ARAŞTIRMA DOSYASI : Kosova’nın arka sokağı yetimler ve dullar


Savaş sonrası köylerden kaçanların toplandığı bu bina neredeyse yıkılmak üzere.

Kosova, Avrupa’nın en yoksul ülkesi; ancak ülkenin ‘şık’ vitrini, hayatı altüst olmuş dul kadınları ve yetim çocukları gizleyebiliyor. Ve o kadınlar gerçek bir ümitle “Türkiye bize odun gönderebilir mi?” diye soruyor.

Prizren’in ‘turist gözlerden’ sakladığı bazı insanlar var. Bistrica Nehri kıyısında gezinirken rastlamayacağınız kadınlar ve çocuklar… Taş Köprü’den nadiren geçer, Şadırvan Meydanı’na pek inmezler ve yüksek ihtimal, Sinan Paşa Camii dibinde sizin pek sevdiğiniz çayhaneye onların yolu hiç düşmemiştir. Şehre bir de yüksekten baksanız ne çıkar! Sabahın ilk kıpırtısı, nehrin şırıltısı kalenin burçlarına ulaşır; ama onların sesi duyulmaz. Yalnızca size mi görünmezler, hayır tabii, ora halkının gözüne de pek ilişmezler. Doğrusu şu ki, dullar ve yetimler sadece Prizren’in değil hemen her şehrin ‘kayıp’ sakinleridir ve çocuklarını etrafına toplamış mahzun ve tedirgin bir kadın her şehirde aynı fotoğrafı verir.

Üniversite öğrencileri iplik fabrikasında çalışmak için başvuru formu dolduruyor.

Bağımsızlığını beş yıl önce ilan eden Kosova, Avrupa’nın en genç; ama aynı zamanda en yoksul üyesi. Dünyanın en fakir ülkeleri listesinde dokuzuncu sırada yer alıyor ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP’nin ve Dünya Bankası’nın ülkeyle ilgili ortaya koyduğu rakamlar hiç de iç açıcı görünmüyor. Verilere göre; Kosova’da nüfusun yüzde 18’i açlık sınırında ve yüzde 68’i aşırı yoksul. 300 bin kişi günde 70 sentle geçiniyor, 120 bin aile yabancı yardım kurumlarının desteğiyle ayakta duruyor ve işsizler listesine her yıl 20 bin kişi ekleniyor.

İşte bu bilgiler, yeni açılacak bir iplik fabrikasında iş bulmak ümidiyle yola çıkan kadınların yürüyüşünü daha anlamlı kılıyor. Aralarında öğretmenlerin, üniversite mezunlarının ve öğrencilerinin de bulunduğu yaklaşık 50 kadın, şimdilik sadece başvuru formunu doldurmak için burada. Beşerli gruplar hâlinde içeriye giriyor ve forma Arnavutça, Türkçe ya da Boşnakça kelimelerle istisnasız aynı notu düşüyorlar: Her işi yaparım… ‘Çaresizim’ demenin bir başka şekli değil mi bu? Öyle olmasaydı, üniversitede ekonomi okuyan Balmira Kelmendi, fabrika işçisi olmak için sıraya girer miydi? Türkiyeli bir yatırımcının Avrupa’ya ihraç etmek üzere üreteceği el örgü iplerinin yapımında daha ziyade kadınlara ihtiyaç duyuluyor olması işe alınma ihtimallerini yükseltiyor neyse ki…

Mahmudiye Berisha (ortada), 6 yetim çocuğu, annesi ve kardeşiyle…

Kapı önünde bekleşen genç kızlarla ve kadınlarla yaptığımız söyleşiler, ülke gerçeğinden de küçük kesitler sunuyor. Hemen herkes hem Arnavutça hem de Türkçe biliyor; ama orta yaş üstündeki kadınlar Sırpça da konuşabiliyor. Ve Türk-Arnavut evlilikleri iki toplumu, yükselen milliyetçilik akımlarına rağmen, kopamayacakları şekilde birbirine kenetlemiş görünüyor. Daha önce bir ketçap fabrikasında çalışan Funda’nın annesi Boşnak, babası Türk; kendisi Arnavut okuluna gittiği için bu dili de iyi konuşuyor ama evde ortak dilin Türkçe olduğunu söylüyor. Ortalama bir sohbetin üç dil arasında üç cümle ondan beş cümle bundan akıp gidiverdiği bir ülkeden söz ediyoruz. Annesi Arnavut, babası Türk olan ama her ikisi de 1999’daki savaştan bir ay sonra ‘kederlerinden’ ölen Sevim Saatçi, “Savaş sonrası köylerden Prizren’e sığınan Arnavutlar Türkçeyi bilmezler yalnızca” diyor. Ve neredeyse İstanbul Türkçesiyle konuşan tesettürlü bir Roman kızı, Arfina Şetro, bilgisayar kursu bitirdiği hâlde, başörtülü olduğu için kendisine iş verilmediğinden yakınıyor. Devlet okullarındaki öğrencilere getirilen başörtüsü yasağının protestolara rağmen kaldırılmamasına hatta Devlet Başkanı Atifet Yahya’nın ‘ başörtülü eğitimin mümkün olmadığına’ dair yeni açıklamalarına bakılırsa başörtüsü ülkenin sıcak gündemlerinden biri olmaya devam edecek. Üniversitede hemşirelik eğitimi alan Arnavut Ağriyata Kelmendi’yi iplik fabrikası önüne getiren de yine bu sorun aslında… Ağriyata’nın iş için şimdiye kadar hastanelere başvurmamasının altında, Türkiyeli hemcinslerinin de bir vakitler yakından tanıdığı bir his; kabul edilmeyeceğine dair bir ön kabul ve cesaretsizlik yatıyor sanki… Fabrika önünde aylık 200 avro maaş ümidiyle bekleşen kadınların ortak bir yanları daha var; hiçbirinin de Avrupa’da çalışan bir yakını yok. Bu mesele mühim; çünkü burada birçok aile yurtdışından para gönderen akrabalar sayesinde ayakta durabiliyor. Gidenlerin yalnızca anne baba ve kardeşlere değil, uzak-yakın akrabalara destek olması da aile bağlarının sağlam olduğunu gösteriyor. Kaldı ki, sosyal yardımların yetersizliği bu dayanışmayı; anne babaların dul kalan kızlarının yanına taşınmasını, ablaların, ağabeylerin mağdur kız kardeşlerinin mutfak ihtiyaçlarını karşılamasını hatta iki evi olanın birini kardeşine devretmesini zorunlu kılıyor zaten.

Terzi Mahalle’de kadınlar…

Terzi Mahalle’de bir şehit eşi

‘Savaş sonrası kadınlarını’ görmek isterseniz yolunuzu Terzi Mahalle’ye düşürmelisiniz. Köylerden kaçan Arnavutlar, ‘komuna’ dedikleri ve tabii bir tür komün hayatı yaşadıkları büyükçe bir binaya yerleştirilmişler. Dökülmüş duvarlar, koridorlara asılmış çamaşırlar, tek göz odalardan başını çıkaran mutsuz kadınlar… Oda tavanlarının neredeyse düşmek üzere olduğuna bakılırsa bina o gün bugündür hiç elden geçmemiş ve kötü yaşam koşulları, hem erkekleri hem kadınları hasta etmiş. Kimi kansere yakalanmış, kimi defalarca ameliyat olmuş, kimi ağır depresyonda… Onlar çaresiz; ancak onları ziyaret edenler de çaresiz, hemen oracıkta verilecek sadakalarla giderilemeyecek bir sefaletle yüzleşmek, iki dakikacık duramadığımız odalarda bir ömür geçiren onca kadını geride bırakıp gidivermek…

Terzi Mahalle’de 21 ailenin yaşadığı ‘komuna’ya varmadan tek katlı, barakadan hallice, duvarları sıvasız ama her hâliyle tertemiz bir ev var. Kocası savaşta Sırplar tarafından şehit edilmiş ve köydeki evi yakılmış Halime Şala, dört çocuğuyla, ablasının kendisine hediye ettiği bu evde yaşıyor. Her ay ödenen 250 avro şehit maaşından başka belediyeden yılda elli kilo un, üç metre yakacak odun alıyor. O kadar un, pasta börek için değil elbet, dışarıdan ekmek almaya güç yetiremeyen Halime, ekmeğini evde pişirmek zorunda. Havadaki kasvete rağmen, evin önünde, üzeri dantel örtülü bir sehpaya bırakılırken kahve fincanlarımız temizliğin, tertibin, inceliğin varlıkla pek de ilgisi olmadığına kanaat getirebiliriz ve kahve kokusunun, hayatın zorluklarını katlanılır kıldığına inanabiliriz pekâlâ… Hayattan beklentiler bahsinde, boynunu büküp “Allah ne verirse onu bekliyorum” diyen Halime, çocuklar söz konusu olduğunda gözyaşlarına hâkim olamıyor yine de; “ Günde 50 sent harçlık bile veremiyorum, arkadaşlarına imreniyorlar mutlaka ama söylemiyorlar bana. Hepsini de başkalarının giysileriyle büyüttüm.” Burada ‘elli sent’ meselesine de bir açıklık getirmek lâzım. Burada, üniversite öğrencileri bile ‘Eğer cebinde 50 sentin varsa zenginsin’ diyebiliyor; çünkü 50 sentle bir fincan kahve içilebilir ve o bir fincanla bir kafede saatlerce oturulabilir.

Guska Çeşme Mahallesi’nde tek göz odada üç küçük çocuğuyla yaşayan Adriyeta Çakıri kocasını iki yıl önce kaybetmiş. Ancak geçmişinde büyük bir trajedi daha var. 1999’daki savaşta, Sırplar evlerine baskın düzenleyerek dedesini, babasını, amcasını, amca çocuğunu ve kardeşini şehit etmişler.

Şehrin tarihî merkezine çok yakın olan ‘Terzi Mahalle’, ‘kendi hayatını yaşasın’ diye, görünmez bir surla ayrılmış ve ‘bir parça daha uzaklaşsın ki yolumuz oraya çıkmasın’ diye de koparılıp atılmış sanki… Hurdacılık yapan kocası iş göremeyecek kadar hasta olan ve kendisi de psikiyatrik bir rahatsızlıkla mücadele eden Zeynep Halili ve onun üç küçük çocuğuyla yüzleşmeye kim cesaret edebilir yoksa!

Aslında onlarla yüzleşmeye cesaret eden iki kadın var. Maide Şabani ve Reyhan Süleyman. İki yıl önce kocasını kaybeden ve üç küçük çocukla bir başına kalan Maide, ‘yetim’ büyütmenin ne anlama geldiğini iyi bildiğinden, kolları sıvamış ve bir dernek kurmuş; Kosova Kadınlar Yardımlaşma Derneği… Tamam, kabul edelim; ‘kadınlar’ ve ‘yardımlaşma’ kelimelerinin yan yana geldiği dernek isimlerinin, çok fazla benzeri olduğundan mıdır ya da kime yardım ettikleri bir türlü belli olmadığından mıdır nedir, keyif kaçırıcı, şüphe uyandırıcı bir yanı var. Fakat Prizren’de o derneğe bel bağlamış onlarca dul kadın ve yetim çocukla göz göze geldiğimizden ve dernek yetkililerinin samimi koşuşturmasını gördüğümüzden olmalı, taze bir sevince, ümide kapıldığımızı söylemeliyiz. Maide Şabani’nin ısrarla altını çizdiği ‘kadınları bir meslek sahibi yapmak’ fikri bilhassa takdire şayan. Henüz üç ay önce kurulan dernek, nakdi yardım yapacak, evlere gıda paketi taşıyacak güçte değil; ama onların istediği de bu değil zaten. Maksat, kadınlara yol yordam öğretmek, kurslar açarak meslek edindirmek ve üretilen malların satışına yardımcı olarak kadınların evlerine para götürmelerini sağlamak. “Kurs sertifikalarını duvara asmaları onlara bir şey kazandırmaz” diyor Şabani, haklı olarak… Düzayak girilen bir odacıktan ibaret dernekte ilk elden bir sabun kursu açılmış. Gönüllü hocaları Zade Hanım’ın rehberliğinde renkli, kokulu, çiçek şeklinde sabunlar yapmayı öğrenen kadınlar çok yakında açılacak dikiş kursunu da sabırsızlıkla bekliyorlar. Dikiş hocası Sadiye Huda da tıpkı sabun hocası Zade Krika gibi dersleri ücretsiz verecek çünkü burada kadınlar, meşakkatli bir hayatın neye benzediğini çok iyi biliyor. Sadiye Hanım, 35 yıllık terziliğinin alâmetifarikası çilekeş ellerini gösteriyor; “Eşim işsiz kaldığında sabahlara kadar dikiş diktim, çocuklar aç kalmasın diye, makineyi nasıl sıkmışsam tırnaklarım simsiyah oldu. Hayatın ağırlığını biliyorum da ondan buradayım, kadınlar hem kendilerine hem çocuklarına elbise diksinler hem de satıp para kazansınlar istiyorum.”

Önümüzdeki aylarda nakış, halı ve pasta kursları açmak için de kolları sıvayan Maide Şabani ve yardımcısı Reyhan Süleyman’ın üzerine titrediği bir mevzu daha var; her türlü destekten mahrum bu kadınların çocuklarını doyurmak ve geçimlerini sağlamak için yanlış yollara düşmelerinin önüne geçmek… Burada dul maaşı, sigorta gibi imkânlar yok, tezgâhtar olabilmek için bile birinin tanıdığı olmanız gerekiyor ve eğer 35 yaşını geçtiyseniz ‘yaşlı’ olduğunuz gerekçesiyle iş verilmiyor. Derneği bir nevi sığınak gibi (kocası öldükten sonra kaynana eziyetine maruz kalan kadınlar da soluğu burada alıyor) gören kadınların temiz bir hayat için verdikleri mücadele işte bu yüzden daha da kıymetli bir hâl alıyor. Maide ve Reyhan’ın, Kurban Bayramı öncesinde topladıkları paralarla hayvan pazarına gidip erkeklerin şaşkın bakışları arasında büyükbaş hayvan pazarlığı yapmaları da öyle… Reyhan Süleyman; “Hayvan nasıl seçilir bilmiyoruz tabii” diyor gülerek, “Sağa sola baktık, herkes ne yapıyorsa biz de onu yaptık. Kurbanımız çok bereketli çıktı, 180 kilo eti 75 dul ve yoksul kadına ulaştırdık ki bunlardan 13’ü engelliydi.”

Bir akşam vakti, uzak yakın mahallelerden çocuklarıyla dernek binasına gelen kadınlar şehre gelen gazeteciye kendilerini anlatmak ve böylelikle seslerini Türkiye’ye duyurmak arzusundalar. Ayaküstü anlatılıveren hikâyelerin hepsi birbiriyle aynı neredeyse; işi olan kadınlar akıllarını evde bir başına kalan çocuklarında bırakıp 150 avro gibi komik maaşlarla çalışıyorlar. Bulamayanlar devletin verdiği 80 avro yoksulluk maaşı, bir torba un ve iki kavanoz zeytine talim ediyor. Hemen hepsinin sorunu, ‘tek sobalı’ evde yaşamak, buradaki ‘soba’ kelimesi ‘oda’ anlamında kullanılıyor. Bir doktorun yanında aylık 150 avroya çalışan Münire Baştrıko’dan söz gelimi, tek göz evde, 18 ve 12 yaşlarındaki iki kız ve 16 yaşındaki bir oğlan çocuğuyla yaşamanın zorlukları dinlenebilir. Bu evi kardeşi vermiş ona ve bu yüzden şanslı hissediyor yine de kendisini. Özellikle de altı çocuğuyla iki ‘sobalı’ evde yaşayan Mahmudiye’nin hikâyesini dinledikten sonra… Mahmudiye Berisha, birkaç hayırseverin el birliğiyle yaptırdığı fakirhanesine yetim kalan altı çocuğundan başka, yaşlı annesini ve kız kardeşini de sığdırmayı başarmış. O, ‘Türkiye’den ne gelirse razıyız’ diyen Münire’den farklı olarak, ‘giyecek ve yiyecek’ talep ediyor. Ancak dört çocuğuyla yalnız kalan ve yokluk yüzünden üç çocuğunu okutamayan Asiye Bugarya’nın yiyecek ve giyeceğe ilaveten öyle safiyane bir isteği var ki, insanın yüreği burkuluyor duyunca, Türkiye’den kışlık odun bekliyor Asiye, evet, ‘gelirse ne iyi olur’ diyor hem de bir ümitle…

‘Üç yıl önce şehrin en meşhur temizlikçisiydim’

Kosova Kadınlar Yardımlaşma Derneği başkan yardımcısı Reyhan Süleyman, Kosova’nın tek Türkçe gazetesi Evlad-ı Fatihan’ın hem sahibi hem muhabiri… Dernekte toplanan her kadın gibi bir mücadelenin içinden çıkıp gelmiş o da; “Üç yıl önce şehrin en tanınmış temizlikçisiydim. Evleri temizledim, merdiven sildim ve biriktirdiğim parayla hukuk fakültesine kaydoldum.” Azmi sayesinde fakülteyi bir sene erken bitiren Reyhan, şimdi yüksek lisans yapıyor ve bir zamanlar temizliğe gittiği evin çocuklarına özel ders veriyor.

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: