JİTEM DOSYASI : BAHTİYAR PAŞA’YI KİM VURDU ?


Bir darbede olabilecek her şey yaşanmıştı 1993 yılında. O dönemin kurbanlarından biri terörle mücadelede silah dışı yöntemlere de inanan ve uyuşturucuyla etkin mücadele yürüten Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’dı. Suikast, PKK’nın üstüne atılıp faili meçhul listesine sokuldu.

Cumhuriyet tarihinin en karanlık yılı olarak adlandırılan 1993’te peş peşe şüpheli ölüm ve suikastlar yaşandı. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ani ölümü, Orgeneral Eşref Bitlis’in uçağının düşmesi, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın öldürülmesi, gazeteci Uğur Mumcu suikastı, Bingöl’de 33 erin şehit edilmesi, Mardin İl Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden’in vurulması, Sivas, Başbağlar ve Yavi katliamları birbirini izledi. Türkiye şimdi bu karanlık dönemin üstündeki sis perdesini aralamaya çalışıyor. Dönemin Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın Lice’de şehit edilmesi ve çıkan olaylarda 16 kişinin ölümüyle ilgili soruşturma zaman aşımına bir gün kala tamamlandı. Faili meçhul cinayetleri araştıran Savcı Osman Coşkun tarafından hazırlanan iddianamede, dönemin Diyarbakır Jandarma Alay Komutanı emekli Albay Eşref Hatipoğlu ve Üsteğmen Tünay Yanardağ hakkında ağırlaştırılmış ömür boyu hapisle 24 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Güneydoğu’da uygulanan yöntemlere muhalefetiyle bilinen Org. Eşref Bitlis ve Aydın, 93’te ortak kaderi paylaştı.

Soruşturmanın 93’teki diğer sırlı ölümlere örnek olması bekleniyor.

Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın şehit edilişi olay yeri tutanağında şu ifadelerle anlatılıyor: “22.10.1993 günü saat 08.30 sıralarında Lice-Kulp karayolunda devriye gezen polis aracının Lice çıkışında teröristlerce taranması üzerine olay yerine gönderilen zırhlı araçlara da ateş açılmış, sonra da tüm şehir içinde mevzilenen örgüt mensuplarının kamu kurum ve kuruluşlarına roket ve uzun namlulu silahlarla başlattıkları saldırıya askeri birlikler ve emniyet amirliği tarafından karşılık verilmesi ile çatışma başlamıştır. Bölgede başlatılan operasyonu yönetmek için aynı gün Lice J.Kom. Blk. K.lığına J. Bölge Kom. Tuğgeneral Bahtiyar Aydın gelmiştir. Olayların büyük olduğunu görünce operasyonda bulunan Kocaköy ve Lice J. Kom. timlerinin Lice’ye dönmelerini emretmiş, ayrıca çevrede bulunan timler ile özel harekat timlerini çağırmıştır. Tuğg. Aydın, saat 11.00-11.30 sıralarında İlçe J. Kom. Blk. K.lığının giriş kapısının önünde yoğun ateş altında, müsademeyle ilgili emir ve talimatları verirken bölük binasının kuzeyinden açılan ateş sonucu kafasına giren ve orada duvara çarpan tek kurşunla yaralanması üzerine helikopter ile Diyarbakır Asker Hastanesine sevk edilmiştir. Hastanede şehit olmuştur.”

Halbuki davanın iki numaralı sanığı emekli Albay Eşref Hatipoğlu, iddianamenin kabulünün akabinde Aydınlık Gazetesi’ne verdiği mülakatta vakayı şöyle anlatıyor: “Öldürüldüğü gün ben de Bahtiyar ile aynı helikopterdeydim. Bizim Lice’ye inme gibi bir planımız yoktu. Kulp’a operasyona gidiyorduk. Lice’ye inmeye Aydın ile beraber helikopterde karar verdik. Lice’deki askerler bile bilmiyordu, oraya ineceğimizi. Çatışma biz helikopterden indikten birkaç saat sonra başladı. Lice’ye operasyon veya çatışma esnasında gitmedik.” Bu çelişki bile kuvvetli suç şüphesini haklı çıkarmaya yetiyor.

İddianamenin tamamlanmasıyla yeniden gündeme gelen Lice olaylarının ‘bir terör saldırısı’ olmadığı iyice belirginleşiyor. Dönemin kamu görevlileri de herhangi bir PKK saldırısından bahsetmiyor. Olay günü tutulan tutanaklarda bir çatışma olduğu ileri sürülüyor; ancak PKK ismi geçmiyor. Tanık olarak ifadelerine başvurulanlar ‘çatışma’ günü hiç PKK’lı görmediklerini, hatta göreni duymadıklarını kayıtlara geçiriyor. Savcı Osman Çoşkun, 11 saat süren çatışmalar sırasında hedefteki kamu binalarının çok az hasar görmesini, sivil binaların ise harabe hâline gelmesini dikkat çekici buluyor. Aynı şekilde güvenlik görevlilerinden kaza sonucu bir şehit ve birkaç hafif yaralı olmasının altını çiziyor. Ölen sivilleri de şehit olarak anan savcının verdiği liste yürek burkuyor. Zira 14 sivil şehitten beşi çocuk, biri yaşlı, biri de öğretmen. Savcı Çoşkun’un sanıklara yönelttiği suçlama ise ‘Taammüden öldürme, halkı isyana ve birbirini öldürmeye teşvik, cürüm işlemek üzere teşekkül oluşturmak’. Tuğgeneral Aydın cinayeti, ‘Adı konmamış darbe: 93’ için şartları olgunlaştırmak üzere atılan en kritik adımdı. Saldırının PKK işi olmadığı savcılığın iddianamesinde “Olay günü PKK’nın Lice’ye saldırdığına ve Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ı öldürdüğüne dair herhangi bir delil elde edilememiştir.” ifadeleriyle anlatılıyor.

Lice’de olayların yaşandığı gün işyeri yakılan, yakınlarını kaybeden onlarca kişi var. Bunların önemli bir bölümü tanık olarak savcıya ifade verdi. Savcılık, olayın resmî kayıtlarda belirtildiği gibi ‘terör örgütü PKK’nın ilçeye saldırmasıyla’ meydana gelmediğini, aradan geçen 20 yılda PKK’nın cinayetle herhangi bir bağlantısının tespit edilemediğini ortaya koyuyor. Aydın suikastının hemen ardından Lice’de operasyonu yöneten dönemin Alay Komutanı Eşref Hatipoğlu, TRT’de yayımlanan “Anadolu’dan Görünüm” isimli programa çıkmış, “Teröristler ateş etti, işte Aydın’ı şehit eden çekirdek.” diyerek Kanas marka suikast silahının mermisini göstermişti. Ancak söz konusu kurşunun soruşturma dosyasına hiç girmediği, balistik incelemeye gönderilmediği belirlendi. Aydın’ı şehit ettiği belirtilen Kanas’ın ise yakıldığı anlaşıldı.

Bölgede ‘Lice’nin yakılması’ olarak hafızalarda yerini alan olayın canlı tanıkları yaşadıklarını Aksiyon’a anlattı. Bütün tanıklar, ‘karanlık yapılara’ işaret ediyor. İşte Aksiyon’a konuşan tanıkların ağzından 22 Ekim 1993’te yaşanan Lice olayları…

ŞAHİTLER O GÜNÜ ANLATIYOR

İsmail Kiraz*: TABURUN KARŞISINDA ÖZEL TİM KALIYORDU

Bahtiyar Aydın Paşa’nın tabur kapısında vurulması imkânsız. Taburun kapısı avluya bakıyor, arka kısmı da dağa. Ama dağdan taburun kapısı görünmüyor, diğer tarafı ise ova. Tabur kapısını gören Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO) vardı. Ancak oradan vurulabilirdi. Orada Bolu ve Kayseri’den gelen özel eğitimli askerler kalıyordu. Askerler o gün farklı bir psikolojiye sahipti. İki üç gün uyumamışlardı, yorgun ve asabiydiler. Önlerine geleni öldürecek yapıya bürünmüşlerdi sanki. Paşanın vurulması akıl mantık işi değil. Orada çok sayıda rütbeli vardı, neden sadece o vuruldu. PKK saldırısı olsaydı örgüt sadece Bahtiyar Aydın’ı vurmakla kalmazdı, diğerlerini de vururdu. Ölenlerin hepsi sivil ve çocuk.

Ben Balıkesirliyim, eşim Niğdeli. İkimiz de Lice’de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeniydik. Yeni evlenmiştik. PTT binasından komando taburuna giden sokakta kiraladığımız Hacı Ferit Can’ın evinde kalıyorduk. Bir aylık bebeğimiz vardı. Olaydan günler önce Lice’nin yakılacağı söylentisi vardı. Ama biz ‘Devlet ilçeyi neden yaksın?’ deyip inanmadık. Olay günü sabah çok sakindi. Benim birinci dersim boş olduğu için henüz okula gitmemiştim. Eşim ise okuldaydı. Tıraş olurken silah sesleri geldi, gittikçe arttı. Silah seslerinden, top ve mermilerden başımızı kaldıramıyorduk. O gün ilçede PKK’lı görmedim. Ancak sivil, elinde silah olmayan bazı kişilerin liseye doğru kaçtıklarını gördüm. PKK saldırısı olduğunu düşünmüyorum. PKK saldırısı olsaydı orada vurulacak kişiler arasında bizler de olurduk, eşim ve birkaç öğretmen… Helikopter havadan ateş etmeye başladı. Ben, çocuğumuza bakmak için evdeki kaynımın 16 yaşındaki kızı ve Hacı Ferit amcanın ailesi, eve bitişik bir ahıra geçtik. Bir süre sonra ahır panzerle tarandı. Ancak bize isabet eden kurşun olmadı. O gün ilçenin bütün cadde ve sokakları güvenlik güçleriyle doluydu, teröristlerin olması imkânsızdı. Devletin yapmaması gereken bazı şeylere şahit olduk. Evleri aradıktan sonra ateşe veriyorlardı.

Ne hikmetse arama yapılan evde, arama bittikten sonra yangın çıkıyordu. Karanlık çökünce Ferit amca da geldi. O gün ahırda sabahladık. Sabah olunca erkekleri gözaltına aldılar. Beni, Hacı Ferit amcayı ve 120 kişiyi daha taburun yanındaki boş arazide yüzüstü yatırdılar, bunların içinde liseli öğrencilerim de vardı. Orada akşama kadar yüzüstü kaldık. Ne kimlik sordular ne de bizi gözaltına aldıklarına dair bir tutanak tuttular. Üzerimizdeki değerli eşyaları aldılar. 8 saat gözaltında kaldık, hakaret ve işkence gördük. O gün bizi öldürüp ‘çatışmada öldü’ diyebilirlerdi. Kimse de bir şey diyemezdi. Öğrencilerim vardı, askerlerin köy yakmalarından bahsederlerdi. İnanmamıştım. Ama o gün öğrencilerimin ne kadar haklı olduklarını anladım. Köyü yakanlar ilçeyi de yakabiliyormuş. Gözaltındayken dayanamadım, bir komutana “Yeter artık, kâfir askerler bile böyle yapmaz!” dedim. Bu sırada hanım da beni arıyormuş. Emniyette üniversiteden bir arkadaşımla gelip beni sormuş, asker ‘Burada değil’ demiş. İkinci kez gelince beni oradan aldılar. Eve gittiğimde evi yakmışlardı. Evimizi yakmaya gelen timlere eşim yalvarmış: “Ben Türk’üm. Niğdeliyim. Eşim Balıkesirli. İkimiz de öğretmeniz. Evi yakarsanız, biz bu gurbet elde nerede, kimde kalırız? Yeni evliyiz. Bütün eşyaları yeni aldık. Bu çocuk bir aylık. Ben ne yaparım?” Timler geri dönmüş ancak Hacı Ferit’in evinin yakılacağı emri ikinci kez verilince eşimi evden çıkarıp yakmışlar. Evimiz kül olmuştu, hem de eşimin gözünün önünde. Eşim öğretmen olduğunu ispatlamasına rağmen ‘Emir böyle’ denilerek yakılmıştı evimiz. Bir hâkim olay yerine geldi, yaşananları gördü. Yozgatlı bir hâkimdi. Ona yaşananları anlattım, o da bana : “Türkiye’de eli silah tutanların yargılandığını hiç gördün mü?” dedi. O zaman daha iyi anladım olayın vahametini.

(*) Evi yakılan Balıkesirli öğretmen. Olayın şahidi olarak gözaltına alındı.

Nevzat Özbahçıvan*: TEK TARAFLI BİR ATEŞ VARDI

Olay günü ilçenin bir kilometre uzağındaki üzüm bağındaydım. Bizim bağlar Bahtiyar Aydın’ın öldürüldüğü taburun aşağısındaydı. Önce tabura uzak bir bölgeden silah sesleri geldi. Taburdan Yolçatı bölgesine top atışı yapıldı. Sonra şehir merkezi ateş altına alındı. Ben bu sırada bağda saklandım. Ayağa kalksam vurulacağımı biliyordum. Bir iki saat Lice Çarşısı tarafına taburdan yoğun ateş edildi, karşı ateşi görmedim. Helikopter geldi, o da havadan ateş etmeye başladı. Bu sırada yanımdaki üzüm sepetine bir tank topu değdi, üzümler havaya uçtu. Ben yerimden kalkmadım. Üç saat sonra 3 kobra (helikopter) ile 6 zırhlı araç taburdan çıkarak evleri taramaya başladı. Saatler ilerledi ama yoğun ateş sesi geliyordu. Sokakta görülen vuruluyordu. Okuldan çıkıp kaçan bazı öğrenciler ateş altında kaldı. Akşama doğru silah sesleri susunca koşarak eve girdik. Aydın Paşa’nın vurulduğunu duyduk. Kanas’la vurduklarını söylediler. Ama taburun önünden Kanas’la vurulması imkânsızdı. Evler tarandıktan sonra karanlığın çökmesiyle işyerlerini ateşe verdiler. Ali Şanlı adında bir kişi evine gitmek isterken vuruldu. O gün ilçede PKK’lı görmedim.

(*) Aydın Paşa’nın öldüğü tabura yakın üzüm bağında çalışan şahit

Cahide Şanlı*: KOCAM NÖBETÇİ KULÜBESİNDEN GELEN KURŞUNLA ÖLDÜ

Güne sakin başladık. Eşim kalktı, kahvehanesi vardı, onu açmaya gitti. Silah sesleri artınca eve geldi. Evde biraz durdu. Tekrar işyerine gitti. O sırada nöbetçi kulübesinden açılan ateş sonucu hayatını kaybetti. Akşama kadar yolun ortasında kaldı, kimse gidip alamıyordu. Çünkü sokakta caddede görülen herkes taranıyordu. O gün top atışları, helikopterlerin ateşi altındaydık. Evin bahçesine düşen bir top mermisi ağacı kökünden söktü, ailecek ölümden döndük. Bu sırada bazı komşular eşimin cenazesini alıp camiye getirdi. Akşam yedi olmuştu. Cenazeyi sonra morga götürdüler. Biz yas tutarken bu sefer de kahvehanenin ateşe verildiğini duyduk. Her yerden ağıtlar, havar sesleri yükseliyordu. Üç gün üç gece perişan olduk. O gün mahallemizde PKK’lı görmedik. Gördüğünü söyleyen kimseyi de duymadık bugüne kadar.

(*) Kafasından vurularak öldürülen Ali Şanlı’nın eşi

Ferit Can*: TABURUN BAHÇESİNDE ÜZERİMİZDEN YÜRÜDÜLER

Lice olayından önce gerginlik kasıtlı olarak tırmandırıldı. İlçedeki askerî kurumlardan sık sık ateş edilirdi. 1992 yılında ilçede ‘örgüte yardım ve yataklık ediyorlar’ iddiasıyla birkaç vatandaşın evi tarandı. Tarama sonucu yangın çıktı ve birkaç ev kül oldu. Yine 1992 Kasım’ında ilçe merkezi şiddetli ateş altına alındı. Provokasyonlar devam ediyordu. Asıl olay bir yıl sonra bir cuma günü oldu. Saat 08.30-9.00 civarıydı, önce iki üç kez silah sesi geldi. Bu sesler artmaya başladı ve çatışmaya dönüştü. Ben işyerindeydim. Hemen kepenkleri indirip depo olarak kullandığımız arka bölüme geçtik. Saat 16.30’a kadar orada kaldık. Silahlar susmaya başlayınca eve koşmaya başladık. Eşim ve çocuklarım öğretmenlerle birlikte ahırda bekliyordu. Eşim kolundan yaralıydı, metal bir parça saplanmış. Panzerler evi ve ahırı tarayınca öğretmenlerle birlikte ahıra saklanmışlar. Koldaki metal parçayı çıkardık ve kolunu bağladık. Ahırda kalmaya devam ettik. İlçeye gruplar hâlinde giren askerler kepenklerini kırıp işyerlerini ateşe vermeye başladı. İlçe merkezi de yanmaya başladı. Sabah oldu, saat 07.00’de evden çıktık. Bir asteğmen geldi, herkesi dışarı çıkarıp ellerini ensesine koymalarını istedi. Bizi gözaltına aldılar. İlçede topladıkları 110 kişiyi Demirçelik Okulu’nun bahçesine götürdüler, oradan da taburun bahçesine. Alaaddin adında bir er vardı. Akşama kadar sırtımızı çiğnedi. Bir askerin sorması üzerine ‘Biz PKK’lı görmedik’ deyince biri oradan ‘Götürün bunları, öldürün’ dedi. Sonra ‘Vali gelecek’ diye bizi kullanılmaz durumdaki evlerimize gönderdiler. Olaydan sonra Lice’yi terk ettim, 10 yıl gitmedim. Sonra geri dönüp yerleştim. Aydın Paşa’nın öldüğünü sonradan duyduk. Rütbesiz bir şekilde taburdan çıkarken Yüksekova Çetesi’nden birinin vurduğunu duyduk. Olaydan bir gün önce Yolçatı köyünde büyük bir PKK’lı grup olduğu ve buraya operasyon yapılacağı söylendi. Olay günü ise çok sayıda asker erkenden bu bölgeye gönderildi. Duyduğum kadarıyla olayın ilk saatlerinde ilçede sadece nöbetçiler kalmıştı.

(*) Esnaf, olayların şahitlerinden

Hasan Menteşe*: ÜZERİMDEKİ ELBİSEYİ ÇIKARIP ATEŞE ATTILAR

Olay saatlerinde kahvede oturuyordum. Biri geldi, ‘Durum iyi değil, herkes eve gitsin’ dedi. Ancak yoğun ateşten dolayı eve gidemedik. Kahveden çıkıp yanındaki bir kasabın hayvan kesim yerine, kanların içine uzandık. 16.30’dan sonra silah sesleri durdu, oradan çıkıp başka bir eve sığındık. Ardından da eve geçtik. Sabah oldu, askerler geldi, ellerimizi ensemize koymamızı istediler. Dışarı çıktık, sokakta öylece durmaya devam ettik. Başka bir grup asker geldi, ‘Bu kadınlar neden elleri ensesinde bekliyor?’ dedi. ‘Sizden öncekiler öyle istedi’ dedik. Biraz daha zaman geçince boşalttığımız evleri ateşe verdiler. Üzerimdeki elbiseyi de çocuklar için aldığımız iki kat elbiseyi de ateşe attılar. 5 gün boyunca yanan evin önünde üzerimizde bir şey olmadan yatıp kalktık. İlçede asker dışında kimseyi görmedik.

(*) Tanıklardan

Şahabettin Kaya*: KABURGAMI KIRDILAR RAPOR ALAMADIM

O gün Budak köyündeydim. Oradan Lice’yi net olarak görüyoruz. İlçeden Yolçatı bölgesine çok sayıda askerî araç sevk edildi. Saat 09.00 gibi ise çatışma sesleri geldi. Ablam Lice’de kaldığı için onu almaya gittim. Saat 12.00 gibi Lice’ye girmek istedim; ancak bütün çevresinde askerler vardı, kimsenin girmesine, çıkmasına izin verilmiyordu. Kardeşimin durumunu merak ediyordum. Üç gün sonra kardeşimden haber alabildik. Onların kaldığı ev taranmış, karşı komşunun iki çocuğu hayatını kaybetmişti. Akşama doğru Lice’den alevlerin yükseldiğini gördük. Yolçatı bölgesindeki birlikler de Lice’ye döndü. Bunun dışında bölgede başka bir operasyon yoktu. Ancak Bolu Dağ Komando askerlerinin bölgede olduğunu duymuştum. O gün ilçeye girmek için askerlerle tartıştım, 2 kaburgamı kırdılar. 7 doktor gezdim, bir rapor vermediler. Doktorlar da rapor vermekten korkuyordu.

(*) Olayın tanıklarından

Eşref Can*: DELİLLERİ EVİN BAHÇESİNDE SAKLIYORUM

Olay günü çarşıdaydım. Evim 500 metre uzaklıkta taburu gören bir noktadaydı. Çarşı ateş altına alındığında işyerinin arkasındaki sığınak gibi bir yere geçtik. Orada akşama kadar bekledik. Dışarı çıkamıyorduk. Birkaç saat sonra kepenkler tarandı, yanımdaki bir amca yaralandı. Evde üç çocuğum ve eşim vardı, onların durumunu merak ediyordum. Bu sırada tabura götürülen bazı komşular tankların benim evimi bombaladığını seyretmiş, ‘O evdekilerin hepsi öldü’ demişler. Biz çarşıdaydık, dışarıyı göremiyorduk. Helikopter gelip gidiyordu. Kıyamet günü gibiydi, ağıtlar yükseliyordu. Akşama doğru olaylar sakinleşti, çıktık eve gittik. Bu sırada işyerini yakmaya başladılar. Besicilik yaptığım için 7 kamyon samanım vardı. Tank topları buraya ateş edince saman alev almış, alevler metrelerce yükselmişti. Vali ikinci gün ilçeye geldi, evim hâlâ yanıyordu.

Evim bombalanınca 40’a yakın hayvanım telef oldu. Kapının önünde duran kunduramın topuğunda bile kurşun izleri vardı. O dönemde Diyarbakır’da Gürcan adında bir hâkim vardı. Bana “Biz Paşa’nın Lice’ye gelmeden önce öldürüldüğünü biliyoruz, cesur olun, yaşadıklarınızı dilekçenize yazın” dedi. Ama biz cesaret edip o günlerde yaşananları yazamadık. Yıllar sonra şikâyetçi olduk. Evimin içinde, çevresinde onlarca top parçası, kovan, yanmış saman ve delinmiş malzemeyi toplayıp evin bahçesinde öbek hâline getirdim. Hâlâ duruyor bu deliller. O dönem Işın Çelebi adında bir milletvekili geldi evimin önünde yüzlerce boş kovan vardı hepsi MKE yapımıydı. Karşılıklı bir çatışma olmadığını o da anlamıştı. Yine o dönemde Lice’de görevli Nedim adında bir uzman çavuş vardı. Sonradan benden helallik istedi. Bana, ‘Vallahi bize emir verdiler, evini bombalamadım, kurşun sıktım. Ama emir verildiği için yaptım. Hakkını helal et’ dedi. Ben de ona ‘Sen olsan helal eder misin?’ dedim. O da ‘Yok etmem’ cevabını verdi. Bir yıl daha Lice’de kaldı, birileri bizi barıştırdı. Sonra tayini çıktı gitti.

(*) Olayın tanıklarından

AYDIN’A ÇELİK KURŞUN

Ergenekon’da gizli tanıklık yapan Kıskaç, Bahtiyar Aydın suikastı ile ilgili önemli bilgiler veriyor. Aksiyon’a konuşan bir muvazzaf subay ise tetikçinin JİTEM mensubu olduğunu ve yarbay rütbesine kadar çıktığını iddia ediyor.

İDİL ZEYNEP FIRAT

Lice olayları ve Bahtiyar Aydın Paşa’nın şehit edilmesi aslında çok gizemli olduğundan dolaylı çözülememiş değil. Tanıkların yanı sıra olayla ilgili araştırma yapanlar var. Fakat ne tanıklar ne de araştırma yapanlar bilgilerini devletin ilgili birimlerine ulaştırabildi. Veya ulaştırdılarsa da o birimler harekete geçmedi/geçemedi. Dolayısıyla 93 yılındaki diğer olaylar gibi Aydın Paşa’nın şehit edilmesi de faili meçhul olarak kaldı. Olayın şahitlerinden biri Ergenekon davasında ifade veren gizli tanık Kıskaç. O, Aydın suikastını ifadesinde şöyle anlatıyor: “Biz Elazığ’daydık. Başımızda Albay Teoman Barutçu vardı. Bölgemizdeki operasyon alanlarından biri Lice’ydi. Askerî araçlarla 21 Ekim’de yola çıkıp gece yol aldık. Sabaha doğru Lice Jandarma Bölük Komutanlığı’na geldik. Sağgöze’ye operasyon yapacak, Elazığ Arıcak’a intikal edecektik. Rotamız böyleydi. Hâlâ niye böyle bir rotaya çıkmıştık anlamış değilim. UH 1 tipi helikopter ile gelen Tuğgeneral Bahtiyar Aydın daha pervaneler durmadan indi ve konuşma yapmak için bize doğru geldi. Yanında bir yarbay vardı. Bahtiyar Paşa biraz konuşmaya başlamıştı ki bir şaklama sesi geldi. Mermi sağ gözünün altından girip arkadan çıkmıştı. Ne oluyor demeye kalmadan, her yöne silahlar çalışmaya başladı. Bize doğru kimse ateş açmıyordu. İleride telsizle anons geçildi, çalıların üstünde bir mevzi yapılmış, buradan açılan ateş sonucu komutan şehit olmuştu. Suikast silahı olan Kanas olay yerinde bırakılmıştı. Silahı tabur komutanı bana verdi, ‘Muhafaza et’ dedi. Sonra Yarbay silahı benden aldı. Lice Komando Bölüğü’ne geldiğimizde şehit generalin cenazesi kaldırılmıştı. Elazığ’a dönünce o yarbayı atv’de gördüm. Sonra silah ortadan kaybolmuş, olay çelişkiler yumağına dönmüştü.”

Hâlen görevde olan bir subay da Aksiyon’a şu bilgileri veriyor: “Lice’ye dair resmî bir istihbarat olmadan, PKK’nın ilçeyi işgal edileceği söyleniyordu. Jandarma Asayiş Komutanlığı, Lice’ye gitmemiz için ısrar ediyordu. Habercilerimiz PKK’ya dair bir hareketlilik olmadığını bildiriyordu. Bu arada Elazığ ve civar bölgelerden de Lice bölgesine amaçsızca ekipler gönderiliyordu. Bahtiyar Paşa Lice’ye gitmek için talimat aldı. Amacı durumu yerinde öğrenip Asayiş Komutanlığı’nı bilgilendirmekti. Ancak Lice’deki kışla içinde herkesin gözü önünde vuruldu. Suikast, sanki daha önce prova edilmişti. Silah ateşlendikten sonra, aniden çatışma ortamı oluştu. Bu tür durumlarda mevzi alınır, yer seçilir ve harekete geçilir. Ama karavana atışlar yapıldı. Hep PKK’lı var denildi, ama biz hiç PKK’lı görmedik. Bahtiyar Paşa bir hafta önce, köylüleri sorgulayan, onlara işkence eden bir JİTEM grubunu tespit etmişti. Bu grup aynı zamanda uyuşturucu baronlarıyla hareket ediyordu. Behçet Cantürk ve diğer ticaret yapanlarla çalışıyordu. Uyuşturucu trafiği Genelkurmay içindeki üst düzey isimlere kadar uzanıyordu. Bir hafta sonra Bahtiyar Paşa, bu üst düzey komutanlarla ilgili delilleri Genelkurmay’a gönderecekti. Zaten daha sonra öğrendik ki, Lice’de yaşanan olağanüstü durum sırasında 12 ton esrar taşınmış. Bir grup arkadaş komutanımıza suikastı araştırmak için ekip kurduk, resmî değildi. Şu noktaya vardık; Paşa özel bir emirle öldürülmek için gönderilmişti.” Bildiklerini özet olarak anlatan subay, gizli tanık olarak savcılığa ifade vereceğini de söyledi. Subay, iddianamede yer alan JİTEM tetikçisi hakkında da düzletmede bulundu: “Bu kişi JİTEM subayı ve keskin nişancı. Kod adı Cemil değil Cemal. Şu anda nerede olduğunu bilmiyorum ama yarbay rütbesine kadar çıktığını öğrendim. Suikastta kullanılan Kanas ise ‘gezici suikast silahı’ olarak JİTEM’cilerin kullandığı türden. Olay yerinde bulunduğu söylenen silah envantere kayıtlı ve ateş edilmemiş durumda. Balistik sonuçları o günlerde çıkarılmıştı. Olay yeri inceleme raporu, 15 gün sonra o gün olmuş gibi hazırlandı. Ancak o da kayıp. Biz Bahtiyar Paşa’ya dair otopsi raporuna bile ulaşamadık.”

‘Boyun ve kol kırıktı’ iddiası

İddiaya göre Bahtiyar Aydın suikastında özel hazırlanmış çelik mermi kullanıldı. Çelik merminin ciddi anlamları bulunuyor. Her şeyden önce bir suikast mermisi; rüzgâr ve hava şartlarından fazla etkilenmez, hedefe isabet eder ve vurduğu yeri delip geçer. Aynı zamanda geriye kalanlara bir mesaj anlamı taşır. Aydın’la ilgili şimdiye kadar dile getirilmeyen bir ayrıntı daha ortaya atılıyor: Paşa mermi ile vurulmasına rağmen boynu kırılmıştı ve ve sağ kolunda ciddi zedelenmeler vardı. İlk otopsi raporunda bu detaydan söz edilirken daha sonra hazırlanan raporda böyle bir ayrıntıya yer verilmiyor.

O tarihlerde olayı araştıran TBMM İnsan Hakları Komisyonu çok farklı bir rapor hazırladı. Buna göre, Aydın Paşa’yı PKK öldürmüştü. Suikastı Diyarbakır’da adresi verilen bir PKK’lı gerçekleştirmiş, emir ise PKK’lı Kadri Çelik’ten (Ape Hüseyin) çıkmıştı. 1994’te söylenen böyle bir raporun olmadığı soruşturmayı yürüten savcı tarafından tespit edildi. Savcılık aynı şekilde boş kovan ve silahı da istedi ancak Genelkurmay bunların bulunmadığını belirtti.

Bir cinayetin üstü nasıl örtülemez?

Sivil ve askerî zevatın olayın akabinde yaptığı açıklamalar ve sergilenen çelişkili tavırlar dikkat çekiciydi. Kaza kurşunu mu kör kurşun mu, yoksa suikast mı? Gözler, Aydın’ın cesedi henüz sıcakken bölgeye ulaşan üst düzey komutanlarda.

İBRAHİM KÖKSAL

Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın da şehit edildiği Lice olaylarının kendisi kadar sonrasındaki açıklamalar da çelişkilerle doluydu. En başta askerî ve siyasî kaynakların sıcağı sıcağına yaptığı değerlendirmelerle tanıkların ifadeleri birbirini tutmuyordu. PKK’nın olayı üstlenmemesi ve generalin şehit edilme şekline dair tutarsız açıklamalar şüpheleri artırıyordu. En yetkili ağızlardan gelen açıklamalar da soru işaretlerini çoğaltıyordu. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Genelkurmay’a yaptığı taziye ziyaretinde “Taziyeye geldim. Bahtiyar Aydın görevi başında bir kaza kurşunuyla şehit edilmiştir. Fevkalade üzgünüz.” derken, üst düzey bir askerî yetkili Paşa’yı ‘kör kurşun’un şehit ettiğini söylüyordu. Oysa kör kurşun, çatışma esnasında hangi silahtan çıktığı belli olmayan, ne taraftan ateş edildiği anlaşılamayan kurşun anlamına geliyor. Demirel’in bahsettiği kaza kurşunu ise çatışma sırasında aynı tarafta bulunan kişilerden birinin silahından çıkan, hedefini şaşırmış kurşun demek.

İddiaya göre, Bahtiyar Aydın Paşa, dönemin Diyarbakır Jandarma Asayiş Kolordu Komutan Yardımcısı Tümgeneral İlker Başbuğ’dan aldığı “Çatışma var, Lice’ye git!” emri üzerine helikopterle ilçeye gider. Aydın, Jandarma Bölük Komutanlığı binası önünde iken Kanas marka silahla yapılan atışla başından vurulur ve tetiği çeken PKK’lıdır. Saldırıyı tertiplediği iddia edilen PKK’lı gruba komuta eden, dönemin örgüt liderlerinden Şemdin Sakık ise Ergenekon davasında ‘Deniz’ kod adıyla verdiği tanık ifadesinde şunları söylüyor: “Bahtiyar Aydın cinayetini örgütün üzerine attılar. O zaman Lice yakınlarındaydım. Etrafımız kuşatılmıştı. Âdeta bitiş seviyesindeydik. Birbirimizi telsizle dinler, ona göre hareketlerimizi planlardık. Bir anda telsizden ‘Paşa vuruldu!’ diye anons geçildi. Telsizden Lice’deki dağ grubunu aradım. Yapmadıklarını söylediler. Askerin telsizine girerek bizim ilgimiz olmadığını söyledim. Paşa helikopterden iner inmez bir asker tarafından vuruldu. Vuran asker de bir başka asker tarafından vuruldu. Bir tuğgenerali vursak bunu dünyaya yayınlarız.” Eski Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz da olayın örgüt mensupları ile çatışma sırasında meydana gelmediğini, suikastı iddianamede adı geçen Kahraman Bilgiç isimli bir PKK itirafçısının yaptığını ileri sürüyor: “Ben sorguladım. Bu itirafçı PKK’nın içinde bir dönem tabur komutanlığına kadar yükselmiş. Teslim olduktan sonra da JİTEM’in eylemlerine katılmış. Bahtiyar Aydın’ı öldürdüklerini itiraf etti. Generali vurmak için Yüksekova’dan Lice’ye kendilerini Albay Hamdi P’nin helikopterle getirdiğini söyledi.” Paşa’nın Lice’ye zırhlı helikopter yerine kurşuna dayanıksız, genel maksatlı UH-1 tipi helikopterle gelmesi de örgütle çatışma iddialarını çürütecek nitelikte.

Kim bu yaralı 55 asker?

Bir başka çelişkili açıklama yapan kişi dönemin Asayiş Kolordu Komutanı Hasan Kundakçı. Bahtiyar Aydın’ın şehit edilmesinden birkaç saat sonra yardımcısı İlker Başbuğ ile olay yerine giden ‘Tamburalı Paşa’ lakaplı Kundakçı, “Güneydoğu’da Unutulmayanlar” adlı kitabında PKK ateşi ve uyarılarına rağmen helikopterle karakola indiklerini yazıyor. Ardından şunları ekliyor: “Okulun yanına indik. Okulda ayağından vurulmuş, henüz iyileşmemiş sakat bir üsteğmen bizi karşıladı, emrinde 55 sakat ve hasta asker vardı. Akşama doğru teröristler uzaktan görünmeye başladı. ‘Ateş serbest’ dedim. Karşıda vurulanlar oldu. Saldırı durdu.” Savcının yürüttüğü soruşturmadaki delillere göre Hasan Paşa’nın efsaneleştirdiği bu çatışmalar hiç yaşanmamıştı. Zira Paşa’nın bahsettiği ne yaralı üsteğmenin ne de 55 yaralı askerin kayıtları var. Bu isimler hep sır olarak kaldı. Kanas silahıyla bin metreden Bahtiyar Paşa’yı başından vuranların, Kundakçı ile Başbuğ’u taşıyan devasa helikopteri ‘ıskalaması’ da olayın başka çelişkili tarafı.

Olayı takip eden günlerde Cizre’den otobüsle Lice’ye giden dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, barikatları aşamadı. Lice’ye 10 km kala geri dönmek zorunda kaldı. Baykal, halkın ne olduğunu öğrenmesi için basın ve siyasetçilerin Lice’ye girmesi gerektiğini söylese de değişen bir şey olmadı. Asker ‘güvenlik zafiyeti’ gerekçesiyle Baykal’ı bölgeye almayacak, halk da Lice’de neler olup bittiğini öğrenemeyecekti. Bir hafta sonra ise Lice için vize alamayan kişi Başbakan Tansu Çiller olacaktı. Yine aynı gerekçeyle geri çevrilmişti Başbakan. Üstelik kendisine dalga geçer gibi şu teklif yapılacaktı: “Eğer bölgeye gitmeyi çok istiyorsanız, cumartesi günü Cumhurbaşkanı’nın Kars gezisi var. Oraya gidebilirsiniz!”

Hükümet yetkilileri, çatışma ile ilgili yanlış bilgilendirmelerinden kaynaklanan çelişkili basın açıklamalarına devam ediyordu. Hükümet Sözcüsü Yıldırım Aktuna, önce Aydın Paşa’nın pusuya düşürülüp tarandığını söylüyor, ardından Paşa’nın olayı yönlendirmek istemesi sırasında uzun namlulu silahla vurulduğundan bahsediyor. Devlet Bakanı Necmettin Cevheri, olayın suikast olmadığını, Aydın Paşa’nın şehit edildiğini ve olayın Lice’de değil Kulp’ta yaşandığını söylüyor. OHAL Bölge Valisi Ünal Erkan, kendisine yöneltilen “Aydın Paşa’yı devlet mi öldürdü?” iddialarına şu karşılığı veriyor: “Devlet niye öldürüyor generalini? Önce bunun cevabını verin. Bu devlet sapık mı, sivil hayata dönecek 100 erin gözü önünde kendi generalini niye öldürsün? General kapalı kapılar ardında ölmedi, bütün askerin gözleri önünde şehit oldu.” Oysa generalin nasıl şehit edildiğini gözleriyle görmüş ve anlatan tek asker bulunamayacaktı.

Zaman aşımını durduran kroki

Zaman aşımının dolmasına bir gün kala, iddianamenin seyrini değiştiren ise Aydın Paşa’nın koruması Ayhan Esen’in bant kaydında söyledikleri oldu. Esen’in itirafları doğrultusunda çıkarılan kroki, Paşa’yı vuran kurşunun Komando Bölüğü’nün içinden çıktığını gösteriyor. Otopsi raporlarına göre de kurşun Paşa’nın yanağından girip çenesinin altından çıktı ki bu, ateşin yüksek bir yerden açıldığını gösteriyor. Aydın’ın vurulduğu yerdeki tek yükselti ise yine Komando Bölüğü Binası. İfadelerde yer alan Aydın Paşa’nın yere düşüş açısı da yine kurşunun adresini Komando Bölük Binası olarak gösteriyor.

O dönem cevabı aranan “Devlet ve PKK’dan başka üçüncü bir güç mü var? Derin devlet yapılanması mı var?” soruları Ergenekon’la karşılık buldu. Bahtiyar Aydın’ı bu yapı mı öldürdü bilinmiyor, ancak davanın zaman aşımına uğramaması, 93 olayları ve faili meçhul cinayetlerin çözülmesi adına umut verici.

Etiketlendi:,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: