Etiket arşivi: türkiye

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Değişmeyen Gelenek : Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Türkiye Ziyareti


Azerbaycan’da 9 Ekim 2013 tarihinde yapılan seçimlerde yüzde 84,5 oy alarak üçüncü kez cumhurbaşkanı seçilen İlham Aliyev, önceki seçimlerden sonra olduğu gibi 11 Kasım tarihinde ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmiştir. Aliyev, Türkiye ziyaretinde devletin üst düzey yetkilileriyle görüşmüş, çeşitli ziyaretlerde bulunmuş, Türkiye -Azerbaycan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin üçüncü toplantısı yapılmış ve çeşitli alanlarda iki ülke arasında antlaşmalar imzalanmıştır. Aliyev’e Türkiye ziyaretinde Azerbaycan Başbakan Yardımcısı Abid Şerifov, İçişleri Bakanı Remil Usubov, Haberleşme Bakanı Ali Abbasov, Enerji Bakanı Natig Aliyev, Ulaştırma Bakanı Ziya Memmedov ve Ekonomi Bakanı Şahin Mustafayev gibi üst düzey siyasiler eşlik etmiştir.

“Bir Millet, İki Devlet” – “Bir Ziyaret, İki Nişan”

İlham Aliyev’in Ankara programı, ilk olarak Çankaya Köşkü’nde 12 Kasım 2013 Salı günü düzenlenen nişan tevcih töreni ile başlamıştır. Törende, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Aliyev’e iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yaptığı katkılardan Türkiye’nin en yüksek nişanı olan “Devlet Nişanı”nı, İlham Aliyev de Gül’e Azerbaycan’ın en yüksek nişanı “Haydar Aliyev Nişanı”nı tevcih etmiştir. Türkiye’de son dönemde üzerindeki T.C ibaresinin kaldırılmasıyla ilgili tartışmalarla gündeme gelen Devlet Nişanı’nın yeni halinin ikinci sahibi böylece Norveç Kralı 5. Harald’dan sonra İlham Aliyev olmuştur. Haydar Aliyev Nişanı’nın Gül’e verilmesinin nedenlerine bakıldığında, nişanın verilmesi benzer şekilde Türkiye ve Azerbaycan ilişkilerinin geliştirilmesindeki hususi hizmetlerinden dolayı Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası’nın 109. maddesinin 23. bendi doğrultusunda Cumhurbaşkanı Aliyev’in serencamı (genelgesi) ile gerçekleştirilmiştir. İki ülkenin cumhurbaşkanlarının ülkelerinin en yüksek nişanlarını birbirlerine tevcihi ziyarete verilen önemi ve Türkiye – Azerbaycan ilişkilerinin iki taraf açısından ne denli önemsendiğini göstermesi bakımından manidardır. İki cumhurbaşkanı da törende yaptıkları konuşmayla kardeşlik bağlarının ve ilişkilerin geliştirilesinin altını çizmiştir. Konuşmalarda, bir millet iki devlet olarak tanımlanan Azerbaycan ve Türkiye arasındaki siyasi, ticari, bilimsel, ulaşım ve enerji alanlarındaki işbirliği öne çıkan noktalar arasında yer almıştır.

Çankaya Köşkü’nden sonra İlham Aliyev, Anıtkabir’i ziyaret etmiş ve Abdullah Gül ile birlikte Türk Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş. (TAI-TUSAŞ) tesislerini ziyaret etmiştir. Cumhurbaşkanı Aliyevi saat 17.00’de de Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Cemil Çiçek ile basına kapalı bir toplantıda bir araya gelmiştir. 12 Kasım akşamında da Çankaya Köşkü’nde Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev onuruna verilen yemekte iki ülkeden üst düzey birçok yetkili, diplomatik misyon temsilcisi ve iş adamları bir araya gelmiştir. Ayrıca, Türkiye ziyaretinde İlham Aliyev, Ankara’da Haydar Aliyev Parkı’na gitmiştir.

Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği

13 Kasım 2013 tarihinde ise Türkiye ve Azerbaycanlı yetkililerin katıldığı Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Toplantısı gerçekleştirilmiştir. Toplantıdan sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ortak bir basın toplantısı düzenleyerek basın mensuplarının sorularını cevaplamıştır. Basın toplantısında Cumhurbaşkanı Aliyev, ilk yurtdışı ziyaretinin Türkiye’ye yapılmasının bir gelenek olduğunu söylemiş, Türkiye ile Azerbaycan’ı dünya üzerinde birbirine en yakın ülkeler olarak tarif etmiştir.[1]

Basın açıklamasında, enerji ve ticaret alanında önemli açıklamalara imza atılmıştır. Bakü-Tiflis-Erzurum ve Bakü-Tiflis-Ceyhan projelerinden sonra Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’nin (TANAP) hayata geçirilmesinin enerji alanında iki ülkeye faydaları belirtilmiştir. Bilindiği gibi, TANAP cumhuriyet tarihinde Türkiye’de yapılan en büyük yabancı yatırım özelliğini taşımaktadır. TANAP’ın hayata geçirilmesiyle enerji koridoruyla Türkiye’nin stratejik değerini artıracağı gibi, Rusya ve İran’a olan gaz bağımlılığını bir nebze olsun azaltacaktır. Buna ek olarak, basın toplantısında Iğdır-Nahçıvan arasındaki doğalgaz transferi gündeme gelmiştir.

Ticari ilişkilere bakıldığında, şu anda 4,2 milyar dolar olan ticaret hacminin 2020 yılında 15 milyar dolar olmasının hedeflendiği toplantıda ifade edilmiştir. Son dönemde, özellikle Azerbaycan ekonomisinin hızlı gelişimi, iş adamlarına vize sağlanacağı ile ilgili açıklamalar göz önüne alındığında bu durum gerçekleştirilmesi olası bir hedef olarak karşımıza çıkmaktadır. 3. Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Toplantısında Azerbaycan’da çalışan Türk işçilerden alınan 1.270 dolarlık harç da 50 dolara indirilmiştir.

Öte yandan, ulaşım alanında da Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu projesinin gelecek yıl bitirileceği söylenmiş ve Iğdır-Nahçıvan arasında da bir demiryolunun inşası hakkında görüşmeler de yapılmıştır.

İki ülke arasında sıkça gündeme gelen vize konusu hakkında ise Başbakan Erdoğan, “Gerek akademisyenler gerek öğrenciler noktasında iş adamları noktasında bu noktada yani taraflara sıkıntı vermeyecek şekilde bunun Ekonomi Bakanları tarafından değerlendirilmesinin yapılması, planlama yapılarak şöyle ilk adımları bu şekilde atmış olacağız[2]” şeklinde bir açıklamada bulunmuştur.

“21. Yüzyıl Türk Dünyasının Yüzyılı Olacak”

İlham Aliyev, hem Çankaya Köşkü’nde onuruna verilen yemekte hem de Başbakan Erdoğan ile yaptığı basın toplantısında “21. yüzyıl Türk dünyasının asrı olacak” diyerek 90’lı yılların başında Turgut Özal’ın ifade ettiğine benzer bir cümle kullanmıştır. Bu açıklamanın yapıldığı dönemlerde oluşturulan Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelik politikaları, gerek uluslararası diğer aktörlerin tutumları gerek Türkiye’nin bu projelerin gerçekleştirilmesi için ayırdığı bütçenin yeterli olmaması gerekse de Türk cumhuriyetlerinin yeni kurulması ve gerekli yapının hazır olmaması nedeniyle başarılı olamamıştır.

Enerji potansiyelini akılcı bir siyasetle sentezleyen Azerbaycan, son yıllarda bölgesinde gücünü ve önemini giderek artırmaktadır. Dolayısıyla, Aliyev’in bu açıklaması Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın dünya jeopolitiğinde giderek önem kazanan Türk dili konuşan ülkelerin işbirliğinin artırılması noktasında ifade edilmiş ve Türkiye ile Azerbaycan’ın Türk coğrafyasındaki bağların sıklaştırılması inisiyatif almasına yönelik bir açıklamadır. Azerbaycan, son yıllarda Türk dünyasıyla alakalı birçok toplantıya ev sahipliği yaparak, ilişkilerin gelişimine katkıda bulunmaktadır. Türkiye’ye bakıldığında da bölgeyle tarihi, kültürel açılardan yakın olduğu görülmekte; ama Türkiye’nin dış politika gündeminin ana maddeleri arasında Türk dünyasının maalesef yer bulamadığı görülmektedir.

Türkiye’nin Güney Kafkasya Politikası: “Çığırından Çıkmak” mı? “Çığır Açmak” mı?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İlham Aliyev’in Ankara ziyaretinin devam ettiği sırada yaptığı açıklamalarda Türkiye – Azerbaycan – Ermenistan üçgenindeki ilişkilere değinmiştir. Davutoğlu, bir televizyon kanalında “Ermenistan’ın bizlere olan güvensizliğini aşmak da gerekiyor ama aynı şekilde Azerbaycan’ın haklı taleplerini de hiçbir şekilde gözardı etmeden, topraklarının yüzde 20’si işgal altında olan bir toplumun beklentilerini gözardı etmeden yeni çığır açmak lazım[3]” diye konuşmuştur. Davutoğlu, bir taraftan Azerbaycan’ın haklılığını dile getirirken öte yandan yeni dönem vurgusu yaparak Ermenistan ile ikinci bir yakınlaşma sürecinin sinyallerini vermiştir. 2009 yılındaki Ermenistan’la normalleşme politikasındaki başarısızlık, Suriye başta olmak üzere çeşitli bölgelerde beklenenin gerçekleşmesi tabiri caizse Türkiye’nin izlediği dış politikanın “çığırından çıkması” Davutoğlu’nun açmak istediği “yeni çığırın” ne olduğu noktasında yine bazı kuşkular doğurmaktadır.

Görüldüğü kadarıyla, sözde soykırım iddialarının yüzüncü yılı 2015 yaklaşırken, Türkiye Ermenistan’a karşı ılımlı bir politika izleyerek süreci zararsız atlatmayı hesap etse de bu kısa vadede çok mümkün gözükmemektedir. Ermenistan’daki Türkiye ve Azerbaycan algısı nasıl ve ne seviyede olduğu daha birkaç gün önce Ermenistan askerlerinin üzerinde Türk ve Azerbaycan bayrağı bulunan tuğlaları kırdığı video görüntüleriyle bir kez daha iki ülke kamuoyunda net olarak anlaşılmıştır. Dolayısıyla, Ermenistan’daki Türk algısının değişmediği ve son yıllarda 2015’e yaklaşık yüz yıldır hazırlanan Ermeni diasporasının ve Ermenistan’ın devlet olarak bundan vazgeçeceği çok mümkün değildir. Bu bağlamda, Ermenistan’la yakınlaşma politikasından ziyade iki ülkenin de yurtdışındaki diasporalarının harekete geçirilmesi daha etkin bir yöntem olacaktır. Bu noktada İlham Aliyev tarafından gündeme getirilen “Tek milletin iki diasporası olmaz” sözü doğrultusunda çalışmalara hız verilmesi gerektiği aşikardır.

Değerlendirme

Basın toplantısında iki ülke tarafından genel olarak hızla daha da iyiye doğru giden gelişmelerin bir ifadesi olan basın açıklamasında iki ülke açısında önemli açıklamalar yapılmıştır. İki ülke arasındaki vize uygulamasıyla ilgili iyimser açıklamalar, birçok alanda yapılan görüşmeler ve anlaşmalar sonucu iki ülke arasındaki bağların zenginleştirilmesine hizmet eden bir ziyaret gerçekleştirilmiştir.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılan açıklamalarda Türkiye’nin Karabağ konusunda Ermenistan’a olan desteğinin altı çizilmiş, Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından yapılan açıklamada da Türkiye’nin Azerbaycan’ın yanında olduğu ifade edilmiş; fakat Ermenistan’ın Türkiye’ye olan güvensizliğinin ne şekilde alacağı soru işaretlerine davetiye çıkarmıştır. Geçmişte, “futbol diplomasisi” ile başlayan süreçte Ermenistan’ın isteksizliği nedeniyle sonuç alınamamış ve Azerbaycan ile olan ilişkiler zarar görmüştür. Aynı hatanın gerçekleştirilmemesi açısından, Türkiye’nin Güney Kafkasya’daki dış politikasında şu ana kadar somut bir sonuç alınamayan “sıfır sorun anlayışının” gözden geçirilmesi ve dış politika tercihlerin teorik çerçevelere bağlı değil reel politiğe ve tarihi olgulara uygun şekilde yapılması gerekliliği karşımıza çıkmaktadır.

YABANCI AÇIĞI : Türkiye’nin Cari Açığı ve Suriye


bn-aj705_1113tu_e_20131113120356.jpg?itok=aY28Gnem

ISTANBUL— Türkiye’nin uzun zamandır yeni ortaya çıkan ekonomisi için bir zayıflık noktası olan cari açığı yeni ve tartışmalı bir kaynaktan da baskı altına alınmış durumda. Bu kaynak Suriyeli mülteciler. Türkiye’nin Merkez Bankası’ndan gelen aylık veriler iki yıldan fazladır Türkiye’de barınan 600,000 Suriyeli mülteciyi “turistler” olarak sınıflandırıyor ve “harcamalarını” da turizm geliri olarak hesaplıyordu. Fakat yapılan son bir metodoloji değişikliğe göre ülkeye yayılan kamplarda çoğunluğu yaşayan ve hayatta kalabilmesi hükümetin beslemesine bağlı olan Suriyeli mültecilerin daha fazla Antalya’daki bir Alman turist gibi sınıflandırılmayacak.

Şaşırtıcı olmayacak şekilde bu değişikliğin etkisi mevcut cari açık rakamlarında açık bir şekilde izlenebilecek. Çarşamba günü yayınlanan veriler Türkiye’nin cari açığının Eylül ayında bir yıl öncesindeki 2.66 milyar dolardan 3.28 milyar dolara tırmandığı ve dikkat çekici bir şekilde ekonomistlerin az da olsa finansal açığın 2.6 milyar dolara gerileyeceği şeklindeki beklentilerinin de üstünde çıktığını gösterdi. Ekonomistler benlenenden daha yüksek bir rakamın ortaya çıkmasının yıl içinde bugüne kadar olan net turizm gelirlerinin %7 oranında 1.3 milyar dolara denk gelecek şekilde düşmesi –“Suriye etkisi”- yüzünden olduğunu söylediler. Devamı…

Çeviren (Tüm Metin): Süreç Analiz

(WSJ, Turkey’s Under Pressure from the Syrian Effect, 13 Kasım 2013)

İSTİHBARAT : Türkiye’ye açık istihbarat operasyonu


İstihbarat uzmanı gazeteci-yazar Ferhat Ünlü, Türkiye’yi hedef seçen yurtdışındaki düşünce kuruluşu temsilcilerinin lobi faaliyetlerini SON.TV’ye açıkladı.

SABAH Gazetesi Özel İstihbarat Editörü ve SABAH Pazar yazarı Ferhat Ünlü, Türkiye’yi istihbari açıdan hedef seçen yurtdışındaki düşünce kuruluşu temsilcilerinin lobi faaliyetlerini SON.TV’ye açıkladı. Ünlü, Jonathan Schanzer, Steven A. Cook, Michael Koplow ve Omri Ceren gibi isimlerin Türkiye aleyhine ‘açık istihbarat’ faaliyeti yürüttüklerini söyledi. İşte Ferhat Ünlü’nün, SON.TV’ye yaptığı açıklamalar:

Geçtiğimiz haftaya olduğu gibi bu haftaya da istihbarat savaşları damgasını vurdu. Siz bu savaşları SABAH Pazar’daki köşenizde ‘İstihbari Armageddon’ olarak isimlendirdiniz. Sizce bütün bu olanları nasıl yorumlamalıyız?

İstihbari manada bir dünya savaşı yaşadığımızı düşünüyorum. Soğuk Savaş dönemindeki casusluk savaşından daha şiddetli, ondan daha kısa bir zaman dilimine yayılmış ve tam da bu nedenle daha karmaşık bir savaş bu. Savaşın merkezinde de Ortadoğu var. Çünkü Ortadoğu’yu kontrol etmek, dünya liderliğinin ilk ve öncelikli şartı. Ortadoğu’nun, yüzü Batı’ya dönük öncüsü Türkiye de bu savaşın ortasında yer alıyor. Türkiye, Batı ile Doğu arasında siyasi ve ekonomik paylaşımın yeniden yapılacağı bu savaşta NATO açısından kaybedilmemesi gereken çok önemli bir müttefik. Doğu’nun büyük ülkeleri, mesela Çin için ise kazanılması gereken bir ülke. Türkiye’de politika yapıcıların ve istihbaratçıların bunun ziyadesiyle farkında olduğunu düşünüyorum. Bu durumu -Çin füzesi meselesinde gördüğümüz üzere- bir pazarlık unsuru olarak kullanıyoruz.

Bence Türkiye, müttefikleri tarafından bile istihbari açıdan hedef seçilmiş bir ülke. Bunda ekonomik ve siyasi bağımsızlığına kavuşma arayışlarının etkisi var. Türkiye’ye verileceği söylenen Predatörlerin verilmesinden vazgeçildiği yönünde iddialar ortaya atıldı ve bunda MİT’in, İran Gizli Servisi MOİS’e 10 Mossad ajanının ismini vermesinin etkili olduğu öne sürüldü. Bence bu doğru değil. Eğer ABD Türkiye’ye Predatör vermeyecekse bunu Çin ile füze anlaşması gibi daha gerçekçi, ciddi bir gerekçeye istinaden yapar. Çünkü bu füze meselesi hakikaten Batı’da tedirginlik yaratıyor.

ABD bu yüzden daha çok kendi konvansiyel medyasındaki yayınlarla ve sosyal medyada propaganda faaliyetleriyle Türkiye’yi etkilemek istiyor. Ama daha önemli operasyon, Türkiye’de derinden yürütülen psikolojik harekât operasyonları. Bu noktada yurtdışı bağlantıları da olan kimi gruplarla çalışıldığı yönünde duyumlar aldım. Mesela masonik şekilde örgütlenmiş küçük, ama parasal açıdan güçlü olduğu için etkili bir grubun popüler liderinin, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ‘öven’ açıklamalar yaptığını görüyoruz. Ancak bu kişinin bir taraftan da ‘Hakan Fidan karşıtı’ kişilerle görüşüp onlara bilgi aktardığı yönünde güçlü duyumlar var. Bu grubun yurtdışından finanse edilen bir grup olduğu da biliniyor. Para hareketlerinin de izlendiğini duydum.

‘GAZETECİLİK MERAKININ ÖTESİNDE BİR İLGİ VAR’

Peki, sosyal medyada yürütülen propaganda faaliyetleri neler?

Yurtdışında hem konvansiyonel, hem de sosyal medyada Türk istihbaratının, gazetecilik merakının ötesine geçen bir ilgiyle izlendiğini ve eleştirelliğin ötesine geçen negatif yorumların konusu olduğunu görüyoruz.

Mesela The Washington Post yazarı David Ignatius’un makalesini Twitter’da aşırı övgüyle karşılayıp paylaşan kullanıcılar oldu. Bunlar arasında etkili düşünce kuruluşlarında görev yapanlar var. Türkiye ile İsrail arasındaki istihbari rekabetin son bulmasını ve Türkiye’nin İsrail yanlısı bir çizgiye gelmesini isteyen kişilerden söz ediyorum. Bunlar arasında Jonathan Schanzer, Steven A. Cook, Michael Koplow ve Omri Ceren gibi isimler var.

Jonathan Schanzer; Neo-Con çizgisinde biri ve İsrail lobisinin en ateşli savunucularından. Ignatius makalesi yayınlandıktan sonra “Asıl büyük resme bakmak lazım, Türkiye artık düşman kategorisine doğru gidiyor,” mealinde şeyler yazdı ve Türkiye aleyhine ne kadar haber varsa takipçileriyle paylaştı. Schanzer, Türk ve İsrailli gözlemcilerin görüşüne göre Fidan’la ilgili tartışmaların tek sebebinin Türkiye-İran bağları olmadığını, Türkiye’nin başka açılarından da sınırı aştığını öne sürdü.

Steven A. Cook, önemli bir isim. Council on Foreign Relations (CFR) adlı meşhur kuruluşta çalışıyor. Beyaz Saray’a girmek için çok uğraştı ama Obama onu kadroya almadı. Bu yüzden kendini, Obama muhalifi ve Türkiye karşıtı bir cephede konumlandırdı. Bu kişi de David Ignatius’un makalesini yayan isimlerdendi.

Michael Koplow adlı şahıs ise Steven Cook’un öğrencisi. Cook, kendisinin yazamayacağı kadar sert şeyleri ona yazdırıyor. Koplow, Türkiye’nin, Çin’den füze sistemi almaya girişerek ve İsrail ajanlarının adlarını İran’a vererek tehlikeli bir oyun oynadığını iddia etti.

Omri Ceren bir aktivist. Bir blogger ama İsrail kaynakları bir haber yaymak istedikleri zaman sosyal medyada bu kişiyi kullanıyor. Omri Ceren, bir İsrailli yetkilinin, Fidan için söylediği ‘En kötü düşmanlarımızla takılan anti-Semitik İslamcı’ sözünü takipçileriyle paylaştı. Hatta Fidan’a, ‘Ankara’daki MOİS (İran İstihbarat Servisi) İstasyon Şefi’ demekten çekinmedi.

Ayrıca Michael Scott Doran diye biri var. Beyaz Saray’da daha önce görev yapmış biri. Şu anda The Brookings Institution’da görevli, bu kuruluşun Ortadoğu biriminde görev yapıyor. Bu birim, İsrailli milyarder Haim Saban tarafından desteklenen bir birim. Doran da Ignatius makalesi gibi Türkiye aleyhine makaleleri yayan biri. Bu kişiler Türkiye aleyhine ‘açık istihbarat’ faaliyeti yürütüyorlar.

Bunların karşı cephesinde ise Ignatius makalesini Obama çizgisine ve ABD’nin İran’la yakınlaşma stratejisine bir darbe girişimi olarak yorumlayıp makaleyi eleştirenler yer alıyor. Bunlar arasında ise Obama’nın dış politikasını destekleyen iki isim David Kenner ve Blake Hounshell var. Ayrıca Ali Gharib adlı ABD’nin Ortadoğu politikaları konusunda uzman olan kişi de Ignatius makalesini eleştirdi. Buradan, makalenin Obama yönetimine karşı bir propaganda faaliyeti olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

‘TÜRKİYE’Yİ İSTİHBARİ TEHDİT OLARAK GÖRÜYORLAR’

Amerikan Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nın (NSA) Avrupa ülkelerinin liderlerini dinlediği tartışmaları da bu hafta konuşuldu. NSA dinlemelerini bu istihbarat savaşları açısından nasıl yorumlamak lazım?

NSA dinlemeleri bir süredir tartışılıyor. Önceleri dinlemelerin sadece Bush dönemiyle sınırlı olduğu konuşuldu. Ama sonra Obama döneminde de dinleme yapıldığı ortaya çıktı. Hatta Almanya Başbakanı Angela Merkel’in dinlenmesinde bizzat Obama’nın onayı olduğu öne sürüldü. İddialara göre Obama, Merkel’i öngörülemez birisi olarak görüyordu ve onu kontrol etmek için istihbari bilgiye ihtiyaç duyuyordu, bu yüzden dinlemelere onay verdi. Bence bunun kararını verenler istihbaratçılardır, Obama’yı da ikna etmişlerdir. Sonra da siyasi sorumluluğun Obama’da olduğunu hissettirmek için bu haberi sızdırıyorlar.

NSA dinlemelerinde Almanya’nın öncelikli hedef olarak görüldüğü anlaşılıyor. Zaten Almanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD için Kıta Avrupası’nda en önemli hedeftir. Bunda Hitler deneyiminin yanı sıra Almanya’nın ekonomik gücünü her daim muhafaza etmesinin etkisi var.

ABD, sınır ötesi dinlemelerini ECHELON vasıtasıyla yapıyor. ECHELON’un en büyük dinleme istasyonu İngiltere’nin York kenti yakınlarındaki Menwith Hill’de. Burası Soğuk Savaş döneminde Avrupa ülkelerine ve Rusya’ya yakın olduğu için kullanıldı. Şimdi de Avrupa ülkeleri buradan dinleniyor.

ABD’nin, Türkiye’yi de yükselen bir istihbarat tehdidi olarak gördüğü için dinliyor olabileceğini düşünüyorum. NSA, Türkiye’ye yönelik de teknik istihbarat faaliyetinde bulunmuş olabilir. Bu, bir duyum değil, kanaat. NSA, Signal Intelligence denilen, elektronik ve en risksiz istihbarat yöntemi ile dinleme yapıyor. Bu yöntemde eleman kaybetmezsiniz. Edward Snowden gibi bir dinleme uzmanı ya da ajan açıklama yapmazsa dinlemeler kamuoyunca da bilinmez. Elektronik istihbarat, bu açıdan en az riskli yöntem ve özellikle ABD tarafından etkin biçimde kullanılıyor. Türkiye’ye karşı da kullanıldığı kanaatindeyim.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// M. MURAT TAŞAR : Pentagon’un Yeni Haritası’nda Türkiye /// @mmt_1964


Soğuk Savaş döneminde Türkiye ABD’nin Çevreleme Politikası’nın bir sonucu olarak Kuzey Atlantik İttifakı’nın kanat ülkesiydi ve bu bağlamda uluslararası ilişkilerde rol üstlendi. ABD’nin jeopolitik söyleminde değişik zamanlarda köprü, enerji koridoru, pivot ülke, model ülke, Batılı, Doğulu, laik – demokratik İslam ülkesi, müttefik, stratejik müttefik olarak tanımlandı. Soğuk Savaş’ın bitimiyle ortaya çıkan belirsizlik sürecinde Türkiye’nin jeopolitik konumun yeni imkânlar sunduğu ileri sürüldü. Bu imkânların en önemlisi Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nden kopan ve Bağımsız Devletler Topluluğu’na dâhil olan (daha çok Türk kökenli) ülkelerle her alanda ilişkilerini arttırarak yeni açılımlar elde etme çabasıydı. Buna bağlı olarak enerjinin Batı’ya ulaştırılmasında köprü işlevinden yola çıkılarak Türkiye’nin jeopolitik önemi vurgulandı. Aynı zamanda Rusya ve İran karşısında denge unsuru olarak ortaya çıktı. Balkanlarda barışı sağlamakta ve istikrarın sürmesinde kilit ülke görevi üstlendi. Bu süreçte, sürmekte olan AB üyelik süreci yeni bir ivme kazansa da AB üyeliğinin gerçekleşemeyecek bir çaba olduğu anlaşıldı. Ancak yine de en sık yapılan vurgu Türkiye’nin Batı’ya enerji aktarımı için köprü işlevidir. Barnett’in, Türkiye’yi (neoliberal jeopolitik teorisi) Pentagon’un Yeni Haritası’nda Sınır Ülkeler kategorisine yerleştirmesinde bu şekilde köprü olarak algılanıyor olmasının etkisi büyüktür.

Kitabın Türkçe baskısına yazdığı önsözünde Neden Türkiye, küre­selleşmenin İşleyen Merkezi tanımında yer almıyor? sorusuna şu cevabı vermektedir: Ben, Türkiye’yi küreselleşmenin Entegre Olmamış Boşluğu tanımının ya da küresel ekonomiyle en az bağlantılı ve bu yüzden de kitlesel şiddet ve çatışma riskine en açık ülke­ler grubu içine dâhil ettim. Bunun üç nedeni var. İlki tü­müyle coğrafidir. Türkiye tam anlamıyla Avrupa, Ortadoğu ve Kafkaslar arasında bir köprüdür ve Soğuk Savaşın sona ermesinden beri, bahsettiğim son iki bölgede ortaya çıkan istikrarsızlıklardan çok zarar görmüştür.

İkinci neden, Türkiye’nin uzun bir süredir NATO askeri birliğinin bir parçası olmasına rağmen, AB üyesi olmaması­dır. Bu haksızlık mıdır? Bence öyle. Bu ayrımcılık, Türki­ye’nin benim Sınır Devleti olarak tarif ettiğim durumunu yansıtmaktadır. Yani küreselleşmenin İşleyen Merkez’iyle Entegre Olmamış Boşluk arasındaki çizgi üzerinde yer alan bir ülkedir. Aslında Avrupa, Türkiye’yi Boşluk içindeki güçlere karşı askeri bir kalkan olarak kullanmak istemekte ancak Türkiye’yi Merkez’in ekonomik güç paylaşımına tam üye olarak layık görmemektedir.

Bir Sınır Devleti olarak Türkiye, hem Merkez’e hem de Boşluk’a ait olarak tanımlanabilir. Bu yüzden, Türkiye’yi Boşluk’a dâhil ederken üçüncü nedenim de şuydu: Ben as­lında, "Türkiye, Avrupa Birliği’ne alınmadığı sürece, nasıl Merkez’de olabilir?" sorusundan ziyade "Türkiye neden Merkez’de değil?" sorusunun tartışıldığını görmek istiyo­rum. Ben ikinci soruyu tercih ediyorum, çünkü Avrupa’nın Türkiye’yi birliğe kabul etme kararının, sadece kendi çıkar­larını gözeten bir anlayış için, bir örnek olması gerektiğine inanıyorum. Bu anlayış, en sonunda İslam dünyasının küre­sel ekonomiyle tam olarak bütünleşmesi için Merkez’i hare­kete geçirecektir. Kısaca, bu tarihi süreci mümkün olduğun­ca vurgulamak istiyorum ve bunu da Türkiye’nin Merkez’in güçlü askeri birliğine dâhil olduktan yıllar sonra bile, hala Merkez’den ekonomik olarak dışlanmasının altını çizerek yapacağımı düşünüyorum.

Türkiye’nin; modern, İslami bir devletin küreselleşmenin önemli bir parçası olabileceğini göstererek, bu tarihi görevi yerine getirmesi en içten dileğim[1].

Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye’nin stratejik – jeopolitik konumuna ilişkin Doğu ile Batı arasında köprü tanımı Barnett’te de kendini göstermekte ve Türkiye’nin Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya arasında köprü olduğunu söylemekte, ancak bununla da kalmayarak Türkiye’yi aynı zamanda Sınır Devleti tanımı içine sokmaktadır. Hem Merkez’e hem de Boşluk’a ait, yani bir anlamda yine bir köprü işlevi yüklemektedir. Ancak en önemli vurgu bir beklenti olarak ileri sürdüğü Türkiye’nin; modern, İslami bir devletin küreselleşmenin önemli bir parçası olabileceğini göstererek, tarihi bir görevi yerine getirmesine yapılmaktadır.

Barnett Türkiye’ye ilişkin söz konusu beklentisini yani Türkiye’ye yüklediği tarihi görevi, Eylül 2010 tarihinde yazdığı Yeni kurallar: ABD, faal ve bağımsız bir Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor[2]başlıklı makalesinde daha geniş anlatmıştır. Bu makale Türkiye’nin küreselleşen dünyada oynayacağı yeni rolleri tanımlamanın yanında, aktif olarak Türkiye’den nasıl fayda sağlanacağının izahını da yapmaktadır: Bir Müslüman devletin, Müslüman devlet olarak kalmayı sürdürürken, küreselleşmenin ortasında kendisini nasıl iyileştirebileceğinin örneği olması gerektiğini, ideal Müslüman bir stratejik partnerin Amerikan çıkarlarına Amerika’nın yapamayacağı katkıları yapabileceğini söyleyerek başladığı makalesine, söz konusu bu katkıları yapacak ülkenin Türkiye olmasını dilemekle devam etmekte, küreselleşme bağlamında Türkiye’nin yapabileceği katkıları sıralamaktadır:

– Kuran’ın yeniden yorumlanması, Peygamber Muhammed’in mesajının modern çağ için güncellenmesine cesurca öncülük etmesi.

— Tahran’ın nükleer programı ile ilgili olarak diplomatik temas kurması ve onun Ortadoğu’daki etkili nüfuzunu zarifçe dengelemesi.

— Suriye’yi sisteme entegre edebilmek için ekonomik imkanları kullanması / yumuşak öldürücüyle (soft kill) mümkün olan her şeyi yapması.

– Irak’a yatırım akışı sağlayarak, Irak’ın istikrarının koruyucusu olması,

– ABD’nin Rusya ile ilişkilerini yeniden başlatmasına yardımcı olması ve Balkanlar’da ABD’nin yarım bıraktığı operasyonları sessizce perçinlemesi.

– Güney Lübnan ve Afganistan’a asker göndermesi, Afganistan’da uzlaşmayı teşvik için Taliban’a erişmesi.

– İstikrarsız Kafkasya ve Orta Asya’da altyapı geliştirme çalışmalarına katkı sunarak gelişmekte olan bu ekonomileri Batı’ya bağlaması,

– Ve tüm bunları, komşularla arasındaki tarihi ihtilafları bastırarak dolayısıyla da emperyal niyetler taşımadan, sıfır toplamlı oyuna başvurmadan, hüsn-ü niyet şartıyla yapmalıdır.

İran’ın nükleer silah edinmesinin bir ‘eğer’ meselesi olmayıp bir ‘ne zaman?’ meselesi olduğunu uzun zamandır savunduğunu söyleyen Barnett, nükleer bir İran karşılığında ABD’nin ne alacağı sorusunu ortaya atar; Bunun gerçekleşmesi halinde Ortadoğu’nun sil baştan yeniden güvenlik açısından yapılandırılacağını, İsrail’in Filistin’le kalıcı bir barış yapma fırsatı doğacağını, İsrail – İran, sonra İran – Türkiye ve İran – Suudi Arabistan arasında çetin müzakerelerin başarılı olması için de enerji bağımlısı ülkelerin seferber olacağını, ancak son tahlilde hem İran’ın beklentilerini hem de İsrail’in korkularını gidermek konusunda ABD’nin masada Türkiye’yi görmek isteyeceğini belirtmektedir. Ve Yeni kurallar: ABD, faal ve bağımsız bir Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor başlıklı makalesini şu cümle ile tamamlar: Türkiye her ne kadar içimizdeki diken gibi algılansa da zamanı gelip bu yola girildiğinde, gerçekten muhtaç olduğumuz müttefik olduğunu gösterecektir.

Görüldüğü gibi Türkiye bağımsız egemen bir devlet değil, Amerikan politikalarının destekçisi bir ülke konumuna indirgenmiştir. Türkiye’nin küreselleşmeye tam entegre olmak dışında bir seçeneğinin kalmadığı, 1990’dan günümüze kadar yaşanan gelişmelere, yani büyük resme baktığımızda da görülen manzaradır: Yakın tarihimizde ekonomik anlamda küreselleşme yolunda en önemli adım 24 Ocak 1980 Kararları ile atılmıştır, bunu kısa süre sonra 12 Eylül 1980’de antiemperyalist sağ ve sol (küreselleşme karşıtı) siyasal akımların tasfiyesi izlemiştir. 12 Eylül 1980’den 28 Şubat 1997’ye kadar geçen süreçte antiemperyalist (küreselleşme karşıtı) Siyasal İslam, İran İslam Devrimi’nin etkisi ve ABD’nin Sovyetlere karşı Yeşil Kuşak stratejisi bağlamında 12 Eylül Rejimi’nin Ilımlı İslam yaratma politikalarıyla siyaset sahnesine çıkmıştır. Soğuk Savaş sonrası Türkiye’de dönüşüm her ne kadar Özal’la başlamış olsa da asıl dönüşüm süreci 28 Şubat’la başlamış, Postmodern darbe olarak da anılan bu süreçte Küreselleşme Karşıtı (anti emperyalist) Siyasal İslam tasfiye edilmiştir[3]. Söz konusu Siyasal İslam Batı’ya yüz çeviren, küresel kapitalizm ittifakları dışında D8 gibi kurumlaşmalara gitmeye çalışan, İşleyen Merkez ile arasında Bağlantı kurmayı reddeden bir anlayıştı. 28 Şubat bu İslami anlayışı siyaset sahnesinden sildi. Dolayısıyla küreselleşen Yeni Türkiye’nin beslendiği ana kaynak 28 Şubat’tır.

Siyasal İslam’ın kalkınmacı ideolojinin meşruiyetine sığınıp antikapitalist / antiküreselleşmeci ideolojisini terk ederek neoliberal küreselleşmeye entegre olmayı seçmesiyle küresel kapitalizmin Türkiye’deki İslami bileşenleri sahneye çıkmışlardır. Küreselleşme Yanlısı Siyasal İslam olarak da nitelenebilinecek farklı gruplardan oluşan bu siyasi varlık Türkiye’de neoliberal küreselleşmenin lokomotifi olmuştur. Sonra yaşanan süreçte Kemalist kurumsallaşmanın ulus devlet ideolojisi, küreselleşme önünde en büyük engel olduğundan, kısmen Kemalizm de tasfiye edilmiştir. Devlet içinde Rusya ve Çin’i ayrı kutup olarak gören ve gerekirse İran ile ittifak yaparız diyenler ve Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulamaya kalkanlar tasfiyeye uğramışlardır[4].

Sovyetlerin dağılmasından sonra bir süre işlevsiz kalan NATO yeniden yapılandırılarak Boşluk’a müdahale gücüne dönüşmüştür (Bosna ve Kosova misyonları ile başlayan süreç). Soğuk Savaş döneminde Türkiye’de Sovyetlere karşı konuşlandırılan silah ve radar sistemleri artık Ortadoğu’ya yönelik konuşlandırılmaktadır. Bu bağlamda Füze Kalkanı sisteminin topraklarında konuşlandırılmasını Türkiye’nin kendisinin istemiş olması da dikkate değerdir. Yeniden yapılandırılan NATO’nun yeni güvenlik konseptine en büyük destek de Türkiye’dendir ve yakın dönemde Bosna, Kosova ve Afganistan’da önemli görevleri yerine getirmiştir. Arap Baharı ile Türkiye’nin uluslararası arenada oynayacağı rol arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bölgedeki muhtemel operasyonlarda NATO içinde veya dışında önemli görevler üstelenecektir. Libya’yı özgürleştirme operasyonu Türkiye’deki karar vericiler katında NATO’nun yeni rolünün (de facto) benimsenmesine yol açmıştır.

Küreselleşme konjonktürüne bağlı olarak Türkiye’de ‘darbeler dönemi‘nin kapanmasıyla askeri vesayeti sonlandırıcı yasal ve adli yollara başvurulmuştur. Bundan sonra ABD tüm dikkatini Pasifik bölgesine yönelttiğinde, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip, bölgesel güç rolünü üstlenecek bir Türkiye’nin ortaya çıkması amaçlanmaktadır. Bu yüzden TSK, küresel sistemin bölgesel stratejisi için yeniden yapılandırılmalıydı ve bu yapılmaktadır. Boşluk’ta yer alan ülkelere neoliberal küreselleşme gereği sivil toplum ve insan hakları makyajıyla demokrasi ihracı için Türkiye’ye ihtiyaç vardır. Ancak tüm bunları layıkıyla yerine getirebilmesi için de öncelikli ev ödevi Kürt Sorunu’nu bir şekilde çözmesi elzemdir.

Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra Türkiye’de yaşanan toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşüm küreselleşme bağlamında değerlendirilmelidir. Nihai olarak Türkiye’nin İşleyen Merkez ile arasındaki Bağlantının daha arttırıldığı bir sürece girilmiştir. Yeni Türkiye, bütün kurumları ve anayasal yapısıyla küresel ekonomiye tam entegre olmuş bir Türkiye olacaktır.

Dünden Bugüne Jeopolitik – Dünya ve Türkiye (Ülke Yayınları, Haziran 2013) adlı eserden alınan bu yazı bizim için düzenlenmiştir.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Rusya-Türkiye ilişkileri ve Suriye sorunu


Dr. İrina Svistunova

Rusya Stratejik Araştırmalar Merkezi (RİSİ)

22 Kasım’da Moskova’da yapılacak olan dördüncü Üst Düzey İşbirliği Konseyi toplantısı arifesinde Rusya-Türkiye ilişkilerine Suriye sorununun etkisi konusu yine tartışılmaya başlandı. Suriye krizinin Rus-Türk işbirliğini sınırlayacak potansiyele sahip olup olmadığı konusu, her iki ülkede uzmanların dikkatini çekiyor.

Suriye probleminin uluslararası gündemde bulunduğu ve Cenevre-2 Konferansı için ön çalışmaların yapıldığı zaman böyle tartışmalar doğaldır. Rus-Türk işbirliği, geçmişte görülmemiş düzeye ulaşıp farklı alanlarda gelişirken, iki ülke toplumlarının, bu ilişkileri gölgeleyecek hususlara önem vermesi, çok önemli bir husustur. Söz konusu tartışmalar, Rusya-Türkiye ilişkilerinin boyutunu ve toplumsal düzeyde buna verdiği önemini gösteriyor.

Suriye’deki olaylar, Rusya ve Türkiye’nin uluslararası arenada birbirinden farklı tavır takındıklarına yol açtı. Krizin devam ettiği 2,5 yıldır Rus ve Türk yöneticilerinin, görüş farklılıklarına rağmen Suriye konusunun ikili ilişkilere olası olumsuz etkilerini önlemek için elinden geleni yaptıkları açıktır. Bu uzun süre içinde Rus-Türk işbirliğinin gelişimi, hızını kaybetmeden devam ediyor. Çok sayıda ikili devletlerarası anlaşma imzalandı, üst düzey temaslar yoğunlaştı, ikili ticaret hacmi arttı, yeni ekonomik projelere başlandı, turist sayısı arttı, sosyal ve kültürel bağlar pekiştirildi. Bu nedenle uzmanların çoğu, Rus-Türk ilişkilerinin “Suriye sınavını” verdikleri görüşünü paylaşıyor.

Moskova’da yapılacak ÜDİK toplantısında da Suriye konusu masaya yatırılacak. Güvenlik ve insani boyutundan dolayı Suriye krizi uluslararası bir sorun niteliğini kazandıktan sonra dünyanın önde gelen ülkeleri, problemin çözülmesine gayret sarfetmeye çalışıyorlar. Aynı şekilde Rusya ile Türkiye, Suriye krizinden çıkış yolunu arıyorlar. Mevcut durumun özelliği, her iki ülkenin Suriye sorununun çözülmesinde önemli rol oynamasıdır. Bu yüzden Moskova ve Ankara, yalnız ikili ilişkilerin uğruna değil, bölgesel ve küresel istikrarın sağlanması için ortak çıkarları, birleştirici yaklaşımları bulmak zorundadırlar.
Bilindiği gibi, Suriye Cumhurbaşkanı Esad’ın meşruiyeti, Rusya ile Türkiye’nin en önemli görüş farklılığı konularındandır. Moskova, Esad rejimin meşruiyetinin kalıp kalmadığına dair kararın verilmesi konusunun dış güçlerin hakkı olmadığına, demokratik seçimlerde gösterilen Suriye halkının iradesine bağlı olduğuna inanmaktadır. Ankara, Suriye’deki şiddet olaylardan sonra Esad hükümetinin meşruiyetini yitirdiğini savunmaktadır.

Farklı yaklaşımlara rağmen Suriye’deki çatışmalara son verilmesi, halkın demokratik taleplerinin karşılanması, sorunun barışçıl yollardan halledilmesi, Rusya ve Türkiye’nin öncelikli amaçlarındandır.

Suriye’nin kimyasal silahların tasfiyesi ile ilgili sağlanan mutabakat, hem Rusya, hem de Türkiye tarafından olumlu olarak değerlendirilen bir olaydır. Suriye’nin kimyasal silahlarının uluslararası kontrol altına alınması ve imha edilmesi, son zamanlarda Türkiye’de dile getirilen kimyasal saldırı tehdidini ortadan kaldırmaktadır. Moskova’nın girişimiyle başlatılan bu süreç, Suriye krizine nihai çözüm getirmez, ama bölgesel istikrarsızlığı azaltabilir. Bu bağlamda Rusya, silahların imhası için gerekli teknik yardım sağlamaya hazır olduğunu belirtti.

Halihazırda Rusya ile Türkiye’nin örtüşen çıkarları ve işbirliği imkanları konusunda birkaç husustan söz edilebilir.

İlk olarak uluslararası çabalarla düzenlenmesi planlanan Cenevre-2 Konferansı’nın bir an önce yapılması, her iki ülkenin çıkarınadır. Suriye’de savaşan tarafları görüşme masasına getirip, çıkmaz halini alan zor durumdan kurtulmak mümkündür. Suriyeli muhalefetin çeşitli mezhepsel ve etnik gruplardan oluştuğu bellidir. Rusya ve Türkiye, farklı gruplarla gelişmiş ilişkilere sahip olduğundan, mevcut diyalog kanalları kullanarak muhalefet gruplarının konferansa katılmasının sağlanmasına katkıda bulunuyorlar. Bu alanda Moskova ve Ankara’nın eşgüdümlü çalışmaları söz konusu olabilir.

Rusya, Suriye halkının bir bölümünü temsil eden Suriye Ulusal Koalisyonu’nun 9 – 11 Kasım’da yapılan İstanbul toplantısının sonuçlarını olumlu olarak değerlendirdi. Toplantıda Suriye Ulusal Koalisyonu liderlerinin, Cenevre-2 Konferansı’na katılma niyeti dile getirildi. Ankara’nın Suriyeli muhalefetle yoğun çalışmaları ve muhalefet gruplarının birleştirilmesine yönelik çabaları herkese açıktır. Gelinen aşamada en önemli olan husus, muhalefetin Suriye halkının acılarına son verecek barışın sağlanması adına önkoşulsuz görüşme masasına oturmasıdır.

Suriye krizinin kaygı verici sonuçlarından biri, problemin insani boyutudur. BM’nin son verilerine göre Suriye’den ayrılan mültecilerin sayısı 2,5 milyona yaklaşıyor. Mültecilere ev sahipliği yapan ülkeler arasında bulunan Türkiye, ağır bir yük üstüne almak zorunda kaldı. Türkiye – Suriye sınırına yakın illerde kurulan özel kamplara sığınan 200 bin kadar mülteciye gösterilen yardım, Türkiye’nin bütçesine pahalıya mal oluyor. Aynı zamanda Türkiye’nin sınır illerinde güvenlik sorunları ortaya çıkıyor.

Rusya da Suriye içinde kalan ve komşu ülkelere sığınan mültecilere BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ve Kızılay kanallarından yardım gösterilmesini desteklemektedir.

Mülteciler sayısı o kadar yüksek olduğundan dolayı Suriye krizi bittikten sonra uluslararası toplum sığınmacıların geri dönmesi sorunuyla karşı karşıya gelecek. Rusya ile Türkiye’nin mültecilerin normal hayata dönmesiyle ilgili bazı projeler üzerinde birlikte çalışması, ikili işbirliği alanlarının çeşitlendirilmesine de yardımcı olabilir. Ama bundan önce Suriye’deki ihtilafın bütün tarafları kapsayan Cenevre süreçin aktif safhasına geçilmesi ve çatışmalara son verilmesi gerek.

Radikal grupların Suriye’deki faaliyeti, Rusya ve Türkiye’de kaygıyla karşılanan bir başka önemli husustur. Bu gruplar, krizi derinleştiriyor, sivillere karşı şiddet uygulayarak sığınmacı sayısının artmasına neden oluyor, insani örgütlerin çalışmasını engelliyor. Görüşme masasına oturtulması imkansız olan radikal gruplar, Suriye’de savaşın sona ermesini istememektedir. Radikaller, kontrol altına aldığı kuzey Suriye bölgelerinde şeriat rejimi ilan edip, hem Şam ordusu, hem de muhalefet birlikleriyle savaşıyor. Radikallerin füzelerinin Türkiye’de patlamaları, Suriye’ye komşu ülkelerin güvenliğinin ne kadar hassas bir sorun olduğunu gösteriyor. Terörizmle mücadelede deneyime sahip olan Rusya ile Türkiye, Suriye’deki radikallerin faaliyetinin önlenmesi, lojistik kanalların kapatılması konusunda uluslararası düzeyde ortak adımlar atabilir.

Bu konuların hepsi ÜDİK toplantısının gündemine gelmezse bile, Rusya ile Türkiye, Suriye sorununda görüş farklılıklarını ortak çıkarlarından ayrı tutarak, Suriye krizinin ve sonuçlarının düzenlenmesine ortak katkıda bulunabilir.

YANDAŞ MEDYA : İSRAİL’DE MECELLE, TÜRKİYE’DE İSVİÇRE KANUNU


israel-israil-turkey-turkiye.jpg

İSRAİL’DE MECELLE, TÜRKİYE’DE İSVİÇRE KANUNU

Mecelle, Sultan Abdülaziz zamanında, Ahmed Cevdet Paşa’nın önderliğinde kıymetli İslam hukukçularının yer aldığı bir heyet tarafından 1869-1876 seneleri arasında müşterek bir çalışma sonrası oluşturulmuş 1851 maddelik bir medeni kanundur. Ancak yüksek vasıfları sebebiyle dünya çapında itibar görmüş; başta İsrail olmak üzere Osmanlıdan ayrılan ülkelerde yıllarca tatbik edilmiştir. Arapça, Bulgarca, Rumca, Ermenice, Fransızca ve İngilizce’ye tercüme edilen Mecelle için çok sayıda da şerh yazılmıştır.

Mecelle, 1926’da İsviçre Medenî Kanunu’nun alınmasına kadar 57 sene Türkiye’de tatbik edildi. 1926’da ise 1000 yıllık hukuk birikimine sırtını dönen Türkiye kendisiyle kültürel, tarihsel ve duygusal hiç bir yakınlığı olmayan İsviçre’nin medeni kanununu aynen tercüme ettirerek kendi kanunu olarak kabul etti. Buna karşın Mecelle Osmanlı Devletinden ayrılan ülkelerde ise yakın zamana kadar uygulanmaya devam etti. Arnavutluk’ta 1928, Lübnan’da 1934, Kıbrıs’ta 1946, Suriye’de 1949, Irak’ta 1953, Ürdün’de 1976, Güney Yemen’de 1992’ye kadar tatbik edildi. Bulgaristan Prensliği kurulurken, Mecelle’yi yeni mevzuatlarının esası kabul ettiler. Sırbistan ve Karadağ medenî kanunlarına, pek çok hüküm Mecelle’den alındı. Eski Yugoslavya’nın Müslüman bölgelerinde ise şuf’a ile ilgili maddeleri uygulanmaya devam edilmiştir. Lübnan’da 1934’de Mecelle’nin ekseri maddeleri kaldırıldı ise de hâkimler mevzuatta çözüm bulamadıkları meselelerde Mecelle’ye bakmakla mükellef kılındı. Filistin’de Mecelle’nin tatbikatı İsrail kurulduktan sonra da devam etti. İsrail’de Mecelle 1984’te kaldırıldı. Ancak İsrail’de aynî haklar kanununun pek çok hükümleri de Mecelle’den alınmıştır. Bugün Kıbrıs, İsrail ve Ürdün’ün Medenî Kanunları’nın esası Mecelle’dir.

Mecelle bütün dünyada saygı görmüştür. Hükümleri arasında tezada rastlanmaz. Kolay anlaşılan parlak bir üslûbu vardır. Maddeleri son derece veciz ve açıktır. Her kitabın evveline o mevzuya ait tabirlerin konması, her maddede de misallerin verilmesi hükümleri anlamayı ve tatbikatını kolaylaştırmıştır.

Ahmed Cevdet Paşa, Mecelle’nin hazırlanmasındaöncülük etmekle yalnız İslam hukukuna değil, dünya hukuk hayatına da büyük bir hizmette bulunmuş, hem kendi ismini hem de eserinin ismini ölümsüzleştirmiştir.

Ahmed Cevdet Paşa şunu nakleder: "Mecelle’yi Roma Kanunnâmesiyle mukayese eden ve her ikisine de insan eseri nazarıyla bakan bir Avrupalı hukukçu şöyle demiştir. Âlemde ilmî cemiyet tarafından iki defa kanun yapıldı. [Roma Kanunnâmesi (Codex Justinianus) ve Mecelle] İkisi de Konstantiniyye’de gerçekleşti. İkincisi, tertip ve intizamı ve meselelerinin düzenlenmesi ve irtibatı bakımından birincisine çok üstündür. Aralarındaki fark da insanın o asırdan bu asra kadar medeniyette kaç adım atmış olduğunu gösteren güzel bir ölçüdür."

SURİYE DOSYASI : CNN KANALI TÜRKİYE’YE GRUPLARLA GELEN EL KAİDE MİLİTANLARINI GÖRÜNTÜLEDİ


VİDEO LİNK :

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: