ARAŞTIRMA DOSYASI /// Geminin Seyir Defteri : Akdeniz’de Barış ve İstikrar


Doç. Dr. Haluk Özdemir

hozdemir

“Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu arasındaki benzerlik ya da ortak payda nedir?” diye bir soru sorulsa herhalde akla ilk olarak Akdeniz gelir. Bu bölgeleri birbirinden ayıran Akdeniz, aynı zamanda etrafındaki ülkeleri birbirine bağlamaktadır. Bu nedenle ne Türkiye ne de Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki risk ve tehditlere duyarsız kalamaz. Bu bölgelerin herhangi birindeki istikrarsızlık diğerlerini de etkiler. Bu anlamda Akdeniz çevresindeki ülkeler, hem ortak geçmişleri nedeniyle hem de jeopolitik nedenlerle ortak bir kaderi paylaşmaktadır.

Bu anlayışın bir sonucu olarak Gençlik ve Spor Bakanlığı, 29 Ekim 7 Kasım tarihleri arasında "Gençlik ve Barış Gemisi" adı altında bir gemiyi Türk ve yabancı gençlerle doldurarak Akdeniz’e gönderdi. Projenin sloganı, barış ve savaşın hepimizin kaderini şekillendirdiğini vurgulamak amacıyla, "Hepimiz Aynı Gemideyiz" olarak kararlaştırıldı. Temel amaç hem gemideki konferans ve aktivitelerle gençleri barış teması altında kaynaştırmak, hem de gidilen yerlere barış mesajları vermekti. Gemide konferans veren eğitimcilerden biri olarak ben de vardım ve ziyaret edilen yerler hakkında yaptığım gözlemleri bu yazıyla paylaşmak istedim.

Jeopolitik Çerçeve

Akdeniz, modern dünyanın temeli olan medeniyetlerin ortaya çıktığı bir bölgedir. Antik Yunan, Roma, Kartaca ve eski Mısır’ın yanısıra, Anadolu medeniyetleri de bu coğrafyanın ürünleridir. Bir zamanlar refah ve ticaretin merkezi ve aynı zamanda medeniyetin beşiği olan bölgenin bugün bir barış ve istikrar coğrafyası olduğunu söylemek zor. Bunun en somut göstergesi, geminin ilk başta planlanan rotası. Bakanlık yetkililerinden aldığımız bilgiye göre orijinal rota, Beyrut, İskenderiye ve Kuzey Kıbrıs olarak planlanmış. Fakat buralardaki güvenlik riski nedeniyle Dubrovnik (Hırvatistan), Mostar (Bosna) ve Tunis (Tunus) olarak yeni bir rota çizilmiş. Yani barış gemisi, rotasını planlarken, aslında bölgedeki çatışmalar ve istikrarsızlık nedeniyle biraz zorlanmış. Doğrusunu söylemek gerekirse, Tunus’a giderken bile herkesin üzerinde ülkenin güvenliği konusunda bir tedirginlik vardı. Çünkü 30 Ekim’de Susa şehrinde Ensar El-Şeria tarafından bir intihar bombası saldırısı gerçekleştirilmişti.

Avrasya’nın batı kısımlarıyla Ortadoğu’ya deniz yoluyla en kolay ulaşım Akdeniz üzerinden sağlanır. Hatta dünyanın 3 önemli istikrarsız bölgesinden (Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu) biri olan Kafkaslara da yine Akdeniz yoluyla Karadeniz üzerinden ulaşmak mümkündür. Akdeniz’in barış ve istikrarı ya da kim tarafından kontrol edildiği konuları, tüm bu bölgelerdeki siyasal gelişmeleri doğrudan etkiler. Bu yüzden Akdeniz havzası herkes için önemlidir.

Akdeniz’de istikrar dönemlerine bakıldığında iki dönem ön plana çıkıyor. Bunlardan birincisi Roma, diğeri Osmanlı hakimiyeti dönemleri. Osmanlı’dan sonra hiçbir güç Akdeniz’de hakimiyeti ele geçiremediği için bölgenin istikrar ve güvenliği de bir bütün olarak sağlanamadı. Coğrafi keşiflerle birlikte ticaret yollarının değişmesi, Akdeniz’in düşüşünü de beraberinde getirdi. Parçalanmışlık ve siyasal hakimiyet mücadeleleri bölgeyi istikrarsızlaştırdı. Bugün istikrar potansiyeli taşıyan bir tür bölgesel "hakimiyet"in Avrupa Birliği’ne geçmeye başladığını görüyoruz. AB’nin bölgeye verdiği önemin bir göstergesi olarak, yine AB önderliğinde 2008 yılında 43 üyeli bir Akdeniz Birliği kuruldu. Birliğin amacı, bölgede barış, istikrar, refah ve demokrasinin geliştirilip yerleştirilmesidir.

Kontrol edilen kıyıları açısından bakıldığında Akdeniz’in en büyük hissedarı yine AB’dir. AB, Akdeniz’in kuzey kıyılarının tamamını kontrol etmektedir ve Akdeniz’in en istikrarlı ve güvenli bölgeleri de bu AB kıyılarıdır. AB dışında istikrarlı ve güvenli olarak nitelenebilecek tek yer ise Türkiye’dir. Türkiye’nin de AB adayı bir ülke olduğu dikkate alındığında, Akdeniz’de en önemli istikrar dinamiğinin AB olduğunu, geçmişte Roma ve Osmanlı’nın üstlendiği görevi bugün AB’nin devralmaya başladığını söylersek durumu abartmış olmayız.

Akdeniz Yolculuğu ve Duraklar

Gemimiz Marmara üzerinden Ege’ye açıldığında ister istemez Ege konusundaki uzlaşmazlıklar akla geliyor. Sürekli sorunlarla anılan Ege, özellikle hep karasularından bahsedildiği için karanlık bir imajla kafamda yer etmişti. Oysa pırıl pırıl ve masmavi sularında ilerlerken, buraların aslında bir barış denizi olması gerektiğini düşünüyorsunuz. Siyasal çekişmelerden arındırıldığında, bu güzel coğrafyaya başka bir yakıştırmak mümkün olmuyor. Bu çekişmeleri bir kenara bırakıp denizden bakıldığında, aslında dünyada herkese yetecek kadar toprak ve deniz olduğunu hissediyorsunuz. Gerçekten de, bölgesel ya da küresel tüm siyasal çatışmalar, milliyetçiliklerin ya da başka ideolojilerin ihtiraslarından kaynaklanıyor. Bu ihtirasların sonucu olarak insanlar, bu zenginlik ve güzelliklerden yararlanmak ve onların tadını çıkarmak yerine bunlar için çatışıyor ve ölüyor.

Milliyetçiliklerin çatışması ve ölüm deyince, akla gelen yerlerden biri de ilk durağımız olan eski Yugoslavya coğrafyası. Gemimizin yanaştığı Dubrovnik ve Hırvatistan, doğal güzellikleriyle büyüleyici bir ülke. Otobüslerle karayolu üzerinden geçtiğimiz Bosna da öyle. 1990’lı yılların ilk yarısında buralarda yaşanan insanlık dramı düşünüldüğünde, insanların birbirlerine bu çirkinlikleri yapmak için böyle güzel bir coğrafyayı seçmiş olmaları çarpıcı bir ironi oluşturuyor.

Bosna’ya giriş yaptıktan sonra, birbirine çok yakın cami ve kiliselerin yeraldığı şirin kasabaların arasından yol alıyoruz. Herşey çok güzel. Fakat bu kasaba ve şehirlere yakından bakıldığında geçmişin bıraktığı derin ve çirkin izler daha belirgin hale geliyor. Duvarlarda kurşun izleri, topçu ateşiyle yıkılmış binalar, bazen terkedilmiş camiler, bazen de haçları sökülmüş kiliseler, artık insanların birarada yaşayamadıklarının en somut göstergesi. Uzaktan bakıldığında kafalarda oluşan güzel imajla örtüşmeyen gerçekler bizi bir kez daha insanların acımasızlığına uyandırıyor.

Yüzlerce yılda oluşan güzelliklerin ve yaşam biçimlerinin siyasal ihtiraslar sonucunda nasıl bir anda yok edildiğinin en somut örneği ise Mostar Köprüsü. Osmanlıların Mimar Hayrettin’e yaptırdığı köprü 1566’ta hizmete açılmış. 1993 yılında ise Hırvat general Slobodan Praljak tarafından tank ateşiyle yıkılmış. 2004 yılında Türkiye’nin içerisinde yer aldığı uluslararası bir konsorsiyum köprüyü yeniden inşa ettirmiş. Sırf belirli bir kültürün izlerini silmek için insanlık mirası sayılan bu eserlerin bu şekilde yok edilmeye çalışılması, ancak gözü dönmüş siyasal ihtirasların bir sonucu olabilir. Buna insani ya da siyasal olarak makul bir açıklama getirmek mümkün değil.

Bu yüzden Mostar, bugün farklı etnik, dinsel, dilsel ve diğer kültürel gruplar arasındaki bağı simgeleyen bir sembol olarak yaşatılmaya çalışılıyor. Ziyaret sırasında edindiğim izlenime göre bugün hem Bosnalılar ve hem de Hırvatlar köprüye bu nedenle sahip çıkıyor. Fakat bu insani değerler iyice yerleştirilmezse yeni çılgınların ortaya çıkmayacağının garantisi de yok.

Bugün, AB sayesinde eski Yugoslav coğrafyası biraz durulmuş görülüyor. İnsanların hala geçmişin yaralarını sarmaya çalıştığını ve birarada yaşamanın yollarını aradığını görüyorsunuz. Fakat hem olaylara birinci elden şahit olanlar ve kurbanlar, hem de öldürenler hayatta oldukça birarada yaşamak tam olarak mümkün değil. Ölüm ve öldürme araya girince rehabilitasyon daha fazla zaman alıyor. Bu nedenle buralarda tamamen normale dönülmesi ancak bir sonraki jenerasyonla mümkün olacak gibi görünüyor. Yine de bölgede istikrarın sağlanması, insanların doğru yönde ilerlediğine dair en somut gösterge. Akdeniz’in kuzeyindeki istikrar ve barış şimdilik doğru yolda ilerliyor gibi görünüyor.

Hırvatistan’dan ayrıldıktan sonraki durağımız, Arap Baharı’nın başladığı Tunus. Akdeniz’in kuzeyiyle güneyi arasındaki ekonomik ve siyasal çelişkiler, birbirinden yalnızca 150 km uzakta (Tunus-Sicilya arası). Kuzey’deki barış ve istikrar, güneyde Arap Baharı’nın tetiklediği istikrarsızlık ve çatışmalarla tam bir tezat oluşturuyor. Aradaki fark ise kaderde değil, yalnızca yönetim tercihlerinde ve siyasetin biçiminde.

Tunus, geçmişin parlak günlerinden ekonomik refah yaratmaya çalışan bir ülke. Bunu da tarih turizmi yoluyla yapmaya çalışıyor. Kartaca ve Osmanlıdan kalan kalıntılar, turistler için bir çekim merkezi. Buralardaki tarih, bugün yaşanan ekonomik ve siyasal sıkıntılarla önemli bir tezat oluşturuyor. O dönemlerdeki refah ve gösterişten bugün geriye pek bir şey kalmamış. Bir zamanlar bölgenin önemli merkezlerinden olan ülke, bugün yalnızca Arap Baharı’nın tetikleyen yer olarak biliniyor. Bunun nedeni de ekonomik (özellikle işsizlik) ve siyasal sıkıntılar.

Ülke, 1987-2011 arasında, darbeyle iktidara gelen Zeynel Abidin Bin Ali tarafından yönetildi. Diğer özgürlüklerin yanısıra özellikle ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar, yüksek işsizlik oranıyla birleşince, Arap Baharı’nın tetikleyen sokak gösterilerine dönüştü. Üniversite mezunu bir sokak satıcısı olan Tarık Muhammed Buazizi’nin kendisini yakmasıyla olaylar patlak verdi. Bin Ali gittikten sonra özgürlük alanı genişlemeye başlamış, fakat ekonomik sorunları somut olarak gözlemlemek hala mümkün. Tunus halkı, özgürlüklerden yıllarca o kadar uzak kalmış ki bugün, devlet başkanını eleştirebilmeyi bile değerli bir özgürlük olarak algılıyor.

Sonuç olarak, Akdeniz’in kuzeyi çatışma döneminden çıkarak nispeten istikrarlı bir barış dönemine girerken, güney sahilleri çalkalanmaya devam ediyor. Buradaki siyasal istikrarsızlıklar, kuzeye doğru kitlesel bir yasadışı göçü tetikliyor. Bu yasadışı göçler de kuzeyin dengesini sarsıyor. Akdeniz’in barış ve refahı yeniden yakalaması, ancak bir bütün olarak mümkün olabilir. Buradaki en önemli aktör Avrupa Birliği’dir. AB, eski Yugoslav coğrafyasında oynadığı bir rolün benzerini Akdeniz’in diğer bölgelerinde de oynayabilir. Bölgesel barışın dayanacağı temel değerlerin tanımlanmasında Türkiye, AB ile birlikte hareket etmek durumundadır. Gemimiz Tunus’tan Türkiye’ye dönerken, bu güzel sularda ve onları çevreleyen kıyılarda, doğal olanın çatışma ve fakirlik değil, insanların barış ve refah içerisinde yaşaması olduğunu düşündüm. Çünkü çatışmayı doğuran şey, hep insanların veya devletlerin ekonomik ve siyasal ihtirasları oldu. Bu ihtiraslar dizginlenebildiği zaman, Akdeniz’in kuzeyi gibi güneyi de doğal olan barışı yakalayabilir.

Etiketlendi:, , , , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: