KÜRT SORUNU DOSYASI : Kürtçeyi de ‘bizim dilimiz’ görmedikçe sorun çözülmez


Kürt sorununa ilişkin yazdığı yazıları ‘Ez hi te hez dikim’ isimli kitapta toplayan akademisyen ve yazar İhsan Dağı, Kürtçeyi yabancı görmenin hiç de normal sayılmayacağını söylüyor.

Dünyada belki de en çok söylenen ve birçok dilde artık ezbere söyleyebildiğimiz ‘Seni Seviyorum’ cümlesinin Kürtçesini kaçımız biliyor? Yüzyıllardır birlikte yaşadığımız, kardeş olduğumuzu söylediğimiz Kürtlerin diliyle ‘Seni Seviyorum’ ne anlama geliyor, hiç merak ettik mi? Akademisyen, yazar İhsan Dağı, Ka Kitap Yayınları arasından çıkan ve konuyla ilgili yazılarının derlendiği yeni kitabı ‘Ez hi te hez dikim’ isimli eserinde Kürt sorununa ilişkin düşünce ve analizlerini sunuyor. “Devletin ‘homojen Türk milleti’ varsayımı hepimize kolay geldi. Herkes Türk’tü; herkesin Türk olmasını, Türkçe konuşmasını bekledik. Âdeta Kürtçe diye bir dilin var olduğunu unuttuk, görmezden geldik.” diyen Dağı, Kürtçeyi bu denli ‘yabancı’ görmenin hiç de normal sayılmayacağını belirtiyor. Türk toplumunda yükselen dinî kimliği ve Kürt kimliğini Kelamizmin başarısı veya fiyaskosu olarak değerlendiren Dağı, yeni cumhurbaşkanı seçilene kadar çözüm sürecinde bir ilerleme beklemediğini kaydederken, krizde olan sürecin bir seçim molası aldığını öne sürüyor.

-“Ez hi te hez dikim (seni seviyorum)” cümlesini yeni öğrendiğinizin itirafıyla başlıyor kitabınız. Aslında birçok Türk hâlâ bilmiyor. Oysa Kürtlerle bin yıldır birlikte yaşıyoruz. Bu çelişkinin nasıl bir izahı olabilir?

Bir Türk’ün Kürtçe bilmesi beklenmiyor. Bir tür ‘hâkim millet psikolojisi’ de diyebiliriz buna. İletişim kurulacaksa ortak lisan Türkçe, çünkü hâkim olan Türkler, devlet Türk devleti. Aslında toplum da devlet gibi herkesi Türk varsayıyor. Kemalist ulus devletin homojen ulus tasavvuru sandığımızdan daha derinlere nüfuz etmiş. Toplumun devletten farkı şiddet kullanmamış olması. Ama devletin şiddetine de pek sesini çıkarmamış. Kürt’le iletişiminin Türk devleti çerçevesinde ve Türkçe zemininde olmasının konforundan rahatsız olmamış.

-Kürt meselesi dediğiniz manada toplumun değil devletin ortaya çıkardığı bir sorun ise bunu aşmak topluma mı düşer, devlete mi?

Doğru, sorun devletin çıkardığı bir sorun; çünkü ‘inşa edici’ faktör devlet. Emperyal ve çoğul bir miras üzerinde muhayyel homojen bir ulusun merkeziyetçi devletini inşa etme projesi devletin. Ama toplumun da işine gelmiş bu. Toplum Kürt’le çatışmamış, birlikte yaşamış, etkileşmiş, ama onu devlet nasıl tanımladıysa, nasıl gördüyse öyle görmüş. Devletin ‘homojen ulus’ tanımını benimsemiş. Ülke Türk ülkesi, Kürtler bizim ülkemizde yaşıyorsa ‘bizim gibi olmalı.’ Devletten topluma sirayet eden, sonra da toplumdaki varlığı devletin elini kolunu bağlayan bir durum bu. Şimdilerde her iki aktör de değişiyor. Başka seçenek zaten yok…

-Peki toplum bu sorunun neresinde? Bütün suç devlette de her iki toplumun hiç mi sorumluluğu yok?

Şiddeti kullanan, meşrulaştıran, ideolojileştiren devlet. Toplum her şeye rağmen Kürt sorununa devletin yaklaşımını toplumsal alana taşımadı. Kendisi şiddete yönelmedi. Basireti burada. Toplum çatışmadı, ama çatışan devlete arka çıktı. ‘Kürtleri yok sayma, bu işi çatışmadan çöz, Kürtler de eşit yurttaşlar olmalı’ demedi. Eşit görüyor, ama kendisi gibi olunca, kendisine benzeyince eşit görüyor. Ama asıl mesele o ‘farklılığını gösterince’ eşit görebilmekte.

-Kürt sorununun en başat ögesi olarak Kürtçeyi görüyorsunuz. Ana dilinde eğitim konusunda hükümetin açıkladığı son demokratik paketi nasıl yorumluyorsunuz?

Kürt sorununun çözülmesi Kürtçenin Türkiye pratiğinde normalleşmesine bağlı. Kürtçeyi de ‘bizim dilimiz’ olarak görmedikçe sorun çözülmez. Ana dilinde eğitim bir hak. Böyle bir talep oldukça da bu hakkın tanınması elzem. Türkiye Kürtçeyle barışmaya başladı. Bu çok olumlu. Ana dilinde özel okul formülü önemli bir aşama. Bir sonraki aşama da ana dilinde eğitimi devletin yükümlülüğü hâline getirmek olacak.

-Irak’ta Saddam’ın gitmesi, Esed’in mevcut sıkışmışlık hâli, İran’ın etkinliğinin azalması ve nihayetinde Türk devletinde vesayet yönetiminin kalkması… Böylesi bir ortam Kürt sorununun çözümünde Türkiye’nin elini daha mı güçlendiriyor?

Hayır, bölgesel gelişmeler Türkiye’nin elini güçlendirmiyor. Aksine sorunu çözmesi için ciddi baskılar oluşturuyor. Kürtler artık bölgenin ‘marabası’ değil. O dönemler geçti. Irak’ta kendi kendilerini yönetiyorlar. Bir devlet ve ulus inşa tecrübesi yaşıyor Kürtler. Bunun Irak’ta ve Suriye’de geri dönüşü yok. Suriye’de vatandaş bile sayılmayan Kürtler bugün Irak’takine benzer bir yolda ilerliyor. Demokratik, yerel yönetimlerin güçlendirildiği, kimliklerin kendilerini özgürce ifade edebildiği ve kamusal hayata katılabildiği bir Türkiye inşa etmek bu nedenle önemli, yeni anayasa yapmak bu yüzden önemliydi. Kürt sorununu sürüncemede bırakma lüksümüz yok. Sadece Kürtlerin değil, Türklerin de demokrasi ve özgürlük özlemleri Kürt sorununu çözülmeden gerçekleşmez.

-Peki, dünya konjonktürünü ve devletlerin bu meseledeki politik hesaplarını nasıl bertaraf edebiliriz?

Bertaraf etmenin yolu içeride katılımcı, özgür, paylaşımcı bir rejim kurmak. Dünyayı, dış aktörleri kontrol edemezsiniz, sorunu çözerek barışı kurarak etkisiz hâle getirirsiniz ancak.

-Kandil, BDP, Abdullah Öcalan… Devletin bu konuda kimi muhatap alması doğru ve gerçekçi olur? Öcalan doğru bir muhatap mı sizce? Sürecin başarıya ulaşacağını düşünüyor musunuz?

Kürt siyasal hareketini bu üç aktör birlikte temsil ediyor. Ama tepede Öcalan’ın konumu tartışılmaz. Yine de neredeyse 15 yıldır cezaevinde bulunan bir kişinin örgüt ve siyaset üzerinde mutlak kontrol sahibi olduğunu düşünmek de gerçekçi değil. Öcalan da Kandil’i, BDP’yi ve tabandaki havayı dikkate alarak atıyordur adımlarını. Öcalan’la konuşup, anlaşıp sorunu çözmek denenmesi gereken bir yöntemdi, deneniyor. Ama naifliğin de anlamı yok. Öcalan ‘kurt siyasetçi’. Her durumda süreç ciddi krizde. Buna seçim molası da diyebiliriz. Cumhurbaşkanı seçilene kadar çözüm sürecinde bir ilerleme beklemiyorum. Ancak PKK’nın silahlı mücadeleye döneceğini de sanmıyorum. Taraflar bu süreci karşılıklı güveni imha etmeden atlatmalı. Yoksa yeniden başlamak güç olabilir.

-Sorunun çözümsüzlüğü sanırım devletin Kürt varlığını bir kimlik olarak tanımamasında yatıyor. Devlet Kürt kimliğini tanırsa nelere imza atmış olacağını ve neyi kaybedeceğini düşünüyor?

Devletin yalnız Kürt kimliğiyle değil bütün etnik, dinsel kimliklerle sorunu oldu hep. Kimlikler Kemalizme rakip olarak algılandı, doğal olarak toplumsal tabanı olan rakipler. Toplumun sadakatini teslim almak isteyen Kemalizm bütün kimlikleri görünmez kılmaya çalıştı. Ama olmadı; üzerine en çok gittiği Kürtler ve dindarlar bugün en görünür, en güçlü dönemini yaşıyor. Kemalizmin başarısıdır veya iflasıdır yükselen dinsel kimlik ve Kürt kimliği. Bugün tanınma sorunu aşıldı, tanınmanın pratik gereklerinin yapılmasında kilitendi mesele.

-Sizin önerdiğiniz paket devletin paketinden çok daha ileride. Kürtçeyi Türkler de öğrensin, diyorsunuz. Neden böyle bir zorunluluğu olsun insanların? Bu talebi demokratik sayabilir miyiz?

Sözünü ettiğiniz önerim okullarda Kürtçenin seçmeli ders olması tartışması üzerine yapıldı. Kürtçeyi normalleştirmeden okullarda seçmeli ders yaparsanız kimse seçmez. Seçen, kendine karşı ayrımcılık yapılmasından korkar. Bunun yerine herkes okusun Kürtçe. İngilizce, Almanca, Fransızca gibi… Bir arada yaşamamızı kolaylaştıracaktır bu. Ayrıca her Kürt’ün Türkçeyi öğrenmek zorunda kalması ne kadar demokratik bir pratikse her Türk’ün Kürtçeyi öğrenmek zorunda olması o kadar demokratiktir. Tamam şoke edici gelebilir bu sözler ama mesele birlikte yaşadığımız, etle tırnak gibi kardeş olduğumuzu iddia ettiğimiz insanlarla empati yapmak. Kürtçeyi kamusal alandan tümüyle dışladığımızda bu halkı ne kadar incittiğimizi bilmeliyiz.

-Peki, sıkça dile getirildiği şekilde Kürt sorununa İslami bir perspektif çözüm müdür?

İslami çözümle kastettiğiniz Kemalist ulus devlet ve homojen ulus paradigmasından çıkarak ümmet perspektifiyle İslam kardeşliği üzerinden bir ortak payda inşa ederek Kürtleri birlikte yaşamaya ikna etmek sanırım.

-Elbette…

İslam bir ortak payda olarak çok önemli. Fakat Kürt sorunu bir ‘ortak payda’ sorunu değil. Bir yığın ortak paydamıza rağmen çıktı. Kürtlerin farklılıklarını tanımadığımız, onları kendi tanımladığımız, seçtiğimiz ortak paydamızda eritmek istediğimiz için çıktı. Çözüm şu veya bu paradigmaya dayalı ortak bir payda inşa etmek değil, Kürtlerin farklıklarını tanımak ve onun gereğini yapmak. Yani Kürtleri ‘biz’e benzeterek çözemeyiz meseleyi. Onlar zaten ‘bizden.’ Eksik olan ortak paydalar değil, farklılıklarla birlikte, farklıkları bilerek yaşama bilgisi ve pratiği.

-Bu çözüm önerisini din ortak paydası yerine AK Parti tabanının doğudaki popülaritesinden dolayı ortaya atılmış içi boş bir öneri olarak mı görüyorsunuz?

AK Parti’nin varlığı Kürt sorununun çözümü için elbette bir umuttu, hâlâ umut. Ama bu umudun tek unsuru din değildi asla. Kürt kimliğinin tanınması, demokratikleşme, Avrupa Birliği üyeliği, kimlik dayatan değil hizmet dağıtan siyaset anlayışı vardı AK Parti’nin heybesinde. Bu nedenlerle AK Parti bir şanstı Kürt sorununu çözmek için. Ama bu saydığım siyaset unsurları zayıflayan bir AK Parti sorunu ne sadece Öcalan’la müzakere ederek çözebilir ne de din ortak paydası üzerinden.

-İslamcıları ve Kemalistleri, Kürt sorunu konusunda aynı çizgide mi görüyorsunuz?

Hayır, asla aynı çizgide görmüyorum. İslamcıların ulus devlet paradigmasını sorgulayan perspektifleri çözüm için Kemalistlerle kıyaslanamayacak bir açılım imkânı veriyor, ama bu tek başına yetmez, yetmiyor. Kürtlerin aradıkları İslami bir postnasyonel devlet değil, onların farklılıklarını tanıyan demokratik ve çoğulcu bir devlet. Ayrıca Türkiye İslamcılarının önemli bir kısmının Kürt sorununa bakarken Türk ulus devlet paradigmasından kurtulamadığını düşünüyorum.

-Kitabınızın önemli bir bölümü de İslamcılar üzerine yazılardan oluşuyor. Kürt sorununun çözümüne engel olan şey ‘iktidar İslamcılığı’ mı? Gezi olaylarını Kürt ve Aleviler üzerinden okuduğunuzda ortaya çıkan tablo nedir?

Gezi olayını etnik veya mezhepsel zeminde anlamak eksik bir okuma olur. Tabii ki dışlanan kimliklerin iktidarla negatif ilişkisi Gezi’ye katılımın zeminini genişletti. Ama Gezi bana göre ne kimlik temelli ne politik iktidarı hedefleyen bir hareketti. Gezi, asla iktidar olamayacağını bilen kalıcı sosyal azınlıkların iktidara ‘bize, yaşam biçimimize, sosyal evrenimize karışmayın’ deme girişimiydi. İçlerinde Kürtler de, Aleviler de, Türkler de vardı. İktidarın üslubu ve müdahalenin şiddeti bu apolitik sosyal azınlıkları politikleştirdi.

-Hükümetin Kürt meselesi konusunda hiç mi iyi ve alkışlanabilecek bir adımı yok? Bunca çabayı bir kenara mı bırakıyorsunuz?

Olmaz mı! Kürt meselesi hiçbir dönemde olmadığı kadar serbestçe konuşulmaya, tartışılmaya başlandı. Kürtçe Türkiye’nin dillerinden biri olarak normalleşme yolunda. Açılım siyasetinin mümkün olduğu gösterildi. Öcalan’la doğrudan çözümü görüşmek cesaret isterdi. Bu yapıldı. Yapılanlar takdire şayan, sorun yapılmayanlarda. AK Parti sorunu çözebilirdi, ama o sorunu yönetmeyi-idare etmeyi tercih etti. Eleştirilecek olan bu. Böyle bir toplumsal meşruiyet, siyasal destek ve ekonomik güç elinizdeyken bu sorunu çözebilirsiniz. Bir daha ne zaman böyle bir şansı olacak Türkiye’nin?

-Siz Kürt olsaydınız, geçmişte yapılan yanlışlardan hareketle tek çözümü dağa çıkmak olarak mı görürdünüz?

Karakterimde şiddet yok. Ama haksızlığa karşı derin bir öfke duyarım. Öfkemi dindirmenin yolu yazmak. Kürt olsaydım da yazardım, şimdi de yazıyorum. Kürt olmayan birisi olarak yazmak bir başka güzel. Kendin yapılan bir haksızlığa isyan etmek doğal bir tepki, başkasına yapılan haksızlığa isyan etmek ise etik bir duruş. Hep ‘başkaları’na yapılan haksızlıklara isyan ederken kendimi daha iyi, daha insan hissederim.

-Türkiye farklı olanla yaşama tecrübesini uzun zamandan beri rafa kaldırmış görünüyor. Ne yapmak ve bunu nasıl hatırlamak lazım?

Yanlış bir ‘millet bilinci’ bizi mahvetti. Huzuru, güveni hep türdeş olanda aradık. Herkes bize benzerse memleket cennet olacak sandık. Düşünebiliyor musunuz herkesin herkese benzediği bir dünyayı! Bu bir cehennem olurdu. İyi ki farklılıklarımız var ve iyi ki onlar türdeşleştirici politikalara yenilmedi. Başkalarını bize benzetmeye çalışarak onlarla kavga yapacağımıza insanları olduğu gibi kabul etmek ve birlikte yaşamayı denemek daha kolay.

Reklamlar

Etiketlendi:, , , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: