ARAŞTIRMA DOSYASI /// M. MURAT TAŞAR (TERCÜME) : RUS FİKRİYATININ PARÇASI OLARAK AVRASYACILIK // / @mmt_1964


Rusya’nın emperyal vizyonu: Avrasyacılık

Rusya’da XVIII. ve XIX. yüzyıllarda, aydın çevrelerde yapılan tartışmalarda, iki düşünce akımı ortaya çıktı ve temsilcileri Slav Milliyetçileri ve Batıcılar olarak nitelendirildiler.

Slav Milliyetçileri tarihsel gelişimin sonucu olarak Slavlığın bir kültürel benlik oluşturduğu ve diğer Slav halklarla ilişki kurulmasını vurgularken, Batıcılar Büyük Petro’nun başlattığı Rus İmparatorluğu’nun Avrupa’ya açılmasına bağlandılar.

Tartışma hangi kıtaya ait olunduğu yönündeki soru ile kızıştı. Takip eden zaman diliminde Avrupa ve Asya’ya aynı oranda önem veren ve etnik kimliğin oluşumunda Tatar-Moğol etkisine işaret eden üçüncü bir akım ortaya çıktı.

Avrasyacılar Rusluk’u Doğu-Slav ve Tatar-Moğol halklarının ve geleneklerinin karışımı olarak anladılar. Bu akımın taşıyıcıları daha çok Hıristiyan Tatarlardı.

Bu ekoller Rus dışpolitikasını da etkiledi.

Avrasyacılık Rus emperyalizminin çok uzun sürede oluşan geleneği ile uyuşmaktadır.

Bu yüzden özellikle Orta Asya’da yakın gelecekteki gelişmeleri etkileyecek güce de sahiptir.

Bu bağlamda Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in Rusya ile Orta Asya devletlerinin bir Avrasya federasyonu kurmalarını istemesi kayda değerdir.

Bu düşünce ekolleri arasındaki tartışma öncelikle Asya ile Avrupa arasındaki Rusya’nın hangi kıtaya ait olduğu idi.

Bu üç akım Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Rusya Federasyonu’nun ortaya çıkışı sonrasında yeniden canlandılar.

Slav milliyetçilerinin bugün için en önemli ideologu Rusya’nın Ukrayna ve Beyaz Rusya ile birleşmesini isteyen Soljenitsin’dir.

Yeni Avrasyacılar da Kazakistan ve Orta Asya’yı Büyük Birlik içersinde görmek istemektedirler.

Yeni Batıcılar da Rusya Federasyonu’nun Avrupa ile entegrasyonu taraftarıdırlar.

Avusturya Silahlı Kuvvetler Dergisinde (Österreichische Militärische Zeitschrift 1/96) yayınlanan yazı Avrasya düşüncesinin dününü ve bugününü anlatmaktadır. Rusya ile ülkemizin benzer yönlerinin farkına varmamıza yardımcı olacağı, yakın geçmişi daha anlaşılır kılacağı ve yakın geleceğe de ışık tutacağını düşündüğümüzden ilgiyle okunacağını ummaktayım.

Ülke Dergisi, sayı 27 – 28, Temmuz – Ağustos 1997

Almanca’dan Çev.: M. Murat TAŞAR

20’li yılların bir ideolojisinin Rönesans’ı üzerine

Christian F. WEHRSCHÜTZ

Rus fikir tarihinin temel sorunlarından biri Rusya’nın Avrupa ile ilişkisine dair olanıdır. Bu ilişki kökü Batı’da olan ideoloji, komünizm sisteminin çöküşünden sonra ve buna bağlı olarak Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile yeniden güncellik kazandı. Şimdi söz konusu olan bir kez daha, bir kültürel varlık Rusya’nın yüzünü nereye çevireceğidir. Oswald Spengler bunu pseydomorfoz olarak tarif etmişti, çünkü ona göre Rusya, Bizans’tan Tatar egemenliği, oradan büyük Petro’nun Batı’ya yönelişi ve Orta Avrupa Marksizmini devir alışı sonrasında dahi hiç bir zaman kendi öz kültürel kimliğini bulamamıştır. Bu anlamda Spengler kitabı Hıristiyan Batı’nın Çöküşü’nde (II. Cilt)1

Rusya’nın sadece Doğu ile Batı arasında değil, aynı zamanda antik kültürle Arab kültürü arasında, gelecekle geçmiş arasında, yani "iki dünya arasında" bulunduğu görüşündedir; doğuştan sahip olduğu bir kimliği yoktur. Rusya’ya ait olan ise tarihin ülkeye nasip etmediği kimliğin arayışına, bir başka deyişle sürekli gelecekte bulunan bir yeni kültür arayışı ve bu kültürün geleceğin kendisi olacağı kabulüne duyulan özlemdir. Spengler, Büyük Petro’yu bu yüzden uğursuz bir kişilik, Rus tarihindeki "pseydomorfoz"un kilit adamı olarak kavrar. Onunla gelen herşey, sanatlar ve bilimler, aydınlanma, sosyal etik, materyalizm vd. sadece dışarıdan gelmiş değillerdi, aynı zamanda Rus bünyesine yabancıydılar ve böylelikle Batı’ya karşı nefretin temelini attılar. Spengler, Slav milliyetçisi İvan Aksakov’un 1863 yılında Dostoyevski’ye yazdığı bir mektuba dikkat çekiyor. Aksakov bu mektubunda, "Rus halkının hissiyatının kurtuluşunun ilk şartı bütün mevcudiyeti ile Petersburg’tan nefret etmektir" diye yazmıştır. Spengler eseri "Bolşevizm ve Sosyalizm"de, Bolşevizm’i "Batılı problemlerin kanlı karikatürü" olarak nitelemekte ve şu sonuca ulaşmaktadır: " Petronizm ve Bolşevizm, Versay Sarayı ve Paris komünü gibi Batı’nın yaratıklarıdır, ancak Rus tevazuu ve yüksek fedakârlığı sayesinde güçlü gerçeklere dönüştürülmüşlerdir. Buna rağmen onların kurumları Rus varlığının yüzeyinden sorumludurlar ve her ikisi de aniden ortaya çıkıp, aniden kaybolma imkânına her zaman sahiptirler."

Rusya nedir?

Rus kimliği üzerine tartışma XIX. yüzyılın 30’lu yıllarında başladı ve Rus aydınlarını "Batıcılar" ve "Slav Milliyetçileri" diye ikiye ayırdı, bu ayırımı edebi şekilde en belirgin tecessüm ettiren Dostoyevski’dir. Her iki akımı uğraştıran temel sorun, çok kolay sorulmuş/sorulan ama çok zor cevap verilen "Rusya nedir?" ve "Avrupa ile ilişkisi nasıl olmalıdır?" sorularıdır. Başka bir deyişle Slav milliyetçileri ve Batıcılar’ın bu tartışması Rusya’nın kaderi ve dünyadaki yeri üzerine yapılan bir tartışmaydı. Her iki akımda Rusya’yı sevmekteydiler, Slav Milliyetçileri anneleri gibi, Batıcılarda çocukları gibi. Her iki harekette ilk tezahür ettikleri şekilleri ile bugün geçersizdirler, fakat bu konu mevcudiyetini bugün de korumaktadır. Rus fikriyatının, en geç Petro döneminden itibaren içinde bulunduğu gerilimli ilişki üzerine kültür felsefecisi Nikolay Berdyaev (1874 – 1948), "Rus Düşüncesinin XIX. ve XX. yüzyıl başlarındaki Temel Problemleri" adlı eserinde şunları yazmıştır: "Onlar (Ruslar) Batı halklarını huzursuzluğa sevk eden bir halktır. Her bir milli bireysellik, insani bireyselliğin olduğu gibi mikrokosmosdur ve bu yüzden aykırılıkları kendi içinde barındırır (dışarıyı yansıtmaz- çev.), fakat bunun derecesi farklıdır. Kutuplaşmanın ve aykırılığın derecesine göre Rus halkı sadece Yahudi halkı ile karşılaştırılabilir, iki halkın da Mesih bilincinden güçlü etkilenmiş olması tesadüfî değildir. Rus ruhunun çelişkili olması ve karmaşıklığı, Rusya’da dünya tarihinin iki kutbunun (Doğu – Batı) çarpışması ve karşılıklı etkileşim içine girmesi ile ilişkilendirilebilir. Rus halkı ne tam Avrupalı, ne de tam Asyalıdır. Rusya dünyanın bütünlüklü (Doğu – Batı diye ayrılamaz, kendi içinde bölünemez – çev.) bir parçasıdır, bir devasa Doğu-Batı dır, o iki dünyayı (Doğu-Batı -çev.) birleştirir. Ve Rus ruhunda biri birleri ile çatışmadaki iki prensip, batılı ve doğulu, sürekli bulunurlar."

Büyük Petro

Rus tarih felsefesindeki tartışmanın merkezinde Rus tarihini aynı anda iki parçaya ayıran Petro’nun reformlarının anlamı ve önemine dair sorulan sorular yatar. Her şeyden önce Büyük Petro hakkında hüküm vermede fikirler çarpıştı. Rusya’nın tarihi yolunun Batı Avrupa gibi mi olduğu, yani insanlığın ilerlemesinin ve medeniyetin yolunun aynı mı olduğu; Rusya’nın özgünlüğü sadece onun geri kalmışlığından mıydı veya Rusya’nın kendine ait bir özel yolunun ve kendi medeniyetinin başka özellikleri mi vardı? Büyük Petro’yu değerlendirirken sorulan soru buydu. Bu soruya XIX. yüzyıl Rus aydınları iki farklı, fakat açık cevap vermeye çalıştılar. Batıcılar Avrupa medeniyetinin, her şeyden önce aydınlanmanın sonuçlarının devir alınmasına çaba gösterirlerken, Slav Milliyetçileri Rusya üzerindeki Avrupa etkisini olumsuz yorumlamışlardır. Batıcılar Rusya’nın geleceğini onun batılı yola girmesinde görmüşlerdir. Buna karşılık Slav Milliyetçileri Ortodoks inancına dayanan özgün karakterli kültüre inanmışlardır. Petro’nun reformları ve Petro dönemindeki Avrupalılaştırma onlar için bu yüzden Rusya’ya ihanettir. Nikolay Berdyaev Slav Milliyetçileri ve Batıcıların Petro’ya karşı tutumlarını aynı derecede yanlış bulmuş ve yukarıda sözü geçen kitapta buna ilişkin şunları yazmıştır: "Slav milliyetçileri Rusya’nın dünyadaki misyonu için Petro’nun reformlarının kaçınılmazlığını anlamadılar, evet Slav Milliyetçileri Petro döneminde Rusya’da düşünce ve sözün kendilerine düşünme ve büyük Rus edebiyatının ortaya çıkmasına imkân sağladığını itiraf etmek istemediler. Batıcılarsa Rusya’nın kendine özgünlüğünü kavra(ya)madılar, Petro’nun reformlarının acılı tarafını itiraf etmek istemediler, Rusya’nın özgünlüğünü görmediler."

Avrasya Düşüncesi

Bu kendi içlerinde dahi çelişkili düşünce ekolleri Bolşevizm’in zaferiyle belli bir dereceye kadar bir sentez tecrübesi geçirdiler: Batılı (Alman) hâkimiyet ideolojisi Marksizmin zaferi Rus Mesih inancıyla (Dünya devrimi) çiftleştirildi. "Marksizm Rus şartlarına uyduruldu ve Ruslaştırıldı. Proletaryanın misyonuna bağlı olan Marksizmin Mesih düşüncesi, Rus Mesih düşüncesi ile birleştirildi ve onunla özdeşleştirildi. Rus komünist devriminde bir proletarya deneyimi hâkim değildi, bunun yerine proletarya düşüncesi, proletarya mitosu vardı. Rus devrimi gerçek bir evrensel Mesih devrimiydi; devrim dünyaya selameti, baskıdan kurtuluşu getirecekti. Gerçi en büyük baskıyı oluşturdu ve her türlü özgürlüğü ortadan kaldırdı, fakat bu en büyük amaca ulaşmada sadece geçici araçtı, ama bunu inancına samimiyetten yaptı…. Rus komünizmi Rus Mesih inancının geri dönüşüdür. Burjuva karanlığını söndürecek doğudan ışık olduğu iddiasındadır." (Berdyaev)

Fakat Ekim Devrimi’nin sonuçlarının tartışmasında, 20’li yıllarda Rus göçmenler arasında doğan, ama 1945’ten sonra tekrar unutulmaya yüz tutan üçüncü akım ortaya çıktı: "Avrasyacılık". Bu üçüncü akım aydın çevrelerde Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takip eden yıllarda, Rus özgünlüğünü anlama çerçevesinde yapılan tartışmalarda yeniden canlandı, ama Batı’da henüz daha çok az bilinmektedir. Avrasyacıların Batı karşıtı düşünce ekolu, devrim sonrası Rus muhacirlerinin uzun süre tabulaştırılan kültüründe ortaya çıkmıştır. "Avrasyaizm" (Avrasyacılık- çev.) (Yevrasiystwo) kendisinden Rusya’ya yönelik siyasi – ideolojik taslağın geliştirildiği bir tarih felsefesi akımıydı. Bu "Avrasyacı düşünce" meşhur dilbilimci Trubeztkoy’un 1921’de ciltler halinde yayınladığı Doğu Yönünde Çıkış Yolu kitabıyla tanınmaktadır. Bu yayını diğerleri takip etti, öncelikle burada "Evrasiskaya Kronika" ve 1928’de yayınlanan fakat Bolşeviklerin manipülasyonuna maruz kalan "Evrasiya" gazetesi zikredilebilir.

Avrasya düşüncesi 30’lu yılların ortalarında Prag ve Sofya, Paris ve Belgrad’daki önemli Rus düşünürlerinin cazibesine kapıldıkları bir harekete dönüştü. Bunlar arasında filozof Karsawin, Florovskiy, Kartaşov, tarihçi Wernadskiy, coğrafyacı Sawizkiy ve müzikbilimci aynı zamanda gazeteci olan Suwtşinskiy vardılar; bir süre önemli filozoflardan Frank ve tarih/kültür felsefecisi Bizilli’de Avrasyacılık hareketine dâhildiler.

Avrasyacılarda İnsan

Temelde Avrasyacılık felsefedeki "bütünlükçü (holistik)" akımın bir varyasyonu olarak tanımlanabilir, bütünlükçü akım içerisinde özellikle Othmar Spann Gerçek Devlet ve Oswald Spengler’in (Hiristiyan Batı’nın Çöküşü) değindikleri yerlerdedir. Mesela Karsawin, Batı’da hâkim felsefi düşüncenin temel yanlışını "bireysel bilgi kuramı"nda görür, ona göre bu yanlış toplumu ciddiye almayan, bireysel fakat aynı zamanda sınıf veya bir gruba özgün egoizme götürmektedir. Bu yüzden ifadesini bir halkın veya bir devletin ruhunda bulan birey ötesi (bireyi aşkın- çev.) bir varlığın mevcudiyeti fark edilememektedir. Tek tek bireyleri devlet, halk, toplumsal grup ve hatta aile içinde "atomik agrega" olarak telakki eden Batı’daki hâkim düşünce yanlıştır. Halk daha ziyade "birey ötesi bir organizmadır". Bu mütalaadan hareketle Karsawin bireysel "ben"in kelimenin tam manası ile var olmadığı sonucunu çıkarır. Onun için bireysel kişilik, bir toplumsal kişiliğin, bir kolektifin tecellisinden başka bir şey değildir.

Buna birde dünya tarihinin Avrupamerkezci vurgusuna açık bir reddiye gelmektedir. Burada "Batı"nın belirlediği evrensel değerleriyle herkes için geçerliliği olan bir medeniyetin Avrasyacılar için kabul edilemezliği söz konusudur ki, bu değerler ve normların arkasında yatan Roma-Cermen kültürü olduğundan, hegomanyası da reddedilmektedir.

Bir Avrupamerkezciliğe bu reddiye aynı zamanda liberal demokrasinin Batılı şekline, onun hukuk devletine, parlamentarizmine ve bireye yönelik insan haklarına da reddiyedir. Buna karşılık Avrasyacılar, anti-tezde kişi ve devletin organik birliği, başka bir deyişle "senfonik kişilik" ve Rus Ortodoksluğu’nun cemaat ilkesi "sobornast"a dayanan güçlü otoriter bir devlet fikrini geliştirdiler.

Avrasyacılar, Batıcılar ve Slav Milliyetçileri

Avrasyacılık Rus fikir tarihinde ortaya çıkan iki büyük akım, Batıcılık ve Slav milliyetçiliğinden farklılık göstermektedir. İnsan tasvirinden anlaşıldığı üzere Avrasyacılar asıl karşıtlarını Batıcılar olarak görmektedirler. "Avrupamerkezcilik"i reddediş Slav Milliyetçileri ile daha çok benzer yönleri olduğunu göstermektedir. Çadaev bunu felsefe mektuplarında şu şekilde vurgular: Biz insan cinsinin büyük ailelerine dâhil değiliz; ne Batı’danız ne de Doğu’dan, ne birinden ne de ötekinden geleneklerimiz var. Tabiri caizse zamanın ötesinde (dışında- çev.) durmamız sayesinde, insan cinsinin evrensel terbiye edilmesi bize bir kez olsun dokunamadı bile"

Bu bağlamda Prens Trubezkoy’un bu iki akıma yönelttiği eleştiriye değinmek manidar olacaktır: Slav Milliyetçileri (reaksiyonerler) bedeli aydınlanma ve hümanizmden feragat olsa bile, bir güçlü, kendisi Avrupa ile ölçülen (eşdeğer-çev.) devleti amaçlamışlardır. Batıcılarsa (prograsifler) demokrasi ve sosyalizmin gerçekleştirilmesinde bedel olarak Rusya’ya özgü devlet oluşumundan feragat etmeyi kabul etmişlerdir. Avrasyacılar, her iki akımında zayıf yönlerini doğru yakalamışlardır: Mesela Slav Milliyetçileri, Batıcıların halk yığınlarının uyandırılmasına yönelik çabalarının Avrupalılaşmayı boşa çıkarmaya götürmek zorunda olacağını görebilmişlerdir; öte yandan Batıcılar Slav Milliyetçileri tarafından amaçlanan Rusya’nın büyük güç rolü üstlenmesinin, fikri anlamda Avrupalılaşmaksızın erişmenin imkânsızlığına işaret etmiştiler. Her Avrupa idolünün esiri oldular: Reaksiyonerler onu güç, prograsifler medeniyet olarak algılayıp tanrılaştırdılar. Trubezkoy buna ilişkin şunları yazmaktadır: "Farklı tezahür şekilleri ile Rus siyaset sahnesindeki bütün oyun çeşitlerini oluşturan bu iki temel fikir -büyük Rus devletliliği ve Avrupa medeniyeti ideallerinin Rus topraklarında gerçekleştirilmesi fikirleri- kökleri itibariyle yapaydılar." Bu akımların Petro’nun reformlarına reaksiyon olduğu ve aslında onun reformları doğal olmayan bir şekilde yerleştirmeye çalıştığı, bu reformların Rus halkına yabancı kaldığı, Slav Milliyetçileri ve Batıcıların Rus halkına yabancı oldukları da Avrasyacılar tarafından söylenmiş, yazılmıştır.

Avrasyaizm, Slav Milliyetçileri için Rusya’nın tarihsel-kültürel vasfını oluşturan Slavlık kavramını da eleştirmektedirler. Bu kavram daha az anlamlı bulunmaktadır, çünkü Lehler ve Çekler de Slav sayılmaktadır, buna rağmen başka bir kültüre, Batı kültürüne dâhildirler. Rus kültürü için sadece Slav olanın değil, aynı zamanda Bizans’ın da belirleyici özelliği olduğunu söylemektedirler. Rusya’nın çehresi Asyalı ve Avrupalı unsurların izlerini taşır. Tamda bu ikisi Rus kültürünün güçlü tarafını oluşturmakta ve Rusya’yı kültürü Avrupalı da olan Bizans ile eşdeğer kılmaktadır. Buna karşılık Nikolay Berdyaev Tatar hâkimiyetinin Rus halkını geriye götürdüğü şeklindeki geleneksel görüşe işaret eder: Bizans etkisi Rus düşüncesini "içten bastırdı" ve "geleneksel konservatif" yaptı.

Tatar Hâkimiyetine yeni anlam verme

Avrasya ekolünün anlayışında (kavrayışında) belirleyici olan, Rus tarihine farklı bakışları ve yorumları ile Slav Milliyetçileri ve Batıcılardan farklılık göstermeleridir. XIII. yüzyıldan XV. yüzyıla kadar uzanan, Rusya’nın Batı Avrupa’dan kopması ve yalnız kalmasına yol açan Tatar-Moğol hâkimiyeti, genelde alışılmış olduğu üzere baskıcı bir boyunduruk, Avrupa için kendini feda etme ve medeniyet için felaket olarak değerlendirilmemektedir; daha çok Tatar hâkimiyetinin pozitif, yapıcı yönleri vurgulanmaktadır; onun sayesinde Rusya’nın özerk gelişmesinin mümkün olduğu, daha sonraları Tatarların hâkimiyetindeki bölgeyi kapsayan bağımsız, birliği sağlanmış Moskova Devleti’nin kuruluşunun temelinin atıldığını söylemektedirler. Önceki satırlarda değinilen coğrafyacı Savizkiy bu konuda şunları yazmıştır: " ‘Tatar hakimiyeti’ olmaksızın Rus devleti de olmazdı…. Rusya Büyük Hanlar’ın takipçisidir, Cengiz Han’ın, Timur’un davasını devam ettirendir. Asya’nın birleştiricisidir….. kendi içinde ‘yerleşiklik’ ve ‘bozkır unsurlarını’ birbirlerine bağlayan, çok derinlere giden bir geleneğin taşıyıcısıdır."

Rusya’nın -yalnızca kendi coğrafyasının gereği olarak- Asya ile Avrupa arasında bir orta yere sahip olduğu ve bu yüzden kendi özüne ait Avrasya kültür karakteristiğinin bilincine varması gerektiği, bununla Batıavrupa’dan kökten farklılaşacağını da yazmıştır (Savizkiy). Avrasya tarih felsefesinde coğrafi faktör çok önemli bir rol oynadığından, Rusya’nın özgünlüğünü öncelikle ülkenin tabii coğrafi yapısı/konumu belirlemektedir. Rusya’nın Beyazdeniz-Kafkasya, Batısibirya ve Türkistan bölgelerine bölümlendirilmesi imkânsızdır, "kendi içinde birleşikliği ve ona hem batı, hem de güneydoğu ve güney yönünde bulunan ülkelerden farklılık göstermesiyle özgün bir dünya oluşturur. Ve eğer ilkini ‘Asya’ ikincisi ‘Avrupa’ niteleyip birbirine bağlarsak, yukarıda anlatılan, ortada duran ve köprü olan dünyaya ‘Avrasya’ ismi uygun olacaktır (Savizkiy).

Bu bağlamda Avrasyacılık Petro’nun başlattığı Rusya’nın Avrupalılaştırılmasına uzak durdu, Savizkiy "Rusya’nın hâlihazırdaki Avrupa kültüründen çıkmasını" en önemli uğraşları olarak ilan etti. Avrasyacılar, Batılı ve Rus-Avrasyalı kültürlerin karşılaştırılamazlığından yola çıktılar (ve çıkıyorlar), Batı medeniyetinin çözülüş ve çöküş döneminde bulunduğuna kaniler, böylelikle bunu Hıristiyan Batı’nın Çöküşü’nde ifade eden Spengler’ ile aynı görüşteler.

Avrasyacılık ve Bolşevizm

1917 Devrimi’nin Avrasyacılar tarafından çelişkili yorumu, neden bir kısım taraftarının belli bir dereceye kadar Bolşevizm’e yakınlaştığını anlaşılır kılmaktadır. Gerçi devrimin kendisi, Rusya’nın, Batı’ya yönelişinin sonucu, yani 18. yüzyıldan beri ülkenin geçirdiği aydınlanmacı – materyalist Avrupa’nın taklidi süreci ile yanlış yola saptırıldığından, Rusya aydınlarının Batıcılığı’nın son neticesi olarak tasvir edilmektedir. Savizkiy "Rusya’da komünist taşkınlıklar Avrupalılaşmanın 200 yıldan daha fazla süren tamamlanması ile meydana geldi," diye yazmakta ve komünizmi reddetmek ile Avrupa ilkelerine bir dönüş arasında ilişki kurmaktan uyarmaktadır.

Buna karşılık Trubezkoy, Bolşevizmde Petro reformlarının yapay ve zarar verici sonucu olarak devleti ve toplum yapısını yıkılışa götüren Batılı kültüre karşı bir ayaklanma görmektedir. Bunu onun sözleri ile özetleyelim: "Avrasyacılık, Bolşevizm ile sadece şu veya bu siyasi formun reddedilişinde değil, aynı zamanda Rusya’da devrimden önce dolaylı olarak ve Batı’da daha halen Romalı – Cermen mevcut kültürün tamamının reddedilişinde ve bu kültürün radikal bir dönüşümünü talep etmekte de benzerlikler göstermektedirler." Aslında Trubezkoy bu benzerliği "sathi" olarak anlamıştır çünkü; her iki hareket arasında, kültürü oluşturan faktörler konusunda, bu komünistler için sınıf, Avrasyacılar için milletti, ona göre bir farklılık mevcuttur. Bu yüzden Bolşevikler karşı çıktıkları bu kültürü "burjuva" olarak nitelerken, Avrasyacılar onun Roma -Cermen kültürü olduğunu söylüyorlardı. Bununla Trubezkoy’a göre Marksistler bir sosyal tezadı, Avrasyacıların sadece aynı milli kültür içinde farklı basamaklar (dereceler -çev.) tespit ettikleri yerde görüyorlardı.

Trubezkoy için bir diğer yüzeysel ortaklık her iki hareketin, Asya ve Afrika halklarının kurtuluşu için çağrı yaptıkları anti-sömürgeciliktedir. Fakat burada da Avrasyacılık, Bolşevizme kültürü ikincil üst yapı fenomeni olarak algıladıkları suçlamasını yöneltirken, sadece ekonomik üstünlüğü yüzünden var olmaya devam eden bu halklar üzerindeki Roma – Cermen hâkimiyetinin tasfiyesini istemektedir.

Trubezkoy için Bolşevik anti-sömürgecilik komünist düzenin yürürlüğe girmesi ve proletarya kültürünün hâkim olmasına hizmet etmesi gereken bir araçtır; bu şekil anti-sömürgecilik kendi özü itibariyle anti-millidir ve aynı Avrupa medeniyetinin en olumsuz ve karikatürleştirilerek aşırılaştırılan unsurlarına dayanmaktadır; dahası bunlara birde komünizmin bir tanrısız, ama Avrasyaizmin de dini bir akım oldukları eklenmelidir. "Eğer bütün bunlardan, komünizm ve Avrasyaizmin birlikte eski kültürü reddetmeleri ve yeni bir kültür yaratmaları görevleri olduğu sonucu çıkarsa, Bolşevizm sadece ilk görevi yerine getirebilecek, ikincisini yapamayacaktır." Trubezkoy kendi hareketinin (Avrasyaizm -çev.) görevini de şu şekilde tanımlar: "Dünyanın kan emici (yırtıcı) Roma – Cermen hayvanlarından kurtarılması Rusya’nın yeni tarihi misyonudur".

Yukarıda anlatılanlar ışığında Rus aydınlarının bilinçli yayınlarındaki mesaj şu şekilde tezahür etmektedir: Rusya’nın Mesihçi rolünü bu kez dünyayı "gerçek" Hıristiyanlığa götürmek (Dostoyevski) veya Dünya Devrimi’nin öncü savaşçısı olmak (Lenin) değil, bilakis Asya ve Afrikalı halkların batı kültüründen kurtarılmasını gerçekleştirmek oluşturmaktadır. Bolşevizmle olan bütün farklılıklara ve uymazlıklara rağmen, Trubezkoy için Rusya’da komünizmin çöküşü asla Batı’nın yardımıyla olmayacaktır, çünkü bu bir "Roma – Cermen esareti" anlamına gelecektir.

Böylece birkaç Avrasyacı bütün kaydi ihtirazilerine rağmen, ama şüphesiz kendisini Marksist -Leninist ideolojiden kurtarmak zorunda olan, anti-batıcı Sovyet İmparatorluğunda, "Sovyet Avrasyası"nda, Avrasyacı gelecek vizyonunun tohumunun atıldığını söylemişlerdir. Bu düşünce ekolünün temsilcilerinden bazıları genelde komünizmi reddetmelerine rağmen, Bolşevikler tarafından kasıtlı olmadan ulaşılsa da, devrimin sonuçlarından birkaçını, devrim öncesi halin kolay restorasyonunun olmayacağı bir geleceğe özlem duyduklarından, tasvip ve takdir etmeye hazırdılar. Hemen hemen bütün Avrasyacılar Bolşevizmi reddetmede (baş)hücum yönlerini Batı’ya çevirmişlerdi, bu yüzden komünist hâkimiyet, Batılı yardımla Rusya’nın bir kurtuluşuna mukayesede daha küçük felaket olarak algılanmaktaydı.

20’li yılların ortasında giderek daha güçlü bir şekilde Bolşevizm cereyanına kapılan Avrasyacılık hareketinde parçalanma yaşandı, bir kaç önemli temsilcisi hareketten koptu. Bu iç gerilim kendi amaçları için bu fikrin yayılmasını faydalı gören Sovyet Gizli Servisi’nin çevirdiği düzenler yüzünden daha da arttı, çünkü Avrasyacılık -göçmenler arasındaki diğer akımlarla kıyaslandığında- komünist iktidara karşı daha uzlaşmacı durmaktaydı ve bu sayede uzlaşmasız anti-Bolşevik organizasyonların etkisi sınırlandı. Avrasyacıların "beşinci kol" olarak değil de, bilakis faydalı ahmaklar olarak görülmelerini Savizkiy (1895–1965) ve Kavasin’in (1882–1952) kaderleri göstermektedir. Çekoslovakya’ya yerleşen Savizkiy 1945’te Kızıl Ordu’nun bu ülkeye girişi ile Sovyet Gizli Servisi tarafından tutuklanmış ve 1956’da serbest bırakılana kadar on yılını çalışma kamplarında geçirmiştir. Serbest bırakıldıktan sonra Çekoslovakya’ya dönmesine izin verilmiş, ama tekrar -bu kez Çekoslovak Gizli Servisi tarafından- Batı’da yayımlanan, GULAG’ta başından geçenleri anlattığı şiir kitabı yüzünden tutuklanmıştır. Kaunos şehrinde felsefe kürsüsüne sahip Karsawin, Baltık devletlerinin işgalinden sonra 1940’ta tutuklanmış ve 1950’de hapishanede ölmüştür.

Avrasyacılığın Yankıları

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılışı sonrasında ve şimdiye kadar pazar ekonomisinde sadece erken kapitalist sonucu olarak ülkede hüküm süren hezeyan -adi suçlardaki inanılmaz artış eşliğinde-, Batılı gelişme modeline duyulan ümitlerin giderek yok olduklarını göstermektedir. Rus aydınlarının büyük bir bölümü bu etkileri şok olarak algılamış ve -ülkenin şartlarına daha fazla uygun- kendi geleneğini arayışa yöneltmiştir.

Avrasyacılığın yeniden canlanması bir dünya görüşü (ideolojik -çev.) ve bir güncel-siyasi faktörün etkisiyledir. Post-komünist boşluğu dolduran dünya görüşü akımları başlangıçta Slav Milliyetçiliği ve Batıcılık’ın yeni yorumlarıydılar. Neo-Slav Milliyetçi yönelişin en meşhur temsilcisi Batı tipi taşkınlıkları yoğun bir şekilde eleştiren, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nden Slav olanların birleşmesi savunan ve diğer Müslüman Cumhuriyetlerin entegrasyonunu reddederken, Kazakistan’ın bu Birlik’e dâhil etmek isteyen Alexander Sojenitsin sayılabilir.

Tarihi ağırlıkları nazarı itibariyle bu iki düşünce ekolünün zayıf noktaları da iyi bilinmektedir. Bu yüzden Rus aydınlarının bir bölümü yazıları yeniden keşfedilen Avrasyacılık’a yöneldi. En ünlü temsilcisi birçok mülakatta bu akıma dâhil olduğunu ilan eden uluslararası tanınmış film yönetmeni Nikita Mihalkov’dur. Mesela bir mülakatta Ruslar üzerine şunları söylemiştir: "Bizim kendimize özgü yolumuz Avrasyacılık idi, şimdi de öyledir -ve bence- gelecekte de öyle olacaktır". Bu fikirden çıkardığı siyasi sonuçlarda gayet açıktır: "Bizim bağımsız devletlerin birliğine ihtiyacımız var Rusya burada merkezde olmalıdır, bunun sebebi de çok basit çünkü Rusya merkezdir." Diğer bir aydın Igor Maleşenko "Bağımsız Gazete"deki bir makalede şunları yazmaktadır: "İki yüzyıl süresince Rus Beylikleri Moğolların Büyük İmpartorlukları’nın bir bölgesiydiler …. Bu yüzyılın başında Rusya’nın sınırları altı yüzyıl önce mevcut Moğol İmparatorluğu’nun sınırları ile hemen hemen aynıydı (çakışmaktaydı -çev.)".

Aydınların Avrasyacılığa bu yaklaşım çabalarının yanında siyasi analizcilerde bu konuyla, Avrasyacı dogmatikliğe sapmaksızın uğraşmaktadırlar. Mesela Rus hükümetinin Sovyetlerin çöküşü ile ortaya çıkan yeni duruma kendisini ayarlamakta geç kaldığı yolunda eleştiriler yapılmaktadır. Avrasyalı komşularla ilişkiye merkezi bir rol verilmektedir. Orta Asya devletlerinde İslam devletlerinin etkilerinin güçleneceği uyarası yapılmaktadır. Müslüman halkla Orta Asya Cumhuriyetleri’nde yerleşik Ruslar arasındaki ilişkinin giderek kötüleştiğine işaret edilmektedir. Bu ülkelerle Suudi Arabistan, Türkiye ve İran gibi ülkelerin yakınlaşması kaygıyla gözlenmektedir. Daha Çeçenistan’daki savaş öncesinde Rusya’nın Hıristiyan rolünün meşruiyetine dair bir gazetede şunlar yazılmaktaydı: "İstesek de istemesek de Rusya büyük İslam dünyasının içlerine kadar ilerlemiş Hıristiyan dünyanın bir ileri karakolu olacaktır, burada bu dünya ile ilişkiler birçok açıdan Rusya’nın huzur, istikrar ve gelecekteki refahına bağımlı olacaktır." Soljenitsin’in tezlerinden değişik olarak diğer analizciler Rusya’nın jeopolitik ve ekonomik çıkarlarının onu Kafkasya’da varlığının devam etmesine zorladığını iddia etmektedirler. Etkinin muhafazasında araç olarak geçmiş yıllarda tekrar tekrar kullanılan şeyler dile getirilmektedir: ekonomik zorlama, kulis diplomasisi ve bölgesel aykırılıkları istismar. Avrasyacılığın yeniden canlanması bağımsız analizcilerin de Kafkasya Cumhuriyetleri ve Orta Asya’ya karşı bir strateji geliştirilmesi gerekliliği görmeleri durumuyla kolaylaştı ve bununla Avrasyacılık yeni bir güncellik kazandı.

Avrasyacılığın Jeopolitik Boyutu

Bütün analizler Rusya’nın ekonomik yeteneklerinin jeopolitik amaçları kadar büyük olmadığı, bu yüzden sadece ikinci dereceden bir büyük güç oluşturduğu sonucuna ulaşmaktadırlar. Bu yılın (1995) Nisan’ında "Bağımsız Gazete"deki bir yazıda, Rusya’nın jeoekonomik durumunu "İkinci Dereceden Büyük Güç" başlığı altında inceleyen bir yazıda, Rusya’nın Gayri Safi Milli Hâsılası rakamlarına dayanarak Rusya’nın Kişi Başına Milli Gelir açısından Arjantin, Meksika, Portekiz, Macaristan, Bulgaristan veya Polonya’nın bulunduğu gruba girdiği değerlendirilmesi yapılmıştır. -Yazarlara göre- Rusya, dünyanın ekonomik potansiyel açısından en zengin ülkelerinden biridir. Fakat Sovyetler Birliği’nin çöküşü sürecinde belki hem bir süper güç hem de birinci dereceden bir dünya gücü statüsünü kaybetmek zorunda kaldı. 1995 Şubatı’nda İzvestiya’da yaklaşık 150.000 çalışanı olan havacılık sanayi alanında bir Rus-Ukrayna işbirliği hakkında çıkan haber, bu düşüşün arkasında gerçekten öncelikle ne olduğunu göstermektedir. Yazıda Batı’dan uçak teknolojisi ithalindeki güçlü artıştan şikâyet edilmekte ve eğer bu gelişme devam ederse Rus hava taşımacılığının 2000 yılına kadar ancak "dayanacağı", Rus uçak sanayinin ise en çok iki yıl daha ayakta kalabileceği vurgulanmaktaydı. "Hatta daha şimdiden ‘Vunukovskiye’ gibi çok büyük bir hava taşımacılığı şirketinin bile yeni bir uçak satın alacak gücünün olmadığı"ndan dert yanılmaktaydı.

Bu anti-Batı akımların önünü açan ülke içindeki hassas ekonomik ve politik duruma Rusya’nın en iyi günlerinde de imkânlarını zorlamasına rağmen üstesinden gelemediğinin görüldüğü bir başka jeopolitik açmaz eklenmektedir. Fakat bütün bunlara rağmen Asya ve Kafkasya’ya bir güçlü yönelişe zorlanılmış ve bununla Rusya’nın Avrasyalı karakterinin altı çizilmiştir:

1.Çin:

Eğer öngörüler ve belirtiler bizi aldatmazsa- gelecek on yılda kızıl çarların çöküşüne, Altın Orda günlerinden sonra iki devlet arasında mevcut olmayan hiyerarşinin ters dönüşüne götürecek olan, Çin’in 21. yüzyılda ekonomik siyasi ve askeri yükselişi eşlik edecektir. Çin’in artan önemi Asya-Pasifik havzasındaki güç dengesini dramatik olarak değiştirecek ve Uzak Doğu’da Rusya ile uzun bir sınırı ve sıkıntılı bir tarihi paylaşan bu ülke, giderek Rusya’ya stratejik rakip olacaktır. Gorbaçev tarafından yürütülen çabalara rağmen iki ülke arasında, sadece her yıl 100.000 Çinlinin yasadışı yollardan Sibirya’ya gelmesinden kaynaklanmayan, büyük fikir ayrılıkları mevcuttur. Yaklaşık 2.000.000 Çinli yoğun yerleşimin olmadığı Rus bölgelerine yerleşmişlerdir. Bu "toprak kazanımı" çözümlenmemiş sınır sorunları bağlamında geçmiş aylarda, hâlihazırda mevcut ve ilişkileri yıkabilecek problemlere götürmektedir. Bu gelişme çok yakın zamanda seyyar rampalı kıtalararası balistik füze testlerini ilk defa başarıyla denemiş olan Çin’in askeri donanımında güçlü artışa denk düşmektedir. Aynı zamanda Asya-Pasifik bölgesinin büyük ekonomik dinamiği Rusya’nın da kendi dış siyasi ve ekonomik ağırlığını, öncelikle Çin, sonra ABD ve Japonya’yı da dengeleyebilmek için Batı bölgesinden bu bölgeye kaydıracağı anlamına gelmektedir.

2.Güney Kanadı:

Hâlihazırda ABD -İran Körfezi veya Avrupa gibi birinci dereceden çıkarlarını takip ettiği diğer bölgeleri gözden düşürmeksizin- bu kaydırmayı yapmış veya başlamışken, Rusya kendi Güney kanadında (Kafkasya – Orta Asya) iç savaş, anarşi, korkunç boyutlardaki organize suçlardan milliyetçi ve dini çatışmaların genişleyerek sıcak savaşa dönüşmesi ile yüz yüze kalmaktadır. Çeçenistan’da ve etrafındaki savaşın gösterdiği gibi Rusya’nın güneyini emniyete alması bile büyük zorluklarla olmakta ve bir hayli siyasi, askeri ve iktisadi kaynağın ülkenin bu zor durumunda harcanmasına neden olmaktadır. Bu arada askeri komutadaki aksaklıkların ve Rus silahlı kuvvetlerinin zayıflıklarının meydana çıkışı ülkenin uzun vadede toprak bütünlüğünün nasıl korunabileceği konusunda soru işaretlerinin doğmasına yol açmıştır ki süper güç iddialarından burada hiç bahsetmiyoruz.

3. Batı

Son olarak Batı’dan Doğu’ya doğru genişleyen NATO Rusların gözünde Amerika’nın yönetiminde tehlikeli bir askeri ittifak olarak Rusya’nın batı sınırlarına tehdit edici bir biçimde yaklaşmıştır. Bunun oluş zamanı da tam batıdaki "yakın çevre"nin (Beyaz Rusya, Ukrayna) iktisadi ve siyasi entegrasyon çabalarına denk düşerek ülkenin imkanlarını aşırı zorlamaktadır. Dahası buna Rusya’nın güneyde bağlanmış silahlı kuvvetleri ve doğuya doğru kayan stratejik ağırlık merkezi ile birlikte Avrupa bölgelerinin güvenliğini de sağlayabilmesinin imkânsızlığı eklenmektedir. Bu nedenle Rusya NATO’nun doğuya genişlemesini engellemeye ve Batı ittifakını parçalamaya çalışmakta ve bir zamanlar Sovyetlerin yaptığı gibi ABD’nin Avrupa’dan çekilmesini böylece sırtını döndüğü Batı’nın emniyette olmasını sağlayarak Asya-Pasifik havzasına rahatça yönelmek istemektedir. Rusya’nın içinde bulunduğu bu ümitsiz durum genelde Almanya’nın I. Dünya Savaşı öncesindeki durumuyla paralellikler göstermektedir: Doğu’da ve Batı’da büyük güçlerle karşı karşıya kalan Rusya siyasi tecride düştüğüne inanmaktadır.

Anti Batıcı seçkinler olarak Ordu

Rus Genelkurmayı’nın dış siyasi ve güvenlik kavrayışı son derece homojen gelenek olarak tanımlanmış jeopolitik ve jeostratejik menfaatler tarafından belirlenmiştir. Bu düşünüş biçimi geleneksel olarak anti-Batı akımların hâkimiyetinde olup içinde jeopolitik öğelerin yansıra Büyük Rusya, hatta Avrasya öğeleri de bulunmaktadır. Bu anlamda birçok subay için Rus atalarının büyük mücadelelerle kazandığı toprakları politikacıların neredeyse hiç direnmeksizin elden çıkartmış olmaları affedilir değildir. Aynı derecede eleştirilen bir başka nokta dış siyasetteki Batıcı eğilimler olup, 1992 yılında Kuril adaları sorununda ordu bu tavra açıkça muhalefet etmiştir. Ancak Rus Genelkurmayı dikkatini daha çok "yakın çevre"ye, yani eski Sovyet Cumhuriyetlerine cevirmiş olup, onların bağımsızlıklarını "kısa ömürlü bir fenomen" olarak görülmektedir. Ordu daha şimdiden (Baltık bölgesi de dâhil) bu devletler üzerinde hegomonik taleplerde bulunmakta ve aynı anda İran, Türkiye, Avrupa, ABD gibi Rus ilgi alanında etki kazanmak isteyen başka devletlere de açık uyarı sinyalleri de göndermektedir. Çeçenistan’daki savaşın gidişine yönelik eleştirileri nedeniyle Batılı medya tarafından gerçekleri gördüğü için çok övülen ve şimdilerde Dışişleri Bakanı olan eski Savunma Bakanı Pavel Graçov’un yardımcısı Boris Gromov bu emperyal tutumu 1993 yazındaki bir mülakatında şöyle açıkladı: "Rus menfaatleri apaçıktır. Dinyester bölgesi sanayi ve jeopolitik açıdan önemli bir bölgedir, Abhazya bölgesi, Baltıklar ve Karadeniz’de limanlarını kaybetmiş Rusya’ya denize çıkış sağlar. Tacikistan’da aynı derecede stratejik ve jeopolitik öneme sahiptir". Rusya "yakın çevre"deki etnik çatışmaları bilinçli olarak kışkırtmış ve kullanmıştır (mesela Gürcistan, Ermenistan / Azerbaycan). Böylece bu ülkelerin BDT’ye girmesi sağlanmış, üs kurma hakkı ile Rusya buralardaki varlığını sağlamlaştırmıştır.

Üç Baltık ülkesi, Moldavya, kısmen Azerbaycan ve krizler içindeki Ukrayna hariç Moskova eski Sovyet Cumhuriyetleri’nde tekrar hâkim güç haline gelmiştir. Ancak yukarıda sayılan inatçı ülkelerde iktisadi bağımlılıklarından dolayı Rusya ile bir uzlaşma noktasına gelmek zorunda kalmışlardır. Ordu NATO’nun Doğu’ya genişlemesi, dolayısıyla Orta ve Doğu Avrupa’da Amerikan etkisinin yayılmasını kızgınlıkla gözlemektedir. Bu genişlemeyi engellemek için geçen aylarda yoğun bir ziyaret diplomasisi başlatılmış, burada hem havuç (iktisadi ve askeri işbirliği) hem de değnek (hâlihazırdaki bağımlılıkların sömürülmesi) ile İsviçre’den Avusturya’ya oradan da Slovakya ve Ukrayna’ya kadar bir tarafsız ülkeler kuşağı sağlanarak hiç olmazsa Vişegrad ülkelerinin NATO’ya girmesi engellenmeye çalışılmıştır2.

Dahası Rusya BDT’yi askeri açıdan kendi liderliğinde bütünleştirmeye çalışmaktadır. Çok sayıda başarısız BDT zirvesi, gerçi işleyen bir askeri ittifakın hemen kurulmasının çok zor olduğunu gösteriyorsa da, Rusya hâlihazırdaki bağımlılıkları sömürerek ve ikili anlaşmalar yolu ile Sovyetler Birliği’nden doğan ülkelerde (Baltıklar hariç) askeri konumunu belirgin şekilde kuvvetlendirmiştir. Rusya’nın askeri çıkarları bu ülkelerin kendi kaderini tayin hakkının üstüne çıkmıştır. Rus askeri doktrini de buna işaret etmekte olup Rusya’nın çıkarına olmayan bütün askeri anlaşmaları potansiyel tehdit olarak tanımlamaktadır. Bu temel ilkeler muvacehesinde BDT ülkelerinde üstlenmiş Rus askerleri, kurulması düşünülen çevik kuvvet birlikleri ve hâlihazırdaki iktisadi ve siyasi bağımlılıklar, Rus çıkarları için başarı ile kullanılabilir. Ordunun dış politika alanında diğer kurumlarla geniş anlamdaki görüş birliğine, Rus içpolitikasındaki güçlü yeri eklenmektedir, ordu üzerinde işlevsel bir sivil kontrolün eksikliği aynı zamanda demokratik güçlerin sadece ilkesel düzeydeki varlıkları, Silahlı Kuvvetlerin olaylara rafine etki etmesine ve belki de "iktidarı belirleyecek" bir rol oynayabilmelerini mümkün kılmaktadır. Genelkurmay’ın imkânları ülkenin ekonomik zayıflığı yüzünden sınırlıdır. Bu yüzden Rusya’nın büyük güç olma talebi büyük ölçüde askeri güce dayanacak olursa, bunun sonucunda ekonomik yetenekleri ile askerlerin talepleri arasındaki mesafenin gittikçe daha da açılacağı hesaplanmalıdır – bu daha önceden eski komünist ekonomik sistemin yetersizliğinden dolayı Sovyetler Birliği’nin çöküşüne büyük oranda katkıda bulunmuş bir durumdur. Yeterli ekonomik güce sahip olmaksızın uzun vadede sürekli bir dünya- veya hatta süpergüç rolü oynayabilmek imkânsızdı.

Avrasya düşüncesinin işlevi, şansı ve zayıf yönleri

Avrasya düşüncesinin yeniden canlanması, belli bir dereceye kadar orduda komünist ideolojinin Rus büyük devlet fikrinin jeopolitik temelinin meşalesi olmasının ortadan kalkması ile de açıklanabilir. Avrasyacılık sınırları belirli bir düşünce yapısı oluşturmamasına rağmen, bu şekilde bugünkü gibi, zihin karışıklığı ve istikrarsızlığın hâkim olduğu bir dönemde, bazı Avrasyacı yorum şekilleri subaylar, aydınlar ve siyasi kamuoyunun geniş kesimleri için de ilgi çekicidir. Buna rağmen bir takım işlevleri yerine getirerek varlığına meşruiyet zemini bulmaktadır.

Süpergüç politikalarına Avrasyacılık kendisini ihyacı hedeflerin meşruiyetine ideolojik bir araç olarak sunmaktadır. Batılı demokrasinin Asya, Avrasya ve Rus maneviyatına yabancı tabiatına göndermeyle, Avrasyacılıktan otoriter ve hatta diktatörlük benzeri yönetim şekilleri gündeme getirilebilir. Bu yüzden "kızıl-kahverengi" ittifakın (aşırı sağ/aşırı sol ittifak -çev.) birçok temsilcisinin onun bayrağı altında toplanmasında şaşılacak bir şey yoktur. Öte yandan Avrasyacılık bu alanda önemli Slav – Ortodoks akımlarla ve Rusya’nın her taraftan tehdit altında olduğunu düşünen kavmiyetçilerle, meşruiyet aracı olarak hizmet etmekte rekabet edecektir. Bu bağlamda Vladimir Jirinovski’nin gölge "Dışişleri Bakanı" Aleksey Mitrofanov bu türden akımların bir temsilcisi olarak 1812 ile 1941–45 savaşlarına tarihi bir benzetme yaparak şöyle diyor: "Şimdilik Türkiye ve İran yavaş yavaş Orta Asya ve Kafkaslara, Almanya Ukrayna’ya, Romanya Moldova’ya, Finler Karelye’ye, Çinliler Sibirya’ya sızadursunlar. Evet, oralara sızsınlar ve bu sonsuz genişliklerde Bonapart ve Hitler gibi onlarca anlaşılmaz bir halkın arasına girsinler. Bu ülkeleri ile beraber batacaklardır. Küçücük Vietnam’ın Amerika’ya ne acı bir yara açtığını hatırlayın… Aynı şekilde bizde Rusya dışındaki bütün dünyayı yıkarız."

Avrasyacılık ve İslam

Avrasyacılık -başarılı olduğu takdirde- kamuoyunu İslam Dünyası ile barışmaya hazırlayabilir ve bir revizyonist yaklaşımla Batı’ya yönelmiş değerlere katkıda bulunabilir. Fakat bu Çeçenistan’daki askeri müdahale ve Hazar Denizi ve Kafkasya’da etki alanı yüzünden yapılan savaş ve aynı zamanda Balkanlar’daki Sırp yanlısı tutum yüzünden gelecek yıllar için mümkün değildir. Avrasyacılığın zayıf yönleri, onun bu bölge için bir karşılıklı faydalanma stratejisi sunamamasında yatmakta ve bununla da temellendirilmektedir, bunun yerine Avrasyacılık bu bölgenin daha çok Rusya için "sadece" öneminin altını çizmektedir. Buna birde Avrasyacılığın kendisini dini bir akım (Ortodoks) olarak tanımlaması, Asya’da artan İslam etkisine karşı bir strateji geliştirememesi eklenmektedir ve böylelikle İslam Dünyası ile tarihi olarak sadece çatışma yüklü olmayan bu ilişkiye yeni bir davranış şekli sunabilmeye muktedir değildir.

Avrasyacılık daha Rusya’nın Müslüman halkının gelecekte hangi rolü oynaması gerektiğine ve fundamentalist akımlara karşı nasıl aşılanacaklarına dair de bir tasarı geliştirmeyi başaramamıştır. Burada hangi potansiyel tehlikelerin mevcut olduğunu 22 Milyon Müslüman’ın Rusya Federasyonu toprakları içinde yaşaması göstermektedir, bu toplam nüfusun %15’i olup sadece Moskova ve çevresinde 1 Milyon Müslüman’ın yaşadığı tahmin edilmektedir. Bu tehlikeyi önleyebilmek için 12 Milyon nüfuslu Kafkasya bölgesinin ve Orta Asya Cumhuriyetleri’nin istikrara kavuşturulması büyük önceliği vardır, burada İslami Fundamentalizmin bir başarısı misal teşkil edecek ve buna ek olarak bütün dünyadaki İslamcı savaşçılar için motivasyon sağlayacaktır. Çeçenistan’daki savaştan çok önce Rusya’da lider konumdaki İslamcı bir politikacı bir mülakatta düşüncelerini şu şekilde ifade etmekteydi: "Yeni bir devir başlıyor. İslam dünyası ile Batı arasında açık çatışma dönemidir bu. O Batı ki onun için çoğulculuk lanetli şeytana müsamaha göstermek demektir". Diğer bir deyişle: Avrasyacılık Rus Müslümanlarında, Rus devlet düşüncesi ve İslami akımlar arasında mümkün bir uzlaşma için muhatap bulamamaktadır.

Emperyal ağrı kesici olarak Avrasyacılık

Avrasyacılığın bir avantajı da parçalanmış imparatorluğu ikame ederek Rusya’ya "eşitler içinde birinci" rolü vermesidir. Böylece bu akım Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ile birçok Rus’un hissettiği acıyı hafifletebilir. Ancak bu durumda da teori ile pratik arasında belirgin bir açığın olduğu görülmektedir. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in başlattığı "Avrasya Birliği" kurma denemeleri muhataplarınca çok az sevinçle karşılandı. Rusya iktisadi nedenlerle "geri dönmeye arzulu" Beyaz Rusya ile bir para birliği kuramadıkça Avrasyacı düşler gerçekleşmek için çok az şansa sahiptir. Avrasyacılığın en büyük kusuru bizzat Rusya’nın kendi zayıflığı olup, bu dış politika odağının Asya – Pasifik havzasına kaydırılmasına sınırlamalar getirmektedir. Belki Asya kendi iktisadi ve siyasi yükselişini Moskova’nın büyük çapta katkısı ve etkisi olmaksızın gerçekleştirecektir; hatta bir gün Rusya’ya rağmen gerçekleştirme durumunda kalacaktır.

Sonuçta Avrasyacılık yüzyıllardır var olan ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra özellikle çok acı veren Batı’ya karşı aşağılık kompleksini yatıştırmaya yarayabilir. Birbirinden tamamen farklı siyasi zihniyetler (Petrocu – emperyal – Sovyetçi komünist) tarafından beslenen Batı’ya yetişmek hatta onu geçmek arzusu sürekli hayal kırıklıkları ile bittikçe ulaşılamayan hedefin aslında yanlış olduğu sonucuna da varılabilir. Bu anlamda Avrasyacılık başarısızlıklar içinde bir açıklama şeması sunmakta olup Asya’nın iktisadi mucizelerinin bu alanda da yorum güçlükleri getireceği görülmektedir – (tabii eğer Rus aydınlarının şu hiç kabul edilmeyecek hipotezine sarılarak, Üçüncü Roma’nın Avrupa ve Asya’nın yalnız "kötü özeliklerini" tevarüs ettiğine inanılmazsa). Şimdiye kadarki tezahürlerine baktığımızda Avrasyacılığın aydınlar ve siyasi pratik üzerindeki etkisini fazla abartmamak gerektiğini görüyoruz. Ortodoks öğelere dayanan geleneksel Büyük Rusya Milliyetçiliği ile kıyaslandığında Avrasyacılık toplumda sınırlı bir etki uyandıracak, aydın çevrelerde de etkisi sınırlı kalacaktır. Yine de vurgulamak gerekir ki, hem Avrasyacı hem Büyük Rusyacı (Slavofil -Slav milliyetçisi-) fikirler sayısız ortak noktalarının yanı sıra ortak bir anti-Batı kalkış noktası içerirler ve milliyetçi vatansever siyasi gruplanmalarda, hatta orduda hatırı sayılır etkiye sahiptirler. Dolayısı ile Avrasyacılık sadece Rusya’nın istikrarsız genel durumu ile ilgili olmayan bir ideolojik akım olup, gelecek Rus dış politikasının yorumlanmasında ihmal edilemeyecek yeri olacaktır. Çünkü yıkılan komünizmin ardında bıraktığı bütün sathi Batılılaşmaya rağmen ve bütün zihni boşluğa rağmen ya da tam da bu nedenle Rusya, bu "deliler çağı"nda yine kendini aramaya koyulmuştur.

Büyük Rus sembolisti Aleksander Blok’un şiiri

"Skythen" da dediği gibi;

Çoşkun ve acılı sfenks, Rusya

kara kanlar döken kederinden

Hep sana bakar, nereye gitsen hep sana

Senden nefret edip, sevgiye boğan .

Bu sfenksin ne zaman anlaşılabilir bir çehreye dönüşeceği belirsizdir. Yine de insan düşünürken Bismarck’ın bu ülkenin tabiatıyla ilgili söylediklerini dikkate almalı: "Rus süvarisi ata yavaş yavaş biner, ama dörtnala gider."

Kaynaklar

Godehard Schramm, Russland ist mit dem Verstand nicht zu begreifen, Selbstbildnisse der russischen Sele, Rosenheimer Verlag, 1989

Oswald Spengler, Der Untergang des Abendlandes, Zweiter Band, dtv, 1976

Oswald Spengler, Preussentum und Sozialismus, Verlag, C. H. Beck, 1924

Nikolaj Berdjaev, Die russische Idee, Grundprobleme des russischen Denkens im 20. Jahrhunderts, Hans Richarz Verlag, Sankt Augustin, 1983

Bericht des Bundesinstitutes für ostwissenschaftliche Studien, Der Eurasismus und die Suche nach einer neuen russischen Kulturidentiteat, (15 / 1992), Igor Ignatov

Etiketlendi:, , , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: