Aylık arşivler: Mayıs 2013

KÜRESEL GÜÇLERİN PADİŞAHI : ROCKFELLER AİLESİ VE YENİ DÜNYA DÜZENİ (NEW WORLD ORDER) / // @siring


(Biraz uzun ama okumaya değer)

***

Rockfeller ailesi gücünü petrolden alan yahudi bir ailedir.

Babaları John D. Rockefeller ilk petrol rafinerisni kuran kişidir. Daha sonra petrolden aldığı güçle ilk önce Amerika daha sonra tüm Dünyada etkisini göstermiştir. Tabi Amerika ve Rockfeller ailesi çıkarları doğrultusunda. Büyük oğlu David Rockfeller’den çarpıcı açıklamalar :

En basitinden Türkiye’de neden deniz ve demiryolları değil de karayollarına ağırlık verildi, daha iyi anlarsınız.

“Atatürk yüzünden, planlarımızı yarım yüzyıl ertelemek zorunda kaldık.” diyen ABD’li bankacı iş adamı David Rockefeller, başka neler demiş? Biraz uzun… Oldukça düşündürücü…

İşte David Rockefeller’in söyledikleri:

TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA "MARSHALL YARDIMI" İLE EL ATTIK

Mesela Türkiye’yi ele alalım. Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır. 1950’lerde ülke yönetimine bize desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı.

Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece CELAL BAYAR kurtuldu, çünkü bir MASONDU ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.

1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI

Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı. O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik. Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.

BİNLERCE TÜRK GENCİ UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ


En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, Ordo Ab Chaos ile çözüldü. Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü. Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu.

Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı. Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.

ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI

Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı. Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.

TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ, ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU


Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler. İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler. Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek. Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikayesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.

"KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ" HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK

Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık. Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakarlık etmek zorunda kalacak.

TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA

Rockefeller de sözü devralarak başlıyor;

Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:

Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.

İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.

Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır. Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.

EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR

Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.

Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.

Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.

Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.

MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK

Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.

Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.

Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.

OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI


“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.

Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar.

Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.

HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLERİSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR

İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu.

Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı. İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.

ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI

Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.

İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU

Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ

Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.

ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK

Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.

VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI

Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim; Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.

Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.

Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.
Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.

Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.

Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.

İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.

Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.

1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.

Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.

ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI

Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.

Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.

Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.

Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.

Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.

Brezilya da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.

Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.

1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.

Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.

Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.

BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ

Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.

İstanbul’daki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.

New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.

Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;

DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ

“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur.

Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.

NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR

Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler.

Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.

Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.

İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben medya adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…

Kaynak: Kitap ve röportajlardan kendi sözlerinden kurgulanarak derlenmiştir.

._,_.___

Reklamlar

Badem ve badem-cikler, oyalanin diye ortaya atiyorlar !


sorun, Mavi Marmara gemisinin oralarda ne işi vardı?

sorun, Suriye’de düşen/düşürülen uçak!

sorun, Uludere’de "açıklanmayan" ölümler!

sorun, Reyhanlı’da patlayan bomba ve ölümler!

sorun, senin-benim paramla kullanılan gazlar!

sorun, koşar adım Suriye ya da bir başka ülke ile savaş olasılığı!

Ama

oyalanın, "akil adamlar" ile,

oyalanın, "halk yeni Anayasa istiyor" yalanı ile,

oyalanın, yasaklanan "ulusal" günlerle,

oyalanın, açıklanmayan dış borca karşılık, "IMF’ye borç ödendi" yalanı ile,

oyalanın, tabelalardan kaldırılan "TC" kısaltması ile,

oyalanın, "3ncü köprü ve köprünün adı" ile,

oyalanın, "Taksim Gezi Parkı" ile…

iyi u y k u l a r…

__._,_.___

Ergenekon davasında mahkemeden suç duyurusu


Ergenekon Davası’na bakan mahkeme, savunmalar sırasında sarf ettikleri bazı sözler nedeniyle tutuklu sanıklar Dursun Çiçek, Hasan Iğsız, Fatih Hilmioğlu, Fuat Selvi, Turhan Özlü ve Serdar Öztürk hakkında Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusuna bulunulmasına karar verdi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkesi’nde görülen Ergenekon Davası’nda tutuksuz sanık Doç. Dr. Emin Gürses esas hakkındaki mütalaaya ilişkin son savunmasını yaptı. Mütalaayı internetten indirdiğini söyleyen Gürses, "Mütaalada, "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs" suçundan cezalandırılmam isteniyor. Benim cebir ve şiddetim nedir? Ben elimi kimseye kaldırmadım. 2003 yılından beri koruma polisiyle geziyorum. Silah taşıyorum. Akademisyenim. Üniversite izin vermeden panellerde konuşamam" diye konuştu.

Bir gizli tanığın kendisinin kara propaganda yaptığını ve toplumu etkilediğini söylediğini belirten Gürses, "Hz. Muhammed’de 1,5 milyar insanı konuşmasıyla etkilemiş. Hz. Muhammed’in günahı ne? Benden etkilenen toplum, ben cezaevine girince neredeydi, ben cezaevinden çıkınca neredeydi?" diye sordu. Hrant Dink’in öldürülmeden 3 ay önce savcılığa söyleyerek uyardığını dile getiren Gürses, “Dink’in öldürüleceği Trabzon’da kahvehanelerde konuşuluyor, dedim. Dink’in öldürülmesi uluslararası operasyondur. Nereden mi biliyorum? Benim işim bilmek. Öğrendiklerimi halka aktarmak" ifadelerini kullandı. Gürses’in savunmasının ardından duruşmaya ara verildi.

8 SANIĞIN İFADESİ ALINACAK

Aranın ardından aldıkları ara kararları açıklayan mahkeme heyeti, 3 Haziran ve devam eden günlerde görülecek duruşmalarda Ergün Poyraz, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, emekli Orgeneral Hurşi Tolon, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, Levent Ersöz, Yalçın Küçük, Mustafa Koç ve Yüksel Dilsiz’in savunmalarının alınmasına karar verdi. Mahkeme Başkanı, savunması alınacak sanıklara ve avukatlarına savunmaların alınmasının bildirilmesine ve ilgili mercilere yazı yazılmasına da karar verildiğini söyledi.

MAHKEMDEN SUÇ DUYURUSU

Öte yandan savunmaları sırasında sarf ettikleri bazı sözler nedeniyle Dursun Çiçek, Hasan Iğsız, Fatih Hilmioğlu, Fuat Selvi, Turhan Özlü, Serdar Öztürk ile avukatlar Oğuz Kayıran ve İrem Çiçek hakkında Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusuna bulunulmasına karar verdi. Mahkeme Heyeti duruşmayı 3 Haziran Pazartesi saat 09.30’a erteledi.

Ergenekon Davası’nda Fatih Hilmioğlu Savunmasını Yaptı


Serpil KIRKESER / İSTANBUL, (DHA) ERGENEKON Davası’nda savunmasını yapan tutuklu sanık Fatih Hilmioğlu mütalaayı eleştirerek, "Bu davada sayfa sayısının 120 milyon sayfaya ulaştığı iddia edilmektedir. Günde 400 sayfa okuyabilen bir kişi yılda 120 bin sayfa okur. 120 milyon sayfayı okumak için bin yıl gerekir. Bu davaya asrın davası deniliyor. Bu milenyum davasıdır" dedi.

Danıştay Saldırısının faili tutuklu sanık Alparslan Arslan ise esas hakkındaki mütalaaya ilişkin son savunmasını yapmadı.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Ergenekon Davası’nda mütalaada tutuklu sanık Malatya İnönü Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu son savunmasını yaptı. Hilmoğlu, "Sayın başkan yasal hakkım olup olmadığını bilmiyorum ama Savcı Mehmet Ali Pekgüzel’in bulunduğu duruşmada savunmamı yapmak istiyorum" dedi. Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese de böyle bir hakkı olmadığını ve duruşmada savcı Murat Dalkuş’un bulunduğunu söyledi. Hilmioğlu "Esas iddianameyi hazırlayan o (Pekgüzel) gözüküyor. Bana terörist diyen o. Onun bulunduğu duruşmada savunma yapmak istiyorum" diye cevap verdi.

Mütalaayı ve savunma süresini eleştiren Hilmioğlu, "Bu davada sayfa sayısının 120 milyon sayfaya ulaştığı iddia edilmektedir. Günde 400 sayfa okuyabilen bir kişi yılda 120 bin sayfa okur. 120 milyon sayfayı okumak için bin yıl gerekir. Bu davaya asrın davası deniliyor. Bu milenyum davasıdır. İddia makamının 120 milyon sayfayı okumadan yazdığı mütalaayı siz mahkeme olarak karar mı vereceksiniz? Öte yandan 120 milyon sayfaya karşı 36 bin sayfa savunma yapılmış. Bu adalet terazisine konulursa sadece terazi değil, adalet tanrıçası da dengesini kaybeder. 120 milyon sayfaya karşı savunma için 120 dakika süre veriliyor. Yani her bir milyon sayfaya karşı sadece bir dakikalık savunma hakkı var. Hani savunma hakkı kutsaldı" diye konuştu.

"DAVA NEYİN YARGILANDIĞI BİLİNMEYEN BİR DAVA OLMUŞTUR"

Davanın özünün 2003-2004 yılları arasında darbe teşebbüsü olduğu, darbenin de Ergenekon terör örgütü vasıtasıyla gerçekleştirileceğinin iddia edildiğini ifade eden Hilmioğlu, "Anadolu’da ‘Adam olan sözünde durur’ diye bir söz vardır. Dava sürecinde 2002 yılına Bülent Ecevit, 2006 yılında olan Danıştay cinayeti ve Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanması daha sonrada İrtica ile Mücadele Eylem Planı ve İnternet Andıcı eklenerek adeta 10 yılı aşkın bir zaman aralığı yargılanmıştır. 2003-2004 yılının dışındaki olaylar sorgulanmış, ve dava neyin yargılandığı bilinmeyen bir dava olmuştur" ifadelerini kullandı.

100 BİN MEKTUP İDDİASI

Mütalaada askeri darbeyi gerçekleştireceği iddia edilen Cumhuriyet Çalışma Grubu’nun 2003-2004 yıllarındaki faaliyetleri arasında 100 bin mektup gönderildiği iddiasının olduğunu söyleyen Hilmioğlu şöyle konuştu:

"Ben bu mektubu almadım. 10 bini rektörler, 10 bini asistan, 10 bin de gazete ve köşe yazarlarına gitse geriye kalan 60 bini üst düzey bürokratlara gitmiştir. Özel yetkileriniz olduğuna göre bu kişiler içinde sizler de varsınız. Bu mektup bana gelmedi. Cumhuriyet hakimleri, savcıları almıştır. Almışsanız sizler de savcının bakış açısına göre terör örgütü üyesisiniz."

"YÜRÜYÜŞÜN AMACI YÖK YASA TASARISINI PROTESTO ETMEKTİR"

Hilmioğlu, "Darbe teşebbüs iddiasına yönelik mütaalada iki fiil gösterilmektedir. Bunlar 25 Ekim 2003 yılında yapılan Cumhuriyete Saygı Yürüyüşü ve 3 Mart 2004 tarihli Hilafet Paneli’dir. Yürüyüşün amacı YÖK yasa tasarısını protesto etmektir. Yürüyüşe üniversite rektörleri, öğretim üyeleri ve 40 bin vatandaş katılmıştır. Yürüyüşle ilgili valilikten izin alınmış ve hiçbir olay yaşanmamıştır" dedi.

Duruşma salonunda bulunan ekranlara yürüyüşe ilişkin basında çıkan Haberleri gösteren Hilmioğlu, "Basın yürüyüşün amacının YÖK yasa tasarısıyla ilgili olduğunu anlamış. Ancak arada 10 yıl geçmiş savcılar daha anlamamış" diye konuştu. 2007 yılında yapılan Cumhuriyet mitinglerine Türkiye genelinde 10 milyon kişinin katıldığını söyleyen Hilmioğlu, "Ne kadar haklıymış 10 milyon insan yürümekte. Laiklikle ilgili kaygılar nedeniyle yapılan bu mitinglerin ne denli haklı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin AKP’nin kapatılması davasında vermiş olduğu ‘Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma kararı" ile ortaya çıkmıştır. 10 milyon kişinin katıldığı Cumhuriyet mitingleri hükümeti ortadan kaldırmamış da 40 bin kişinin katıldığı yürüyüşle mi hükümet ortadan kaldırılacak?" diye konuştu.

"BİR PANELİN DARBEYE ZEMİN HAZIRLAMA GİRİŞİMİ OLABİLECEĞİ İDDİASI GÜLÜNÇTÜR"

3 Mart 2004 tarihli hilafetin kaldırılmasının yıldönümü’ nedeniyle düzenlenen panelin de mütaalada darbeye hazırlık fiili olarak gösterildiğini belirten Hilmioğlu, "Bir panelin darbeye zemin hazırlama girişimi olabileceği iddiası gülünçtür. İnsan aklıyla alay etmektir. Askeri darbe panelle değil, paletle yapılır. Kaldı ki mütalaanın tek sayfasında bile palet izi yoktur" şeklinde konuştu. Mütalaada Atatürk’ün Nutku, 10. Yıl Marşı ve Cumhuriyetin 80. yılı yürüyüşünün suç unsuru olarak yer aldığını söyleyen Hilmioğlu, "Burada Atatürk ve Cumhuriyet mi yargılanıyor? Atatürk ve Cumhuriyeti korumak için yemin eden Cumhuriyet savcıları, Atütürk ve Cumhuriyete ilişkin unsuruları neden suç delili olarak göstermektedir?" dedi.

"ÜNİVERSİTEME KARACİĞER NAKLİ YAPAN PROFESÖRLER GETİRDİM"

Hilmioğlu İnönü Üniversitesi’ni bir çöl görünümünden çağdaş bir kampüs haline getirdiğini anlatarak, "Mütalaada üniversitede örgütsel kadrolaşma sağladığım iddia ediliyor. Kadrolaştığım doğrudur. Üniversitemde domates, fasulye eken profesörler yerine, karaciğer nakli yapan profesörler getirdim" diye konuştu. Zeynep isimli 5 yaşındaki çocuğa karaciğer nakli yaparak hayatını kurtardıklarını söyleyen Hilmioğlu, "Bu çocuğun hayatını kurtaran kadro kimdir? Birincisi, karaciğer naklinin yolunu açan Mehmet Haberal’dir. İkincisi, bu naklin yapılabileceği tesisi oluşturan benim. Üçüncüsü de nakilde kullanılacak olan karaciğerin üniversiteye getirilmesini sağlayan Hasan Iğsız’dır. Peki şimdi soruyorum, bu 5 yaşındaki çocuğun hayatını kurtaranlar terörist de (Sanıkları göstererek) bu insanları bu hale getirenlere ne denir?" dedi.

"TEBRİK ETME ZAMANI DEĞİL. BURADA SAVUNMA YAPILIYOR"

Mahkeme Başkanı Özese, "Fatih Bey, savunma sınırlarını oldukça aşıyorsunuz" diyerek Hilmioğlu’nu uyardı. Tutuklu sanık Veli Küçük de oturduğu yerden "Tebrik ediyorum sizi" dedi. Mahkeme Başkanı Özese ise "Tebrik etme zamanı değil. Burada savunma yapılıyor. İtiraz edeni salondan çıkarırım" dedi. Cumhuriyet mitingleri ile 21 Mart 2013’de Nevruz nedeniyle Diyarbakır’da yapılan mitinglere ait fotoğrafları ekrana yansıtan Hilmioğlu, "Diyarbakır’daki mitingde açılan Öcalan posterleriyle ilgili savcılar yasal işlem yapmadı. Ben hangi mitingde olursam terörist sayılmam?" diye sordu. Hilmioğlu savunmasını şöyle tamamladı: Bu coğrafyada bağımsız, onurlu ve çağdaş bir ulus olarak yaşamanın tek yolu yüce Atatürk’ün ilke ve devrimleridir.

ALPARSLAN SON SAVUNMASINI YAPMADI

Hilmioğlu’nun ardından Mahkeme Başkanı Özese, Danıştay Saldırısı dosyası sanığı tutuklu sanık Alparslan Arslan’ın savunmasının alınacağını söyledi. Mahkeme Başkanı Özese, Alparslan’a, "Avukatın burada, 2 saat savunma süren var. Savunma yapacak mısın?" diye sordu. Jandarmaların arasında sanık bölümünde oturan sanık Alparslan Arslan da, "Yok hayır Sayın Başkan" diye cevap verdi. Duruşma Alparslan Arslan’ın avukatı Oğuz Kayıran’ın savunma yapması ile devam ediyor.

Ergenekon Davası’nda gündem ‘ıslak imza’


Ergenekon davasında gündem ‘ıslak imza’Emekli Albay Dursun Çiçek, son savunmasında hakkındaki suçlamaları reddetti.

Silivri’de görülen Ergenekon Davası’nda "Islak imzalı belge" gündeme geldi. Belgenin altında imzası olduğu ileri sürülen Emekli Albay Dursun Çiçek, son savunmasında hakkındaki suçlamaları reddetti.

Aralarında Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ’un da bulunduğu 275 sanıklı davada 307’inci duruşma yapılıyor.

DURSUN ÇİÇEK SON SAVUNMASINI YAPTI

Duruşmada, adı "İrticayla Mücadele Eylem Planı" belgesiyle gündeme gelen emekli albay Dursun Çiçek son savunmasını yaptı.

Genelkurmay Askeri Savcılığı, daha önce, bu planın Albay Çiçek tarafından hazırlandığını, belgenin altındaki ıslak imzanın da Çiçek’e ait olduğunu ileri sürmüştü.

Emekli Albay Dursun Çiçek ise son savunmasında, belgenin sahte olduğunu, altındaki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürdü.

İddiaların geçtiği tarihte Genelkurmay Bilgi Destek Dairesi’nde şube müdürü olarak görev yapan Çiçek, hükümet aleyhinde kara propaganda yapmak amacıyla kurulduğu belirtilen sitelerinin yasal, kurumsal ve resmi olduğunu iddia etti.

VİDEO : UFO AMAZING SPACESHIP FLEET 2011 AND THE HOLY OTHER SOON


VİDEO LİNK :

VİDEO : The Secret History of Mind Control & MK-ULTRA


VİDEO LİNK :

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: