ERGENEKON DAVASI /// ERKAN KOÇALİ : Malum Davaların Stratejik Yansımaları


"Balyoz", "Ergenekon" vb isimle anılan onlarca davanın hukuksal boyutları çok konuşuldu. Sahte deliller, komplo planları, adil yargılanmama hakkında önemli bir külliyat oluştu. Bundan sonrası için de yazılacak ve tartışılacak çok konu var.

İnsani boyut; yani masum insanların mağduriyeti, ailelerin psikolojik, mali ve fiziksel sıkıntıları, özne asker olunca çok fazla tartışılmadı. Hatta hemen her kesimden gerçek insan hakları savunucuları bile Türkiye’deki durumu anlatmak için "milletvekillerinin hapiste olduğu ve gazetecilerin tutuklandığı bir ülkede…" vurgularını tercih ettiler. Çoğunluk, "masum askerlerin hapiste olduğu…" gibi bir vurguya yanaşmadı. Bizleri bilinç altından yönlendiren şu olsa gerek: Bayrağı, Sancağı ve Vatan’ı içi ölmeye hazır insanlar, 10-15 yıl hapis yatsalar ne olur ki? Baştan bir kabulle, sanık asker olduğu için kendisi, eşi, çocukları ile muhtemelen 90’lı yaşları devirmiş anne ve babalarının fizikken, zihnen ve manen her zaman ve her şart altında kuvvetli olduğu düşünülüyor. "Darbeleri" önleme adına binlerce suçsuz insan tarafından böyle bir bedelin ödenmesini doğru görenler de var.

Gerçekten de bu insanlar ülkemizin yakınma bilmeyen ve mağduriyet edebiyatı yapamayan ağır güvenlik ve savunma emekçileridir. 30-40 yıllık meslek yaşamlarında "Nasılsın?" sorusuna her zaman "Sağol!" şeklinde yanıt vermiş, gece ve gündüz, kar ve kış demeden çalışmayı düstur edinmiş, şövalye ruhuyla kendi temel insan haklarından bile vazgeçmiş bir kesiminin temsilcileridir.

Söz konusu davalar nedeniyle maruz kaldıklarının insani boyutunu anlatmaya, kendilerinin ve ailelerinin katlanmak zorunda bırakıldıkları zorlukları, düşmana bile hak görülmeyen muameleleri yazmaya burada satırlar yetmez. Bunca kötülüğe rağmen onurlarından, Cumhuriyet ve Vatan sevgilerinden ödün vermeyen bu asil insanların vakur davranışları her türlü takdirin ötesindedir.

Bu yazıda amaç, malum davaların da kapsamda olduğu asimetrik projenin ve post modern linç kampanyasının, insani boyutunu en azından halkın vicdanlarına bırakarak, stratejik yansımalarını irdelemektir.

Çok bilinen realist bakış açısını yansıtan "Savaşa hazır olmayan barışı koruyamaz" kavramını yineleyerek önce Türk Silahlı Kuvvetlerinin barışı sağlayabilme gücünden başlayalım. Savaşa hazır olmanın yolu; ulusal güç unsurlarının hepsinin ama özellikle askeri gücün geliştirilmesini gerektiriyor. Yani ordunuz güçlü olacak.

Bir ordunun gücü nedir? Uçakları, gemileri, tankları, füzeleri ve her çeşit silahları ile asker sayısı mı? Bunlara nicel gücü diyebiliriz. Bu, parayı harcayan her ülkenin sahip olabileceği bir seçenektir. Dünyada bu tür orduların sayısı az değildir, ancak fazla işe yaramazlar. İsrail’den üç beş kat fazla asker ve silah sayısına sahip olan Arap ordularının 1948, 1967 ve 1973’de birkaç gün içinde dağıldıklarını, düştükleri onur kırıcı duruma hepimiz biliyoruz.

Orduların parayla sahip olunamayacak nitelikleri de var. Atatürk’ün de belirttiği gibi "Bir ordunun kıymeti subaylarının ve kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür." Bu kıymet ise çok sayıda niteliğin bir arada vücut bulmuş halidir. Kıymet; deneyim, eğitim, moral, silah arkadaşlığı, vatan sevgisi, görev aşkı, öngörü, özgüven, cesaret, kararlılık, özveri, vefa ve kendini adama niteliklerinin bir araya gelmesi ile ortaya çıkar.

Yaşanan kâbus dolu yıllar ne yazık ki bu nitelikleri sorgulanır hale getirmiştir. Yandaş bir yaklaşımla kavramsallaştırılan "askeri vesayet" ve "darbe" paranoyalarının gölgesinde kurulan tezgâhlarda "Kıymet"in yapı taşları tek tek sökülmüş, silah arkadaşları birbirine düşürülmüştür. Kıymet tane tane öğütülürken değirmene su taşıyan çok olmuştur ama silah arkadaşlarının taşıdığı su taşkınlara neden oluyor. Kurulan öyle bir tezgâhtır ki; yakın dostlar, can yoldaşlar, babalar ve oğullar, yaşlılar ve gençler, büyükler ve küçükler birbirine düşürülmüştür. Öylesine çarpık bir hukuk çalışmıştır ki, yan yana görev yapan silah arkadaşlarını düşmanlaştırmış; beyazı, hakiyi ve maviyi birbirine küstürmüştür.

Tüm bunlarla yapılan en az bir 90 yılını yakından bildiğimiz "kuşaklar arası kültürün ve kumandan kıymetinin" tahribidir. Bu tahribatın tamiri en iyi koşullarda on yıllar alacaktır.

Bu ülkenin en az iki kuşak deniz kıymetinin yok olduğunu bilmemiz gerekiyor. Türk donanması Barbaros’tan sonra denizlerdeki üstünlüğünü kaybetmeye başladı. Sanayileşme ve modernleşmenin gerisinde kalan Osmanlı donanması İnebahtı’ndan başlayarak Navarin’de ve Kırım Savaşı’nda ağır kayıplar vererek neredeyse dağıldı. I. Dünya Savaşı’na geldiğimizde dişe dokunur bir deniz kuvvetimiz kalmamıştı, Almanya’nın iki gemisine muhtaç durumdaydık.

Türk donanması, Cumhuriyet ile başlayarak günümüze kadar olağanüstü bir çaba harcadı. Yeni ve çağdaş bir denizcilik kültürü yaratıldı. Modern harp silah araçları ile birlikte sadece Ege’de, Karadeniz’de ve Doğu Akdeniz’de değil Somali kıyılarına kadar uzanan geniş coğrafyada etkinlik sağlandı.

Ancak, son üç beş yıl içerisinde Navarin’den daha ağır bir felaket yaşandı. Bu sefer yok edilen gemilerden çok daha öte yüzlerce yıllık bir kültür oldu. Bu yıkım, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke için bekayı ilgilendiren bir sonuçtur. Bu ağır tabloyu Şehir Hatları Vapur İşletmesi’nden, İDO’dan veya RoRo’lardan kaptan ve amiral devşirerek kapatmak olanaklı değil.

Şüphesiz ki hasar sadece donanmayla sınırlı değil. Sınırlarımızın stratejik uzaklıklarından kendi derinliklerimize uzanan topraklarımızın her karışı ve hava sahamızın en küçük zerresiyle iç içe geçmişlik var.

Kısacası simetrik gücümüz artık zayıflamıştır. Bu iddiayı birileri desteklemezse de bu gerçektir. Ordular için yüzde on personel kaybı, kritik kadro boşlukları, moral ve deneyim eksikliği ile barışa hazır olma azim ve iradesinin azalması; tank, uçak ve gemi eksikliğinden çok daha önemlidir.

Peki, bu güç kaybının stratejik yansımaları nelerdir?

Önce şunu belirmek gerekiyor. Türkiye gibi sorunlu bir coğrafyada bulunan bir ülkenin bölgesel güç mücadelesinden uzak durması olanaklı değildir. Simetrik gücünü eriten Türkiye’nin güç mücadelesinde asimetriye kayması kaçınılmazdır. Aslında son dönem dış politikada yaşananlar bu kaymanın başladığını gösteriyor.

Asimetriye kayma; nükleer silah arayışı, biyolojik ve kimyasal (BC) silahlara bel bağlama, terör örgütleriyle kol kola girme, diğer bölge ülkelerine karşı etnisite ve mezhep gibi olguları temel dış politika aracı olarak kullanma anlamına gelir. "Askeri vesayet" kılıfı ve "darbe" paranoyası sonucunda kayılan asimetri, heterojen toplumsal dinamikler taşıyan bir ülke için yıkıcı sonuçlar doğurur. Böyle bir politika, en azından diğer güçleri de benzer vasıtaları kullanmaya iter.

İçinde yer aldığımız bölgede iki nükleer güce (Rusya ve İsrail) İran ilave edilmek üzeredir. Türkiye’nin de nükleer silah sahibi olması Suudi Arabistan ve Mısır’ı teşvik edecektir. Böyle bir Ortadoğu’yu düşünmek ister miyiz?

Yeterli gücü olmayanlar nükleer silahların yanında BC’ye de sahip olma eğilimi taşırlar. BC silahlarına sahip ülkelerin hangileri olduğuna bakıldığında bu iddianın doğrulu kolaylıkla görülecektir.

Türkiye’nin mantıksallığı tartışılır bir şekilde yüzünü doğuya çevirmesini, Çin ve Rusya gibi ülkelerle askeri ilişkiye girmesini yukarıdaki bağlamda görmek zorundayız. Çin ile füze angajmanının bizi götüreceği yer şüpheli ve rahatsız edicidir. Çünkü geçmişte Çin ile askeri ilişkiye giren İran, Suriye, Irak, Çad, Yemen, Angola gibi ülkelerin durumu bellidir.

Geçmişte, başta Suriye ve Yunanistan olmak üzere düzenli askeri gücü bizden düşük olanlar yıllarca terör örgütlerini kullanarak güç mücadelesi yaptılar. Son yıllarda Türkiye’nin aynı yöntemleri kullandığı konuşulmaya başlandı ve yaygın kabul görüyor. Bu değişim ise sözde askeri vesayetin kalktığı döneme denk geliyor. Dış aktörler için Türkiye’de terör örgütü yaratmak ve kullanmak hiç de zor değil. Bunu 70’lerden beri biliyoruz. Bu nedenle terör örgütleri ile dış politika yürütmek dinamitle oynamak gibi bir şey.

Stratejik yansımaların en önemlileri yukarıda özetlenen olgular, ancak bunlar tüm resmi kapsamıyor. Sınırlarınızı bile koruyamadığınızda dış istihbarat örgütlerinin operasyonlarına açık hale gelmek gibi bir zayıflıkla yüz yüze kalacağınız kesindir. Bu sık sık saldırılara maruz kalmanız demektir.

Jeopolitik, jeoekonomik ve jeostratejik yansımalar ise AB üyeliğimizden başlayarak, Karadeniz’deki etkinliğe, dolayısıyla boğazların egemenliğine, Ege’de Anadolu kıyılarına hapsedilmeye, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs başta olmak üzere su üstü ve su altı kaynaklarından mahrum olmaya, enerji güvensizliğine uzanır. Bu daha fazla doğal gaz ve benzin faturası ödemek, hatta kışın ortasında soğuklarda titremek anlamına da gelir. Kısacası ulus olarak daha fakirleşiriz.

Düzenli ordunuz eridiğinde başkalarının yumuşak gücü size çok sert gelir, acı verir. Çok uluslu şirketler ve küresel hegemonun düzenleyici kurumlarının her isteğine boyun eğersiniz. Kendi yumuşak gücünüz ise etkisizleşir. Somali’ye yüz milyonlarca dolar akıtırsınız, büyükelçiliğinize saldırır ve polisinizi şehit ederler.

Özetle, düzenli ordunun zayıflamasının birçok stratejik yansıması olur. Bunlar, havada kalan teorik söylemlerden ziyade halkın yaşamına, özgürlüklerine, demokrasiye, barışa ve güvenli bir geleceğe dair gerçek yansımalarıdır. Bu nedenle ordunun zayıflamasından askerler kadar emekçiler, aydınlar, yeşiller, solcular, milliyetçiler, muhafazakârlar, liberaller, akademisyenler, kısacası tüm yurttaşlar rahatsız olmalıdır.

Düzenli askeri gücün sivil yapılarla ilişkisini kurmak, açıklık, hesap verebilirlik ve denetim sistemi tesis etmek olanaklıdır. Terör örgütleri ve mezhepçi yaklaşımları yasal ve şeffaf bir çerçeveye oturtmak ise olanaklı değildir. Karanlık ilişkiler devleti yer bitirir, paralel ve derin yapılar ortaya çıkarır. Bu nedenle güçlü ordulara sahip olmaktan korkmamalı ve alternatif olduğu düşünülen uygunsuz yapılara prim verilmemelidir.

Yüzlerce yıllık köklü bir askeri kültürün bugün şeklen sivil olan üyelerinin, arkadaşlık, sadakat ve vefa nitelikleri dışında kavramlar ile bir arada anılmaları üzücü ve yıpratıcıdır. Sivil ve asker tüm yurttaşlara düşen en önemli görev, un yapmak için buğdayı değil kendi taşını öğüten değirmene su taşıyanlara fırsat tanımamak ve onlara engel olmaktır.

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: