- bir tercihte bulunularak bir süreç başlatılmıştır, bunun gereği artık yapılmak zorundadır. Zira hiç kimsenin, temsil ettiği kitlenin umutlarıyla oynamaya hakkı yoktur. Süreci başlatanların ve ona katılanların, beklentiyi ve umutları bu kadar yükseltmişken, bunu kolayca bitmesine yol açacak bir tutum benimsemeleri kabul edilemez. Çözüm adına beklentiler bu kadar yükseltilmişse, zor da olsa çözüm vizyonu korunarak hareket edilmekten başka çare yoktur.

Bununla birlikte şunu da vurgulamadan edemeyeceğim: Tarafların soruna ve çözüme bakışları yeterince birbirine yaklaşmadıkça, süreç bölgedeki gelişmelerin etkisinden kurtarılmadıkça, Kandil de dış aktörlerin ve dış dinamiklerin etkisinden kurtulmadıkça çözüm sürecinde istenen düzeyde bir ilerleme beklemek de gerçekçi olmayacaktır.

AFRİKA DOSYASI : Afrika’daki terörün ardında din değil nüfuz mücadelesi var


Kenya’nın başkenti Nairobi’deki bir AVM’ye düzenlenen terör eylemi, dikkatleri Afrika’ya çevirdi. Medya ‘İslami terör’ü konuşurken, yaşlı kıtada çetin bir nüfuz ve paylaşım savaşı yaşanıyor.

Afrika’nın stratejik önemi gün geçtikçe artıyor. Yeryüzünde ekilebilir olup da henüz kullanılmayan toprakların yüzde 60’ını barındıran kıta bir kez daha dünyanın geleceğini belirlemeye hazırlanıyor. ‘Kara Kıta’daki nüfuz savaşlarına eski sömürgeci güçlerin yanı sıra, Çin gibi ülkelerin de katılmasıyla rekabet iyice kızışmış durumda. Bu toz duman arasında bizim duyabildiğimiz ise sadece ‘İslami terör’ yaftası. Türkiye’nin Çad Büyükelçisi Prof. Ahmet Kavas ile ‘Afrika’da nasıl bir mücadele yaşanıyor, terör olayları nasıl bir zemine yaslanıyor?’ sorularının cevaplarını aradık. Türkiye’nin az sayıdaki Afrika uzmanlarından biri olan Kavas’a göre, Afrika’nın kalkınması hızlandıkça terör olayları da artış gösteriyor.

-Eş-Şebab nasıl bir örgüt? Eylemlerini neden İslam’a dayandırıyor?

Eş-Şebab, sadece Somali sınırları içinde değil, çevre ülkelerde de gittikçe daha fazla şiddete başvurmayı yegâne varlık aracı gören bir yapılanma. Şubat 2012’de aldığı kararla El-Kaide’ye bağlanması onu mahalli olmaktan çıkarıp uluslararası tedhiş hareketlerinin parçası hâline getirdi. Somali üzerinde her ne vesileyle olursa olsun ABD ve onunla işbirliği yapan her ülkeyi hedef alıyor. 2007’de İslam Mahkemeleri Birliği’nin Mogadişu’da 2 yıllık iktidarını kaybetmesinden sonra ılımlı kanadın küresel düzene yakınlaşmasına tepki koyarak şiddet yanlısı hareketleri benimsedi. Temel hedef olarak Afrika Boynuzu ülkeleri Cibuti, Etiyopya, Eritre, Kenya ve Somali’de şeriat kurallarına dayalı büyük İslam devleti kurma niyetlerini ifade ediyorlar. Bu yönüyle Batı Afrika Cihat Birliği Hareketi (MUJAO) ile aynı hedefte birleşiyor ki, bu ikincisi de Batı Afrika ülkelerinin tamamını İslam devleti bayrağı altında bir araya getirme planları yapıyor.

-Somali’deki Türk büyükelçiliğine neden saldırdılar?

Eş-Şebab, genelde bölge Müslümanlarını, özelde tüm Somali soyluları ancak şiddet yanlısı söylemlerle çevrelerinde toplayacaklarını düşünüyor. Bu ideallerine ulaşmak için engel gördükleri her hedefe saldırmayı meşru sayıyorlar. Bu anlamda Türkiye’nin ülkelerinde artan etkinliğini Müslüman bir ülkenin başka Müslüman ülkeye yardımından ziyade düşman gördüğü ülkelerle işbirliğinin farklı tezahürü olarak algılamaya başladılar. Dolayısıyla varlığından rahatsızlar. Eş-Şebab’ın Türkiye’nin resmî ve sivil toplum kuruluşlarının çalışmaları konusunda kasıtlı olarak yanlış bilgilendirilmesinin bu saldırıda etkili olduğuna dair bir görüş de var. Aslında Somali’de tüm tarafları aynı bayrak altında toplamak için her türlü gayreti gösteren Türkiye, ülkenin parçalanmasından yana olanlar kadar kendi iktidarını tesis için birleşik ve güçlü Somali’yi tehlikeli gören Eş-Şebab’ı da rahatsız ediyor. Yaptıkları ile tesis etmek istedikleri İslami kuralların geçerli olacağı bir idarede olacak uygulamalar birbirine tamamen zıt. Aslında onlar da bunun farkında, ama kaybettikleri iktidarlarını tekrar ele geçirmek için Türkiye’nin son derece insanî varlığını bile tehlikeli görmeyi göze alıyorlar.

-Afrika’da sadece ‘dinci’ örgütler mi var? Şiddeti benimseyen örgütler hangi amaçlar için eylem yapıyor?

Afrika dediğimiz kıtada bugün 54 bağımsız devlet var ve çoğunda genelde merkezî idarelerle mücadele eden epey direniş hareketi var. 1990’lı yılların ortalarına kadar bunlar daha etkili idi. Bugün Doğu Afrika’da Ruanda’nın Kurtuluşu İçin Demokratik Güçler Hareketi (FDLR), Uganda’da etkili olan Tanrı’nın Direniş Ordusu (LRA) ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde M23 hareketi gibi örgütler Büyük Göller ve Orta Afrika Bölgesini âdeta kana buladı. Son 10 yılda bu bölgede tamamına yakını sivil olmak üzere 5 milyondan fazla insan hunharca öldürüldü.

-Uluslararası medyada pek göremedik bu olayları…

Uluslararası toplum bu konuda son derece sessiz. Dahası bu örgütlerin bir kısmı Hıristiyanlıkla bağlantılı olduklarını ilan ettikleri hâlde bir ‘Hıristiyan terörü’ kavramından bahsedilmiyor. Uluslararası medyada bu örgütlerin işlediği, milyonlarca insanın canına mal olan cinayetler çok az yer alıyor. Nijerya’daki Boko Haram örgütünün acımasız saldırılarında ölen masum insanlar sürekli haber olurken her türlü haydutluğu meslek edinen Nijerya’daki diğer yapıların vahşetleri çok az gündeme getiriliyor. Aslında tüm örgütler her türlü terör faaliyetleri sonrasında kendilerini kitleler nezdinde haklı çıkaracak söylemler geliştiriyor ve tarihteki benzerleri ile kıyas edildiğinde aralarında pek fark bulunmuyor. Müslüman toplumlar içinden çıkanlar en büyük hedef olarak gerçek İslam düzenini ihya edeceklerini tekrar ediyorlar.

-Bu örgütler nasıl taban bulabiliyor?

Elbette ki bu yapılanmaların dayandığı bir zemin ve yeni müntesiplerini kazanmada ciddi ikna söylemleri var. Geleneksel İslami eğitim sömürgecilik döneminde etkisizleştirildi. Modern dönemin şartlarındaki İslam eğitim kurumları desteklenmedi. Gençler uluslararası dinî hareketlerin hedef kitlesi hâline getirilerek kolayca elde edildi. Gittikçe artan nüfuslarına oranla daha fakirleşen Demokratik Kongo, Zambiya, Sudan, Güney Sudan, Etiyopya, Senegal, Mali, Nijer ve Madagaskar gibi ülkelerde verimli milyonlarca hektar ekilebilir arazi Çin, Katar, Japonya, Güney Kore, Fransa, ABD gibi ülkelere çok düşük fiyatlarla tahsis ediliyor. Birçok köy ve kasaba halkı ellerinde tapuları olmadığı için asırlardır yaşadıkları, atalarından kalma topraklardan çıkarılıyor. Kendi ürünleri para etmezken dışarıdan gelen her türlü mamul madde bedelinin 3-5 katı yüksek fiyatla satılıyor. Kısacası Afrika’nın 19-20. yüzyıllarda üreten değil, tüketen kıtaya dönüştürülmesi süreci, 21. yüzyılda çok daha kötü şartlara maruz kalacak bir istikamete sürükleniyor. Aslında hangi din ve fikir adına olursa olsun Afrika’da son 15 yılda parlayan tüm örgütlü terör hareketlerinin kıtaya verdiği en büyük zarar tarihinin en ciddi kalkınma eğiliminin yakalandığı 2000’li yıllarda oldu. Birçok terör olayı kıta üzerindeki önemli kısmı çok uluslu şirketlerin geleceğe yönelik yatırımlarının önünü açmakta, zira terörü önleme bahanesiyle yapılan dış müdahalelere sebep oluyorlar.

-Bu yılın başında Afrika’ya hükümet nezdinde büyük bir çıkartma yapıldığında iç kamuoyunda ‘Orada ne işimiz var?’ türü sorularla ziyaretin lüzumsuzluğu sıkça ima edilmişti. Afrika Türkiye için neden önemli?

Müslüman Türklerin tarihinde Afrika en az Asya kadar önemli bir kıta iken özellikle bu kıtayı unutmamız için her şey yapılmıştı. Bunun sebebini sadece dışarıda aramamak lazım, kendi iç kamuoyumuz da bu düşünceye alıştırıldı. Geride bıraktığımız milyonlarca Osmanlı bakiyesi Türk soylular ile henüz ilgilenecek bir irade oluşmadı. Hatta tarihî eserlerin restorasyonunda kısmen de olsa mesafe alınırken aynı kökenden olduğumuz insanlarla ilgilenenimiz yok. Her şeyden önce aynı soydan geldiğimiz milyonlarca insanla akrabalık bağlarımızı artık diriltmemiz gerekiyor. Yani Mısır, Libya, Tunus, Cezayir başta, diğer ülkelerde bizim milyonlarca soydaşımız var, onları daha ne kadar unutacağız? Çad’da bile bugün yüzlerce insan kendisini Türk kökenli kabul ediyor. Afrika’nın geleceği şu an, sömürgecilik döneminden daha fazla ipotek altına alınırken, herkes kendi gündemini oluştururken sadece İslamcı terör örgütlerinden bahsediliyor!

-Afrika’da eski sömürgeci ülkelerin dışında bugün hangi aktörler etkin?

Kıtada son yirmi yılda tüm imkânlarını seferber eden Çin birinci sıraya yerleşti. Çok değil, 20 yıl önce Hindistan’ın en fazla yarısı kadar bile etkili değildi ve toplam ticaret hacmi yarım milyar dolar dolayındaydı. ABD, 2000’li yıllarda başta askerî etkinlik alanları açması yanında ciddi olarak kıtayla ilgilenmekte ve bunları Kanada ve Brezilya takip ediyor. Uzakdoğu’da Japonya ve Güney Kore’nin Afrika’daki etkinlikleri pek gündeme gelmese de Japonya sadece Toyota ile bile neredeyse pazarın yarıdan fazlasını tek başına kapatmış durumda. Güney Kore özellikle geniş araziler alarak tarım yapmayı planlıyor. Rusya, her ne kadar Sovyetler Birliği dönemi kadar kapsayıcı bir etkinliğe sahip olmasa da yine de belli bir etkinliğini sürdürüyor. Arap ülkelerinden Katar ve Suudi Arabistan da ekilebilir arazilerin kullanım haklarını alarak etkinlik kurmaya çalışıyorlar. Ancak tüm bu etkinliklerine rağmen AB üyesi ülkeler içinde İngiltere, Almanya, İtalya, İspanya, Belçika ve İsviçre yanında özellikle Fildişi Sahili, Madagaskar, Libya ve Mali’deki krizlerde başından itibaren rol alarak Çin dışında her alanda en fazla söz sahibi olmak isteyen Fransa sadece bugünler için değil, geleceğe yönelik ciddi adımlar atıyorlar.

-Biz ‘Afrika’da ne işimiz var?’ derken küresel aktörler çoktan yerini almış görünüyor?

Evet, öncelikle kıta ülkeleri âdeta 21. yüzyılda etkin olacak devletlere faaliyet alanı olarak rezerve konumda tutuldu. Fakat Çin devreye girerek bu oyunu kısmen bozdu ve bugün 200 milyarı aşan ticaret hacmiyle epeyce girdi sağladı. Petrol ve doğalgaz piyasasında fiyatların yüksek seyretmesi de Libya, Nijerya, Angola, Sudan, Güney Afrika ve Cezayir gibi ülkeleri büyük imkânlara kavuşturdu ve kıta içindeki dengelerde sözü geçen ülkeler oldular. Afrika Birliği Teşkilatı 2002’de Muammer Kaddafi’nin teşvikiyle Afrika Birliği adını alıp âdeta Avrupa Birliği benzeri kıtada etkin olunca uluslararası güç dengeleri Afrika’nın yeni konumunu kendi gelecekleri için tehlike olarak görmüş olabilirler. Zira artık askerî darbeler için tüm zeminler yavaş yavaş kaybolurken bir anda birçok istikrarlı ülke âdeta pimi çekilmiş bomba gibi patladı. Çoğuna “İslamcı terör” örgütleri deseler de bunlar üzerinden kıta ülkeleri istikrarsızlığın kaynağı hâline getirildiler. Özellikle Mali’nin karışması Kaddafi’nin öldürülmesine bağlı bir gelişme olarak görüldü.

-Afrika’ya bu küresel ilginin sebeplerini biraz daha açabilir misiniz?

Kıtaya ilginin temel sebebi pek tabii stratejiktir. 21. yüzyılın en güçlü devletleri Afrika bağlantıları ile gücüne güç katacak. Yer altı kaynakları henüz çok az kullanılsa da bugün ifade edilen rakamlar tüm kullanılmakta olanların yüzde 25’inden fazlasına tekabül ediyor. Ekilebilir olup da henüz kullanılmayan yerküredeki tüm arazilerin yüzde 60’ı Afrika’da.

Dünyanın gelişmiş ülkelerinde henüz anne karnındayken nüfusa kaydedilen bebekler yanında Afrika’da bir resmî evrak üzerinde dahi adı yazılı olmayan belki yarım milyar insan var. Zira kıtada neredeyse hiçbir ülkede nüfus sayımı yapılmıyor. İnsandan daha kıymetli kaynak olabilir mi? Bugün Afrika’nın nüfusu 1 milyar 100 milyon civarında deniyor. Bu yalan; kıtada 2 milyardan fazla insan yaşadığını ifade etmek abartı değildir. Sadece Nijerya, Etiyopya, Mısır, Demokratik Kongo ve Cezayir’de yarım milyar insan yaşıyor. Geride daha 50 ülke var, belki içlerinde Seyşeller gibi, Cibuti, Komorlar, Sao Tome ve Yeşil Burun gibi nüfusları yarım milyonu bulamayan veya biraz geçenler var ama Mali, Nijer, Çad, Sudan, Tanzanya, Mozambik gibi ülkelerin gerçek nüfusu henüz net olarak ifade edilemiyor.

-Afrika’nın stratejik öneminde bir yükseliş olduğunu söyleyebiliriz o hâlde?

Bütün mesele zaten bu konuda düğümleniyor. Yakın gelecekte Afrika üzerinde etkinlik kurmaya çalışan ülkelerle bizzat kıta ülkeleri arasında ciddi gerginlikler yaşanabilir. Artık kıta halkları cinin kutusunda değil. Son 10 yılda kıta ülkelerinden dünyanın farklı bölgelerine sefer düzenleyen havayolu şirketlerinin sayısı ve seferleri giderek artıyor. Milyonlarca Afrikalı makus kaderlerine üzülmüyor, ‘Biz de bu dünyanın bir parçasıyız, hatta vazgeçilemeyiz.’ diyorlar. Gördükleri her teknolojiyi bizzat kendileri taşıyor. Afrikalılar yakın gelecekte dünyanın kaderinde gerektiği gibi söz sahibi olacak.

-Bölgede Türkiye’nin imajı ve bizden beklentilerle ilgili neler söylersiniz?

Bu konuda iyimser olmak için henüz çok erken diyebilirim. Ama 25 yıl öncesine göre artık Afrika bizim için çöller ve balta girmemiş ormanlardan ibaret değil. Bir akademisyen olarak hem çölleri hem de ormanları gördüm, gittikçe gelişen ve kalkınan şehirlerde yaşadım. Günümüz Türkleri buraya asırlarca ömürlerini veren ataları kadar büyük fedakârlık seviyesine ulaşmasalar da kıtayı onlardan daha geniş alanda iyi tanıdılar diyebilirim. Artık Türk Cumhuriyetlerinin dikkatlerini de bu kıtaya çevirmemiz gerekir, Afrika ülkelerinin dikkatlerini de oralara döndürme zamanı geldi. Adı küreselleşme ise herkes içinde yer almalı. Sadece ayrıcalıklı ülkelerle küreselleşme olmaz. Afrika artık üretmek zorunda, sadece tüketici olmamalıdır. Geri bırakılmışlığına son verecektir. Tüm imkânlarını hem ülkesinden giden hammadde kaynaklarının taşınması için hem de mamul hâle geldikten sonra tüketmek için geri getirirken taşıma ücreti ödemektedir. Bizden en büyük beklentileri ‘Siz nasıl yaşıyorsanız biz de öyle yaşamak istiyoruz, insan olarak buna hakkımız var.’ cümlesiyle özetlenebilir. Türk insanı bunu başardığı gün kıta ülkelerinin tüm beklentilerine büyük oranda cevap vermiş demektir.

-Anadolu insanının Afrika’ya ilgisi yeni değil. Ticaret, yardım ve eğitim faaliyetleri için o coğrafyaya yıllardır gidiliyor. Bu faaliyetler Türkiye’nin imajı ve Afrika politikası açısından ne ifade ediyor?

İnanın sadece bu soru bile bir röportaj konusudur. 1993 yılında ilk defa Mali’nin başkenti Bamako’ya gittiğimde kendisini Türk Ermeni’si olarak tanıtan Lübnanlı bir lokantacı vardı. Kendisiyle tanışınca Türk değil, Arap Ermeni’si olduğunu söyledi. Sadece Ermeni olduğunu söylese de yeterdi; ama kendini her iki milletle bağlantılı ifade etme ihtiyacı hissediyordu. Ertesi yıl Amerika’nın çölleşmeye karşı projelerinde çalışan bir Türk mühendis ile tanıştım. Ama 2010 yılında aynı ülkeye gittiğimde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği, 6 Türk okulu, onlarca öğretmen ve aileleri, buraya sıkça uğrayan iş adamları, Eyüp Müftülüğü’nün inşa ettiği Bamako Eyüp Sultan Camii gibi daha nice etkinlik alanı oluşturduk. Onlarca Malili öğrenci Türkiye’de eğitim görüyor. Bunu kıtadaki her ülke için yayabiliriz. STK’larımız hem Türkiye tarafından hem Afrika tarafından gerçekten madalyaların en ihtişamlılarına layık. Halkımızın hayır duygusunu harekete geçirerek ülkemiz ile Afrika toplumları arasında büyük köprüler inşa ettiler. Bu köprüler gönülden gönüle kuruldu. Kıtadaki Müslüman kardeşlerimizin geleceğini eline silah tutuşturulan birkaç bin gencin tedhişinden korumak için onlara daha yakın olmamız gerekiyor.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// GÜNDEM ANALİZ : Terör BİTİYOR MU ?


GNDEM ANALZ – Terr BTYOR MU.pdf

TERÖR : TAYYİP YİNE GERİ VİTESE TAKTI :)


TERÖR /// NİJERYA – Eğitim haram, terör helal mi ?


El Kaide’nin Nijerya kolu olarak görülen ‘radikal’ Boko Haram (Batı Eğitimi Yasak demek) örgütü ülkenin kuzeydoğusundaki Yobe eyaletinde bulunan Tarım Koleji’ne saldırdı, en az 50 öğrenciyi katletti.

Koleje gece saatlerinde baskın düzenleyen eylemciler, yatakhanede uyuyan öğrencilere kurşun sıkıp okulu ateşe verdi. Batı tarzı eğitime savaş açan Boko Haram, temmuzda bir başka okula saldırmış, 42 öğrenciyi katletmişti. Son bir yılda artan eylemlerden sonra harekete geçen hükümet, bölgede olağanüstü hal ilan edip örgüte yönelik operasyonlara girişti. O dönemde çok sayıda militanını kaybeden örgüt yeniden toparlanıp intikam saldırılarına soyundu. El Kaide’ye bağlılığını bildiren örgüt, Nijerya hükümetini devirerek ülkenin kuzeyinde İslam devleti kurmaya çalışıyor.

İSTİHBARAT : “İslam Adına Işlenen Terörün Arkasında Yabancı Istihbarat Güçleri Var”


Dünyanın değişik ülkelerinde son dönemlerde sivil halka karşı gerçekleşen terör olaylarının İslam dini ile özdeşleştirilmesine,tepki yağıyor. Akademisyen ve düşünürler, aşırılıkçı bazı Müslümanların kullanılarak yapılan terör eylemlerinin asıl hedefinin İslam dini olduğuna dikkat çekiyor. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından gerçekleştirilen “Ortadoğu’da Değişim ve Dönüşüm Perspektifinde Türkiye- Ürdün İlişkileri” çalıştayına katılan Ürdünlü akademisyen ve düşünürler Cihan Haber Ajansı’na(Cihan) verdikleri mülakatlarda bölgedeki terörün asıl kaynağının yabancı istihbarat birimleri olduğunu iddia etti.

Müslümanların terörle özdeşleştirilmesi girişiminin yeni olmadığını ifade eden Ürdün eski Kültür ve Enformasyon Bakanı Semih Maaytah, İslam dini ile terörün özdeşleştirilmesi projesinin geçmişe dayandığını söyledi. Maaytah, "Bu yeni bir durum değil. Bundan çok önce başlayan ve günümüze kadar devam eden bir projedir. Burada asıl olan her İslami düşüncenin aşırılıkçıymış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Bu proje Batı’da başarılı oldu. Özellikle 11 Eylül saldırılarından günümüze kadar devam ediyor." dedi.MÜSLÜMANLAR OYNANAN OYUNUN FARKINDA OLMALI Müslümanların oynanan oyunun farkında olması gerektiğine işaret eden Maaytah, "Hem fikri hem de basın yoluyla yapılması gerekenler var. Bu konunun aydınlatılması gerekir. Batının ise suskun kalmasını bekleyemeyiz.

Aşırılıklar yok olsa bile Batı kendi eliyle yeniden oluşturacak. Kısmi amaçlar için dahi olsa böyle aşırılıklar olacak. Ancak bu konuda Müslümanlar yeterince bilinçli değil. Yapılması gereken, aşırılıktan uzak orta yolu seçmektir. Vasatiyettir bundan fazlası inanın ki değil. İslami sağduyu ile anlamaya çalıştığımız sürece mutedil oluruz. " ifadelerini kullandı.Araştırmacı ve Tarihçi Baker Khazar Al Majaliy ise, terörle hedef alınanın İslam dini olduğunu vurguladı. “ İslam dini terör ve şiddeti asla tasvip etmez.” diyen Al Majali, "Burada asıl hedef İslam dinidir. Amaç dünyaya İslam tehlikesi olduğu izlenimi vermek. İslam’ın güçlenmesinden endişe ediliyor. Daha önce Abbasiler, Emeviler döneminin yanı sıra gelişmiş İslam medeniyetlerinin ortaya çıkması endişesi var. İslam’a yönelik bir öfke var." dedi.

İslam dini üzerinde bir komplonun olduğunu ifade eden Al Majaliy, "Aslına bakacak olursak yaşananlar 1897 İsviçre’de Besel Konferansı’nda alınan kararların uygulamaya konulmasıdır. O toplantıda İslam’ın yok edilmesi projesi vardı. İslamın Müslümanların eliyle yok edileceğinden bahsediliyordu. Müslümanların eliyle fitne ve sorunlar çıkartılarak bu uygulanıyor." diye konuştu.Yeni bir sayfa açılması gerektiğine işaret eden Al Majaliy, “Her türlü aşırılıktan, şiddetten uzak bir toplum oluşturmalıyız. Terör ve şiddetin kesin bir dille reddedilmesi gerekir. Ürdün’de bunun bir örneğini oluşturduk. 2008 yılında Amman Bildirisi adıyla bir bildiri yayınlandı. Bildiri, İslam’ı yeni bir bakış açısıyla anlamaya davet ediyor. Terör, şiddet ve aşırılıktan uzak durmayı kapsıyor.

Bununla birlikte ötekini de kabul etme çağrısı yapılıyor. Bunu için diyalogun önemine dikkat çekiliyor. Gerçekten günümüzde ihtiyacımız olan diyalogdur." dedi.Ürdün Bayrak Araştırmalar Merkezi Başkanı Bilal Hasan Al Tal da terör olaylarında yabancı istihbaratların rolüne dikkat çekiyor. Al Tal, “Bunlar kimi Müslümanların cahilliği ve aşırılıklarını kullanarak bu eylemleri gerçekleştiriyor” dedi. "Bu güçler İslami terör yaftası yapıştırmaya çalışıyor" diyen Al Tal, "Hiç şüphesiz bu güçler bazı Müslümanların cahilliğini kullanıyor. Cahillik ve fakirlikten de kaynaklanan aşırılıkçılığını kullanıyor. Bölgede her olanın da sorumlusu elbette Müslümanlar değil. Uluslararası istihbarat örgütlerinin bölgede çalışmalarını kabul etmemiz gerekiyor. Bunların ortaya koydukları projelerle halkı birbiri ile meşgul ediyor. Mezhepsel çatışmalar çıkarıyor. Bunda iki sebep var. Biri gerçek düşmanlarını unutmaları ikincisi ise ülkelerinin kalkınmasını engellemeleri. " şeklinde konuştu.

Bölgede önde gelen insanlara şiddet ve terörün engellenmesi konusunda önemli görevler düştüğünü ifade eden Al Tal, "Bu konuda aynı şekilde basına da önemli bir görev düşüyor. Bu dalgaya karşı Müslümanların bilinçlenmesi ve bölgedeki halkların dayanışması konusunda önemli sorumluluklar var. " diye konuştu.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: