SURİYE DOSYASI : Gençlere ‘radikal’ tezgâh


Ortadoğu’da yaşananlar dini istismar eden terör örgütlerine yeni bir zemin oluşturuyor. Çok sayıda genç, savaştırılmak için Suriye’ye götürülüyor. Örgütler, demokrasi arayışlarının getirdiği çatışma ortamını da iyi kullanıyor.

Suriye devlet televizyonunda yayımlanan bir haberde şu ifadeler kullanılıyordu: “Suriye Arap ordusu, Halep kırsalındaki Han el-Asel bölgesinde yeniden güven ve istikrarı sağladı. Askerî bir kaynak, ölen teröristler arasında yabancı uyrukluların bulunduğunu, en fazla teröristin Libya ve Türkiye’den geldiğini aktardı.” Bu cümleler eşliğinde ekranda omzunda Türk bayrağı dövmesi olan bir genç gösteriliyordu.

1979 yılında, Afganistan Sovyetler Birliği tarafından işgal edildiğinde, birçok Müslüman ülkeden insanlar Afgan mücahitlere destek olmak için cepheye gitmişti. 95’li yıllarda Bosna Hersek ve Çeçenistan’da benzer hareketlilikler yaşandı. Şimdi sıra Suriye’de. Türkiye’den özellikle Adıyaman, Hatay, Bingöl, Batman, Urfa, Diyarbakır ve Bitlis’ten onlarca gencin El Kaide, El Nusra, Ahrar Eş Şam ve Esed yanlısı gruplarca Suriye’ye götürüldüğü öne sürülüyor. İddiaya göre, çoğu Türkiye’de faaliyet gösteren dernek, vakıf ve platform gibi legal kuruluşlar buna aracılık ediyor.

20 yaşındaki A.G. örgütlerin Suriye’deki iç savaş için asker topladığının canlı şahidi. Bizzat olayın içinde yer almış. Hatay’a gelen Suriyelilerden uğradıkları zulmü dinliyor ve etkilenerek terör örgütü El Kaide bağlantılı El Nusra ile irtibata geçiyor. Grup üyeleri ona tecavüze uğrayan kadınların, çocukların, işkence gören insanların videolarını seyrettiriyor. “Bu zulüm karşısında sessiz kalamazsın!” diyorlar. A.G. de Suriye’ye gitmeye karar veriyor. Bizzat cephe savaşına katılıyor. Bir gece zifirî karanlıkta tek başına yaylım ateşi altında kalınca geri dönmeye karar veriyor. Türkiye’de görüştüğümüz A.G. kandırıldığını düşünüyor: “Onlar için savaşmaya gittim ama beni yalnız bıraktılar. Arkama dönüp baktığımda kimse yoktu. O zaman kandırıldığımı anladım.” Emir üzerine bir kişinin ölüm cezasını infaz ettiğini anlatırken de sesi titriyor.

Peki, bir iç savaşa başka bir ülkeden eleman toplamak bu kadar kolay mı? Gençler hangi motivasyonla bu tür ‘davetlere’ icabet ediyor? Din ve terör ilişkisi hakkında çalışmaları bulunan Marmara Üniversitesi Din Sosyolojisi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Halil Aydınalp’a göre, insanlar savaşmak için başka bir ülkeye gidiyorsa burada öncelikle örgütlü bir yapı aramak gerekir. Genellikle merkezî bir örgüte bağlı küçük grupların aktif olduğu ülkelerde, sistem oranın kendi vatandaşları üzerinden işletiliyor. Yani o ülkenin dilini konuşan, kültürünü, değerlerini bilen bir yapı eliyle. Aydınalp, merkezle bağlantılı mahalli küçük grupların insanları daha kolay kandırdığını ifade ediyor: “Merkezin bir amacı, ideali var. Kendilerince yorumladıkları bir din algısı üzerinden bulundukları bölgede faaliyet gösteriyorlar. Bu merkez planlı şekilde bir dış halka oluşturuyor.”

Dış halkanın da bir oluşum süreci var. Aydınalp’ın anlattıklarına bakılırsa öyle karmaşık bir süreç değil. Cami bahçesi, okul kantini gibi sosyal hayatın parçası olarak başlayan ilişkiler zamanla ev sohbetlerine, aile görüşmelerine dönüşerek daha samimi bir hâl alıyor. Bu süreç kişiden kişiye değişse de örgütün istediği insan tipi değişmiyor. Sosyal çevresi olmayan, dünyayla bağlantısı zayıf, az sorgulayan, kimlik sorunu yaşayan, ailesiyle problemleri olan, eğitim ve gelir seviyesi düşük insanlar ilk hedef oluyor. Başlangıçtaki konuşmaların yerini artık İslam dünyasında hunharca katledilen Müslümanlar ve onların video görüntüleri alıyor. Sonraki aşamalarda canlı bombaların videoları izlettiriliyor. Bu aşamalardan geçen kişi artık örgüte biat ederek kendince dönülemez bir yola giriyor.

Terörizm üzerine çalışmalarıyla bilinen Necati Alkan, ‘Gençlik ve Radikalizm’ kitabında Türkiye’de 1980’li yıllardan sonra İslam dinini, kan, savaş ve ihtilalle bütünleştiren Ortadoğu kökenli örgütlerin yayın ve faaliyetlerinden etkilenen yapılar çıktığını belirtiyor. Hizbullah, İslami Hareket Örgütü (İHÖ), Hilafet Devleti (İCB-AFİD), Vasat ve Tevhid Selam/Kudüs Ordusu adlı örgütler bunlardan. Alkan, özellikle Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu örgütünün, 90’lardaki eylemlerle adını duyurduğunu vurguluyor. Ona göre, İBDA/C, İCCB/AFİD, Vasat ve Tevhid Selam/Kudüs Ordusu, mensuplarının çoğu tutuklu ve hükümlü olduğu için bir aktivite ortaya koyamıyor; Hizbullah ve 11 Eylül saldırı­larından sonra Türkiye’de de eylemlere başlayan El Kaide ise faaliyetlerine devam ediyor. Türkiye’de varlık gösteren Hizbullah ve El Kaide, eleman kazanmada insanların dinî duygularını malzeme yapıyor.

Celal Bayar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdulhakim Yüce; cihat, şehitlik, şeriat, hükmün Allah’a ait olması, tekfir gibi kavramların tersyüz edilerek insanların etki altında bırakıldıklarını ve kandırıldıklarını belirtiyor: “Din maskeli terör örgütleri değişik yönlerden dini yanlış yorumlamakta, uygulamakta ve neticede dine hizmet etmeyip ciddi zararlar vermektedir. Din maskesini kullanarak, bu aldatıcı metotla hem daha kolay militan devşirmekte hem de maddî ve lojistik destek bulmaktalar.”

Yüce, analistlerin içine düştüğü yanılgılara da temas ediyor. ‘Bu örgütlerin amacı şeriatla yönetilen, Medine dönemini andıran kurtarılmış bir bölge oluşturarak İslam devleti kurmak’ gibi tanımlamalar yapıldığını hatırlatan Yüce, “Bu tanımlar, İslami kavramların yanlış anlaşılmasına sebep olduğu gibi söz konusu örgütlerin eylemlerini meşrulaştırmaya da yarıyor.” diyor.

Doç. Aydınalp da dinî kavramların katı bir lafızcılıkla yorumlandığını ve “Allah bu ayet-i kerimede ya da Efendimiz bu hadis-i şerifte neyi kastediyor?” diye düşünmek yerine kelime ve kavramların dondurulduğunu kaydediyor.

Ortaya çıkan tabloya devletlerin iç ve dış siyaseti açısından bakıldığında ise örgütlerin etkisinin bir başka boyutu görülüyor. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cenap Çakmak, devletlerin söz konusu örgütleri kullanma eğiliminde olduğuna dikkat çekiyor. Hatta merkezî otoritenin zayıf olduğu ülkelerde boşluğun doğrudan örgütlerce doldurduğunu kaydediyor: “Fırsat buldukları takdirde siyasi kontrol sağlama gibi bir hedef ve motivasyonları olabiliyor. Somali’de El Şebab, Suriye’de El Nusra gibi örgütler bildik örnekler.” Çakmak, radikal İslamcı örgütlerin daha çok İran’ın ilgi sahasına girdiğini ifade ediyor. Ona göre, İran ve Suriye bu konuda çok sistematik hareket ediyor. Bilhassa İran, devrimden itibaren Sünni-Şii ayrımı yapmadan radikal İslamcılara açık destek verdi. Bunu yaparken de bir meşruiyet kaygısı taşımadı. Dış politikasında bunun meyvelerini de aldı aslında; uzun süre İslam dünyasında İran’a yönelik ciddi sempati vardı, özellikle İslamcılar arasında. Bugün durum biraz değişmeye başladı. Diğer yandan bugüne kadar Sünni ağırlıklı bir nüfus olarak Türkiye’nin dış politikasında Sünni eksenli bir politika izlenmediği gibi Sünni-Şii ayrımı da yapılmıyordu. Ancak İran, Hizbullah ve Suriye’nin tutumu, El Kaide türevleri örgütlerin ağır ‘cihatçı’ söylemleri Sünni-Şii ayrımının giderek güçlenmesine ve yaygınlaşmasına sebep oldu. Çakmak, Ortadoğu’daki gelişmelerden sonra gerginlik ve radikalleşme ihtimalinin yükseldiğinin altını çiziyor.

Doç. Dr. Halil Aydınalp da Arap Baharı’ndan hareketle benzer bir tespitte bulunuyor: “Otorite zaafları, çatışma ortamları bu örgütlerin besin kaynakları. Çatışmalar arttığı zaman yatay olarak genişliyorlar.” Ona göre, Ortadoğu’da özgürlük, demokrasi arayanların arasında ‘Ladinizm rüzgârı’ estiren örgütler, gruplar var. Özgürlük ve demokrasi arayışları sırasında oluşan çatışma ortamı, şiddetten beslenen bu örgütleri güçlendirip harekete geçiriyor.

Kişilerin, özellikle gençlerin dinî hislerle radikal gruplara, terör örgütlerine dâhil olmasındaki en önemli etken din eğitiminin planlı ve hedefli verilmemesi. Prof. Abdulhakim Yüce, seviyeli din eğitimi yapılmadan, katı, yüzeysel, şiddete zemin hazırlayan, asra göre yeni yorumların olabileceğini kabul etmeyen, İslam tarihi boyunca gelişen hukuk ve medeniyeti görmezden gelen, âlimleri dinlemeyen din maskeli terör örgütleriyle mücadele etmenin kolay olmadığını vurguluyor. Bütün dünyanın, terörün dini olmadığı noktasında birleşmesi gerektiğini kaydeden Yüce, “Terör örgütlerinin din adına hareket etmediği, edemeyeceği insanlığa deklare edilmeli ve dinler temize çıkarılmalı.” diyor.

Örgüt liderleri din eğitimi almamış

Dinî radikalizmle sıklıkla ilişkilendirilen isimlerin çoğu resmî din eğitimi almamış, gayr-i resmî dinî telkine tabi tutulmuş kişiler. Ayrıca farklı dinî yönelimlere sahipler. Liderlerin çoğu tıp, mühendislik gibi teknik alanlarda eğitim almış.

Usame bin Ladin: Kamu yönetimi ve işletme mezunu- El Kaide’nin kurucusu.

Eymen Ez Zevahiri: Tıp fakültesi mezunu- El Kaide örgütünün teorisyeni ve iki numaralı ismi.

Muhammed Atta: Mühendis. 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren ekibin başı olduğu iddia ediliyor.

Ebu Musab el-Suri: Mühendis. 1700 sayfalık El Mukaveme (Küresel Cihad Cepheleri Direnişi) isimli eseriyle küresel cihat düşüncesinin çağdaş teorisyeni olarak gösteriliyor.

Hüseyin Velioğlu: Mülkiye mezunu-Türkiye’deki Hizbullah’ın eski lideri.

Harun İlhan: Edebiyat fakültesi mezunu. El Kaide’nin İstanbul eyleminin beyin takımından olduğu iddia ediliyor.

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: