ARAŞTIRMA DOSYASI : AB’nin 2013 Türkiye İlerleme Raporu Üzerine Bir Değerlendirme


Orhan DEDE & Erdem KAYA

Avrupa Birliği’ne tam üyelik müzakereleri sürecinde Türkiye için hazırlanan 16. İlerleme Raporu, 16 Ekim 2013 tarihinde AB Komisyonu tarafından yayımlanmıştır. 16. İlerleme Raporu’nda önceki raporlara nazaran genel olarak ılımlı bir üslup tercih edilmiş, raporda demokratikleşme doğrultusunda yapıcı tespit ve eleştirilerle birlikte bazı eksik ve taraflı değerlendirmeler yer almıştır. Raporda siyasi kriterler başlığı altında başta 30 Eylül’de açıklanan demokratikleşme paketi olmak üzere yapılan reformlar takdir edilirken, Türkiye’de çağcıl demokrasinin yerleşmesine dönük gerekli eleştiriler dikkatli bir üslupla ifade edilmiştir. Ancak Komisyon’un aynı başlık altında bazı konularda yeterli araştırma ve doğru bilgilere dayalı değerlendirmeler yapamadığı da görülmektedir. Bölgesel konular başlığı altında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin hedeflerini yansıtan değerlendirmeler dikkat çekmektedir. Ekonomik kriterler başlığı altında krizdeki AB’ye rağmen büyümeye devam eden Türkiye ekonomisinden övgü ile bahsedilmekte, riskler ve bazı yapısal sorunlar sıralanmaktadır. Raporda başta vize muafiyeti ve taşıma kotaları olmak üzere Türkiye’nin ortaklık ilişkisinden kaynaklanan haklarıyla ilgili AB’nin yerine getirmediği sorumluluklarına değinilmemekte ve müzakerelerin hedefinin tam üyelik olduğu belirtilmemektedir.

Türkiye-AB İlişkileri ve 2013 İlerleme Raporu

2004’te müzakereler için tarih alan Türkiye, 2005’ten itibaren AB ile tam üyelik müzakerelerini sürdürmektedir. Ancak Türkiye’nin müzakere sürecinin AB’ye başvuran diğer ülkelerle mukayese edilemeyecek ölçüde yavaş ilerlediği ve son birkaç yılda ciddi bir tıkanıklık yaşandığı gözlemlenmektedir. Türkiye ile birlikte ilk ilerleme raporu hazırlanan ülkelere yaklaşık 10 yıl önce tam üyelik statüsü verilirken, Türkiye’nin müzakere süreci özellikle 2006 sonrası dönemde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Fransa ve Almanya’nın tutumu nedeniyle sürüncemede kalmıştır. Teknik bir süreç olarak ilerlemesi gereken müzakereler, bu ülkeler tarafından siyasallaştırılmıştır. 2005’te müzakerelerin açılmasından bugüne geçen 7 yılda toplam 33 fasıldan 13’ü açılabilmiş ve sadece 1 başlık geçici olarak kapatılabilmiştir. İspanya’nın Dönem Başkanı olduğu Haziran 2010’da açılan son fasıldan bu yana yeni bir fasıl açılamamıştır. Hâlihazırda 8 başlık, Türkiye limanlarını ve havaalanlarını Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne açmadığı için AB tarafından dondurulmuş durumdadır. Güney Kıbrıs 6, Fransa ise 4 başlığın açılmasını tek taraflı olarak engellemektedir. Dolayısıyla Türkiye, AB’nin Kıbrıs meselesindeki Rum Yönetimi yanlısı tutumu, Güney Kıbrıs ve Fransa’nın ise tek taraflı engellemeleri nedeniyle müzakere sürecini ilerletememektedir.

2013 İlerleme Raporu’nun AB-Türkiye münasebetleri başlığı altında ilişkilerin önemi vurgulansa da, Türkiye’nin müzakere sürecinde ortaya çıkan tıkanıklığı aşmaya yönelik uygulanabilir bir yol haritası olmadığı görülmektedir. AB-Türkiye münasebetleri başlığı altında 2012’de başlatılan Pozitif Gündem’in katkılarına değinilmekte, Türkiye vatandaşlarına vize muafiyeti sağlanabilmesi için Ankara’nın geri kabul anlaşmasını imzalaması gerektiği hatırlatılmaktadır. Türkiye’nin Güney Kıbrıs’a uyguladığı kısıtlamaları sürdürdüğü sürece, 2006’da AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nin aldığı ve Avrupa Konseyi’nin desteklediği 8 fasılın açılmaması kararının yürürlükte kalacağı belirtilmektedir. Komisyon’un Türkiye’nin Ortaklık Antlaşması’nın Ek Protokolü’nü tam olarak uyguladığını teyit etmediği takdirde, müzakerelerde hiçbir fasılın da geçici olarak kapatılamayacağı ifade edilmektedir.

Aynı başlık altında, güçlendirilmiş siyasi diyalogun devam ettiği kaydedilmekte, Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ın dönem başkanı olduğu 2012 yılının ikinci yarısında AB Konsey Başkanlığı ile ilişkilerini dondurması eleştirilmektedir. AB Konsey Başkanlığı uygulamasının AB Antlaşması uyarınca cari olduğu ve bu uygulamaya saygı gösterilmesi gerektiği ifade edilmektedir.

AB-Türkiye münasebetleri başlığı altında Komisyon, ayrıca 18 yılı dolduran AB-Türkiye Gümrük Birliği’ni değerlendiren bir çalışma başlattığını ve nihai raporun 2013 yılı bitmeden yayımlanacağını belirtmektedir. Ardından da Türkiye-AB arasında 2012 yılındaki ticaret hacminin 123 milyar Avro olduğu, Türkiye’nin AB’nin 6. büyük ticari ortağı olduğu, AB’nin ise Türkiye’nin dış ticaretinde ilk sırada yer aldığı bilgileri sıralanmaktadır. Türkiye’nin Gümrük Birliği’nden kaynaklanan yükümlülükleri ihlal etmeye devam ettiği, Güney Kıbrıs için AB’nin Türkiye’yi malların serbest dolaşımı alanındaki kısıtlamaları kaldırmaya teşvik ettiği hatırlatılmaktadır. AB bu tutumuyla 1960 Londra ve Zürich Antlaşmaları doğrultusunda Kıbrıs’ta bir federasyon bulunmadığı gerçeğini yok saymakta, adanın kuzeyindeki Türk toplumunun mağduriyetini görmezden gelmektedir. AB böylece Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması talebine karşı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lehinde irade göstererek Kıbrıs meselesinin çözümünü zorlaştırmaktadır.

Aynı bölümde Gümrük Birliği konusunda Türkiye’nin, AB’nin üçüncü ülkelerle akdettiği serbest ticaret anlaşmalarından kaynaklanan endişeleri bulunduğu kaydedilmektedir. Ancak rapor bu konuda AB’nin yükümlülükleri olduğuna, ilgili ticaret anlaşmalarını Türkiye’nin konumunu dikkate almadan imzalayarak bu yükümlülükleri yerine getirmediğine değinmemektedir. AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarıyla Gümrük Birliği içinde ortaya çıkan Türkiye aleyhindeki asimetrik rekabet sorunu çözümsüz bırakılmaktadır.

Siyasi Kriterler ve Güçlendirilmiş Diyalog

Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü

Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü başlığı altında, Gezi Parkı olayları dikkatli bir dille anlatılmakta, polisin birkaç vakada aşırı güç kullandığı ancak genelde barışçıl hareket eden göstericiler içinde de küçük bir topluluğun şiddete meylettiği, toplanma hakkını ve kolluk kuvvetlerinin gösterilere müdahale şeklini düzenleyen mevcut yasal mevzuatın Avrupa standartlarına uyumlu hale getirilmesi gerektiği kaydedilmektedir. Aynı başlık altında, hükümetin 30 Eylül’de açıkladığı demokratikleşme paketinde yer alan adımlar olumlu gelişmeler olarak sıralanmakta ve uygulamada Avrupa standartlarına uyumun önemli olduğu belirtilmektedir. 2010’da gerçekleştirilen anayasa değişikliklerinin uygulanmaya başladığı ifade edilmekte ve yeni anayasa hazırlık çalışmalarında Uzlaşma Komitesi’nin faaliyetleri özetlenmektedir. Uzlaşma Komitesi’nin çalışma sürecinde yeterli şeffaflığın sağlanamadığı ve uzlaşılan maddelerin 60 ile sınırlı kaldığı kaydedilmekte, Komite’ye Venedik Komisyonu ile istişare etmesi tavsiyesinde bulunulmaktadır.

Aynı başlık altında, partiler arası diyalog eksikliğine işaret edilmekte, yasama sürecinin sivil toplumun dâhil olduğu daha kapsayıcı bir nitelik taşıması ve meclisin kamu harcamaları üzerindeki denetim yetkisinin artırılması konularında ilerleme sağlanamadığını ifade edilmektedir. Cumhurbaşkanı’nın Gezi Parkı olayları sırasındaki uzlaştırıcı rolü, kutuplaşmaya karşı uyarıları, AB’ye katılım hedefiyle siyasi reformların sürdürülmesi gerektiği ve çözüm sürecine verdiği destek olumlu değerlendirilmektedir. Hükümetin ise genel olarak demokratikleşme ve siyasi reformlara bağlılığının devam ettiği, ancak Gezi protestolarında uzlaşmaz bir tutum sergilediği, Büyükşehir Yasası ve Sayıştay Kanun Taslağı’nda olduğu gibi bazı yasaların hazırlık sürecinde diğer siyasi aktörlerle yeterince istişarede bulunmadığı belirtilmektedir. Büyükşehir Yasası ile birlikte yerel yönetimlerin güçlendirilmesi sürecinde sınırlı bir ilerleme sağlandığı ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı üzerindeki çekincenin kaldırılması yönünde bir uzlaşma ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Bu bölümde ayrıca özet olarak güvenlik güçlerinin terör örgütü KCK’ya yönelik operasyonlarından (bkz. Doğu ve Güneydoğu’daki Durum) bahsedilmekte, tutuklamaların bölgesel ve yerel ölçekte demokrasinin işleyişine zarar verdiği iddia edilmektedir.

Kamu yönetimi başlığı altında Sayıştay’ın denetim yetkisi ile ilgili yeni kanun taslağından kaynaklanan endişelerin öne çıktığı görülmektedir. Hükümetin girişimiyle Haziran 2012’de değiştirilen kanunun Sayıştay’ın yetkilerini zayıflattığı, kanunun Aralık 2012’de ise Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği anlatılmakta, yeni kanun tasarısının ise Sayıştay’ın bağımsız ve etkili denetim kabiliyetine zarar verebileceği ifade edilmektedir. Ombudsmanlık başlığı altında Ombudsmanlık kurumuna oldukça hızlı biçimde işlerlik kazandırılmasının, vatandaşların haklarının korunmasına yönelik önemli bir adım olduğu belirtilmekte, sivil toplumun bu hizmete güven duyması için çaba gösterilmesi gerektiği kaydedilmektedir. Güvenlik güçlerinin sivil denetimi başlığı altında, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki disiplin uygulamalarındaki değişiklikler, 1980 ve 1997 darbeleriyle ilgili başlayan davalar, İl İdaresi Kanunu ve İç Hizmet Kanunu’nda yapılan değişiklikler sıralanmaktadır. Aynı başlık altında Uludere hadisesiyle ilgili askeri ve sivil soruşturmalardan ise netice alınamadığı hatırlatılmakta, jandarmanın sivil denetiminin sağlanması ve askeri yargıda reform tavsiye edilmektedir.

Sivil toplum başlığı altında, Gezi Parkı olaylarının Türkiye’de etkin bir sivil toplum olduğunu gösterdiğine işaret edilmekte, sivil toplum kuruluşlarının hükümet ve meclisle daha yoğun etkileşime girmesi gerektiği ve yasal çerçevenin sivil toplumun güçlenmesine imkân tanıyacak şekilde gözden geçirilmesi tavsiye edilmektedir. Yargı sistemi başlığı altında ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 2012-16 stratejik planı doğrultusunda yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve etkinliğini artırmaya yönelik faaliyet gösterdiği, ancak Adalet Bakanı’nın ve Bakan Müsteşarının Kurul’da yer almasına imkân tanıyan yasal mevzuatın eleştiri konusu olduğu ifade edilmektedir. Üçüncü ve Dördüncü Yargı Paketleri kapsamında yapılan yasal değişikliklerin Avrupa standartları uyarınca uygulanması durumunda ifade hürriyetine önemli katkı sağlayacağı belirtilmektedir. Yolsuzlukla ve organize suçlarla mücadele başlıkları altında, mevcut stratejilerin etkin biçimde uygulanması gerektiği, somut netice alınabilmesi için siyasi iradenin ve caydırıcı cezaların önemli olduğu, insan kaçakçılığının önlenmesi için de kapsamlı bir yasal çerçeve geliştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü başlığı altında İlerleme Raporu’nda yer alan bütün bu değerlendirmelerin genel olarak Türkiye’de çağcıl demokrasinin yerleşmesi için gerekli adımlara tekabül ettiği ifade edilebilir. Demokratikleşme paketindeki vaatlerin Avrupa standartlarında uygulamaya dönüşmesi, yeni anayasa hazırlıkları, Sayıştay kanun taslağı ile ilgili dile getirilen kaygılar, Ombudsmanlık hizmetinin etkinleştirilmesi, güvenlik güçleri üzerinde sivil denetimin sağlanması, sivil-asker ilişkilerinin normalleşmesi için önerilen uygulamalar, Uludere hadisesinin sonuçlandırılması, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ve sivil toplumun güçlendirilmesi tavsiyesi bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak Komisyon’un özellikle KCK operasyonlarıyla ilgili değerlendirmelerini ve yargı sisteminde ifade hürriyetini artırma kaygısıyla güvenlik güçlerinin yetkilerini sınırlandıran değişiklik taleplerini gözden geçirmesi önem arz etmektedir.

KCK operasyonları konusunda Komisyon’un raporu hazırlarken yaptığı araştırmayı sadece basından derlenen gelişmelerle sınırlı tutmamasında fayda vardır. KCK, raporda ifade edildiği gibi PKK’nın “iddia edilen şehir yapılanması” değil, PKK ve BDP’nin üzerinde devletleşme hedefiyle hareket eden çatı yapılanmanın adıdır. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 2012’de aldığı bir kararla Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin KCK’nın terör örgütü olduğu yönündeki kararı onamıştır. KCK, Öcalan’ın liderliğini dikte ederek ve Kürt siyasetçilere baskı yaparak söylemde demokrat uygulamada ise Stalinist bir devlet inşa etmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle raporda ifade edildiği gibi KCK operasyonları, Türkiye’de bölgesel ve yerel demokrasinin zayıflamasına değil Kürt siyasetçiler üzerindeki ipoteğin kaldırılmasına hizmet etmektedir. AB’nin, KCK operasyonlarındaki usul hatalarına dikkat çekmesi faydalı olmakla birlikte Türkiye’nin kendi toprakları üzerinde paralel bir devlet yapılanmasına teşebbüs eden terör örgütüne karşı yürüttüğü bu operasyonlara saygı göstermesi beklenmektedir.

KCK operasyonlarının hedefi BDP değil, terör örgütünün devletleşme hedefiyle yürüttüğü faaliyetleridir. KCK yapılanması bu faaliyetlerini BDP teşkilat binalarında BDP’liler üzerinden gerçekleştirdiği için, operasyonlarda suça iştirak etmiş BDP’li siyasilerin tutuklanması doğaldır. Nitekim siyasi kanadı bulunan terör örgütleriyle mücadelede soruşturmanın partiye uzanması sadece Türkiye’ye özgü değildir. AB üyesi İspanya, terörle mücadele kapsamında ETA’nın siyasi kanadı niteliğinde faaliyet gösteren Herri Batasuna partisini 2003’te yasaklamıştır. Müteakiben Batasuna partisi ETA’nın bir birimi olarak AB terör örgütleri listesine dâhil edilmiştir. İspanya’da bu süreçte Batasuna partisi mensuplarının farklı isimlerde yeni partiler kurarak siyasi faaliyetler sürdürmesi de yasaklanmıştır. Türkiye ise, BDP’nin PKK/KCK ile belirgin bağlantılarına, örgütün BDP teşkilat binalarında gerçekleştirdiği tespit edilen eylem hazırlıklarına ve BDP milletvekillerinin 7 Ağustos 2012’de Şemdinli’de teröristlerle kucaklaşma merasimine rağmen BDP’nin yasal zeminde faaliyetlerini sürdürmesine imkân tanımaktadır.

Yargı paketleri konusunda ise AB’nin bazı beklentilerinin Türkiye’de güvenliği zedeleyebilecek uygulamalara yol açtığı görülmektedir. Türkiye’de ifade hürriyetinin önündeki engellerin kaldırılması temel hareket noktası olsa da denetimli serbestlik uygulamasının, Üçüncü ve Dördüncü Yargı Paketlerinin güvenlik güçlerinin terörizmle ve diğer suçlarla mücadele kabiliyetini zayıflattığı gözlemlenmektedir. Üçüncü Yargı Paketi’yle tutuklama kararı için aranan ceza üst sınırının kaldırılması, Dördüncü Yargı Paketi’yle (şiddeti meşru göstermemek, övmemek ve teşvik etmemek şartıyla) terör örgütlerinin propagandasının serbest bırakılması bu kapsamda değerlendirilebilir. İstanbul iline ait veriler incelendiğinde Üçüncü ve Dördüncü Yargı Paketlerinin yasalaştığı dönemde denetimli serbestlik uygulamasının da etkisiyle adi suçlarda ciddi bir artış yaşandığı, başta PKK/KCK ve DHKP-C olmak üzere terör örgütlerinin ise daha rahat hareket ettiği görülmektedir. İfade hürriyeti kaygısı önemli olmakla beraber özgürlüklerin korunması için güvenliğin de gerekli olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Bu gerçek, terörizmden AB üyesi bütün ülkelerden daha çok zarar gören bir ülke olarak Türkiye söz konusu olduğunda daha hassas biçimde dikkate alınmalıdır.

İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması

İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması başlığı altında, insan haklarının korunmasına yönelik mekanizmalar geliştirildiği, ancak bu mekanizmaların etkinleştirilmesi gerektiği ifade edilmekte ve insan hakları savunucuları üzerinde baskının devam ettiği öne sürülmektedir. Gezi Parkı gösterileri sırasında güvenlik güçlerinin orantısız güç kullandığı bu bölümde iki kez tekrar edilmekte, cezaevi sisteminde ise reformların devam ettiği, Dördüncü Yargı Paketi’nin ifade hürriyeti alanında yasal mevzuatı geliştirdiği ve bu alanda uygulamaların geliştirilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Rapor bu doğrultuda silahlı örgüt üyeliği suçlarının düzenlendiği Türk Ceza Kanunu’nun 314. Maddesinin değiştirilmesini tavsiye etmektedir.

Aynı başlık altında basın üzerindeki siyasi baskının devam ettiği, basında kendine sansür uygulamasının yaygınlaştığı, eleştirel yaklaşıma sahip gazetecilerin işten çıkarıldığı ve internet sitelerine yönelik sık sık yasaklamalar yapıldığı ifade edilmektedir. Diğer taraftan kadınların hakları ve cinsiyet eşitliği ile ilgili yasal düzenlemelere devam edildiği, yetkililerin aile içi şiddete karşı kararlı bir duruş sergilediği, ancak yasal düzenlemelerin siyasi, sosyal ve ekonomik gerçekliğe dönüştürülmesi için çaba sarf edilmesi gerektiği kaydedilmektedir. Çocuk ve kadın haklarının korunması ve LGBT bireylerin istismar, ayrımcılık ve şiddetten korunması için hususi çaba gösterilmesi gerektiği açıklanmakta, cinsel yönelime ve cinsel kimliğe dayalı şiddet ve ayrımcılığa karşı somut yasal adımlar atılmasının elzem olduğu vurgulanmaktadır.

Sendikalar ve özel sektörde toplu sözleşmelerle ilgili yeni bir kanun çıkarıldığı, bu kanunun sendikaların kurulması ve iç işleyişi ile ilgili bazı engelleri ortadan kaldırdığı, ancak her seviyede toplu pazarlık ve başta grev olmak üzere eylem hakkıyla ilgili eksikliklerin devam ettiği ifade edilmektedir. Mülkiyet haklarıyla ilgili yapıcı bir yaklaşım geliştirildiği ve mülklerin iadesi alanında ilerleme kaydedildiği anlatılmakta, Türkiye’nin gayrimüslim unsurlar dâhil olmak üzere mülkiyet hakkına tam saygı göstermesi gerektiği belirtilmektedir. Aynı başlık altında devletle azınlıklar arasındaki diyalogun yoğunlaştığı, azınlıkların eğitim ve dini konularla ilgili haklarında ilerleme sağlandığı sıralanmaktadır. Türkiye’nin kültürel haklar alanında da gelişme kaydettiği, yargılama sürecindeki belirli aşamalarda sanıklara kendilerini Türkçe dışındaki dillerde ifade etme hakkı tanındığı, demokratikleşme paketinin özel okullarda Türkçe dışındaki dil ve lehçelerde eğitim alma hakkını mümkün kıldığı anlatılmakta, Anayasa’da ve Siyasi Partiler Kanunu’nda diğer dillerin kullanılmasını kısıtlayan hüküm ve maddelerin değiştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması başlığı altındaki değerlendirmelerin büyük ölçüde Türkiye’deki temel hak ve hürriyetlerin ve basın özgürlüğünün çağcıl normlar düzeyine terfi etmesine hizmet edeceği aşikârdır. Bu kapsamda ifade hürriyeti üzerinde durulması, basın üzerindeki baskıya dikkat çekilmesi, çocuk ve kadın haklarının geliştirilmesi ve cinsiyet eşitliğinin sağlanması tavsiyeleri, cinsel yönelime bağlı ayrımcılığa karşı tedbirler geliştirilmesi, devletin mülkiyet haklarıyla ilgili sorumluluklarının hatırlatılması ve ana dilde eğitime vurgu yapılması önem arz etmektedir. Bu alanlardaki temel hak ve hürriyetlerin uygulamaya dönüşmesi Türkiye’de demokrasinin pekişmesine hizmet edecektir.

Aynı başlık altında AB’nin TCK 314. Maddenin değiştirilmesinde ısrar etmesi ise dikkat çekmektedir. BDP, PKK/KCK’nın hedefleri doğrultusunda bu talebi sık sık dile getirmekte, terör örgütünün şehirlerdeki sivil görünümlü faaliyetlerine yasal çerçeve kazandırmaya çalışmaktadır. Nitekim talep edilen değişiklikle KCK mensupları için örgüt üyeliği suçu düşecek, tutuklu örgüt mensupları tahliye edilebilecek, böylece terör örgütü devletleşme faaliyetlerini hızlandırabilecektir. Komisyon, BDP’nin taleplerini dikkate aldığı ölçüde KCK yapılanmasının Türkiye için arz ettiği tehdidi de önemsemeli, yasal düzenleme tavsiyelerini belirlerken güvenlik güçlerinin PKK/KCK’yla mücadelesini zayıflatabilecek sonuçları göz ardı etmemelidir. Komisyon, terör örgütünün AB’nin öngördüğü özgürlükçü demokrasi idealini istismar etmesine müsaade etmemelidir.

Doğu ve Güneydoğu’daki Durum

Raporda en problemli kısımlardan birinin Doğu ve Güneydoğu’daki Durum başlıklı altbölüm olduğu görülmektedir. Bu altbölümde hükümetin Kürt meselesinin ve terör sorununun çözümü istikametinde attığı adımlar sıralanmakta, çözüm sürecinin bir dönüm noktası olduğu ifade edilmekte, ancak çözüm süreci kapsamındaki gelişmeler, sürecin tarafı konumundaki terör örgütünün sorumlulukları ve hareket tarzı göz ardı edilmekte, eksik ve yanlış değerlendirmeler yapılmaktadır.

Doğu ve Güneydoğu’daki Durum başlığı altında, KCK operasyonları kapsamında tutuklanan örgüt üyelerinin, gazeteci, insan hakları savunucusu, akademisyen veya öğrenci kimlikleri öne çıkarılmakta, bu tutuklamaların niçin yapıldığı, tutuklanan kişilerin KCK örgütlenmesi kapsamındaki mahkeme kararıyla sabit faaliyetlerine değinilmemektedir. Komisyon bu yaklaşımıyla terör örgütünün hedefleri doğrultusunda faaliyet gösteren kişilerin gazeteci, insan hakları savunucusu, akademisyen veya öğrenci olmasının suçtan muaf olmak için gerekçe olmayacağı gerçeğini göz ardı etmektedir. Örgütün cezaevlerindeki tutuklu mensuplarına baskı ile uygulattığı açlık grevi, raporda “Kürt tutukluların başlattığı açlık grevi” şeklinde ifade edilmekte, cezaevlerindeki örgüt mensuplarının büyük çoğunluğunun maruz kaldığı bu uygulamada terör örgütünün zorlamasından bahsedilmemektedir.

Aynı bölümde çözüm sürecine oldukça olumlu yaklaşan Komisyon’un PKK/KCK’nın sürecin temel şartlarından biri olan geri çekilme aşamasına riayet etmediğini, örgüt liderlerinin ve BDP’li milletvekillerinin Türkiye’ye karşı tehdit dolu açıklamalarını görmemesi düşündürücüdür. Aynı başlık altında, çözüm süreci kapsamında PKK/KCK’ya geri çekilmesi için sağlanan serbestliğin örgüt tarafından suistimal edilmesine, örgütün süreci sabote etmeye yönelik girişimlerine, yaklaşık 2500 çocuk ve genci dağa çıkarmasına ve devletleşme hedefi doğrultusundaki faaliyetlerine hiç değinilmemektedir. Süreç kapsamında terör örgütünün sorumluluklarına hiç değinilmemesi, örgütün silah bırakması gerektiğinin ifade edilmemesi ve örgüte silah bırakma çağrısı yapılmaması önemli bir eksiklik olarak ifade edilebilir. Çözüm süreci kapsamında örgütün silah bırakma aşamasına değinilmeyen raporda Komisyon, Türkiye’ye ise koruculuk sisteminin kaldırılması gerektiği yönünde tavsiyede bulunmaktadır. Raporda korucuların gelecekle ilgili endişeleri sıralanırken, korucuların terör örgütü karşısındaki güvenlik kaygılarına, örgütünün korucuları baskı altına alma girişimine ve koruculara yaptığı saldırılara (12 Mart’ta Cizre’de, 21 Haziran’da Silopi ve Cizre’de) yer verilmemesi raporun tarafsızlığına gölge düşürmektedir.

Aynı yanlışı önceki raporlarında da tekrar eden Komisyon’un KCK’yı PKK terör örgütünün “iddia edilen şehir yapılanması” olarak tanımlaması raporun yeterli ve tarafsız bir araştırmaya dayanmadığını göstermektedir. Terör örgütü kendisini 2007’den itibaren KCK olarak tanımlamaktadır ve örgütün dağ kadrosunun liderleri KCK Yürütme Konseyi eşbaşkanı veya üyesi sıfatlarıyla açıklamalar yapmaktadır. KCK davalarındaki iddianamelerde ve internet ortamında açık kaynaklardan ulaşılabilecek KCK Sözleşmesi’nde KCK’nın yasama, yürütme, yargı erkleri olan, kendisini kanun koyucu, mensuplarını vatandaş kabul eden ve vergi toplayan bir devlet yapılanması denemesi olduğu aşikârdır. Buna rağmen AB Komisyonu’nun KCK’yı terör örgütünün “iddia edilen şehir yapılanması” olarak tanımlaması ve KCK operasyonları karşısındaki eleştirel tutumu izaha muhtaçtır. Komisyon, terör örgütünün KCK yapılanması kapsamında Türkiye’deki Kürt vatandaşlar üzerinde kurduğu baskıyı, BDP’li belediyelerden ve Kürt vatandaşlardan vergi, aidat veya bağış adı altında haraç toplama faaliyetlerini göz ardı etmekte, örgütün Kürt vatandaşların iradesini ipotek altına alma çabasını görmezden gelmektedir. AB Komisyonu, KCK yapılanmasına karşı gerçekleştirilen operasyonlar karşısında geliştirdiği tutumu gözden geçirmeli, terör örgütünün KCK örgütlenmesi kapsamında yürüttüğü devletleşme faaliyetlerini objektif bir bakış açısıyla analiz edebilmelidir.

Bölgesel Konular ve Uluslararası Zorunluluklar

Kıbrıs

2013 İlerleme Raporu Türkiye’nin BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde Kıbrıs sorununa adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözümün bulunması için verdiği desteği takdir etmektedir. Ancak Türkiye Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgede (MEB) hidrokarbon arama çalışmasına karşı çıktığı ve Rum Yönetimi’nin arama yapmak üzere lisans verdiği bir AB şirketine misilleme tedbirleri ilan ettiği için eleştirilmektedir.

Kıbrıs sorunu Doğu Akdeniz’de uzun yıllardır çözüm bekleyen konulardan birisidir ve sorunun bugüne dek çözülememesinde AB’nin payı da maalesef büyüktür. AB, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik en kapsamlı plan olduğu uluslararası toplumca da kabul edilen Annan Planı’nın 2004’te referanduma sunulmasından önce GKRY’ye üyelik garantisi vermek suretiyle Planı akim bırakmış ve sorunun çözümüne yönelik atılmış en büyük adımın olumlu sonuçlanmasını resmen engellemiştir. Nitekim Kıbrıs konusunda hata yaptıklarını AB yetkilileri de çeşitli platformlarda dile getirmişlerdir. Buna rağmen İlerleme Raporunda AB’nin Türkiye’nin MEB ve Kıta Sahanlığı ile ilgili görüşlerine yer vermeden GKRY’yi kayıtsız bir şekilde desteklemesi düşündürücüdür.

Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ın MEB ilanı ve Doğu Akdeniz’e kıyısı bulunan üçüncü taraflarla imzaladığı deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşmalarının neden geçerli sayılmaması gerektiği ile ilgili tutumu açıktır. Bu konuda Dışişleri Bakanlığının BM genel sekreterine gönderdiği notalar ve GKRY ile sınırlandırma anlaşması imzalayan ülkeler nezdinde yaptığı resmi girişimlere bakılabilir. Nitekim bu girişimlerin bir sonucu olarak Lübnan ile GKRY arasında 2007 yılında imzalanan sınırlandırma anlaşmasını Lübnan Meclisi hala onaylamamıştır.

Türkiye’nin Kıbrıs’taki MEB ve kıta sahanlığı ile ilgili itiraz ettiği temel nokta Rum Yönetimi’nin Kıbrıs Türk Toplumunu yok sayarak tek yanlı hareket etmesi ve adanın bütününün temsilcisiymiş gibi tutum geliştirmesidir. Rum Yönetimi MEB ve Kıta Sahanlığı ilanında da aynı tavrı sürdürmüştür. Türkiye 1982 BMDHS’ye uygun olarak yarı kapalı bir deniz olan Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanı sınırlandırmalarının tüm tarafların katılımıyla hakkaniyet ilkesi çerçevesinde varılacak bir anlaşma yoluyla yapılması gerektiğini savunmaktadır. Uluslararası Adalet Divanı’nın ve hakem mahkemelerin benzer ve adaların deniz yetki alanı sınırlandırmalarına etkisi ile ilgili vermiş olduğu kararlar Türkiye’nin tezlerini güçlendirecek niteliktedir.

Hal böyle iken ilerleme raporlarında Türkiye’nin iyi komşuluk ilişkilerini bozacak şekilde hareket etmekle suçlanmasının iyi niyetle ilişkisini kurmak biraz zor görünmektedir. Türkiye’nin 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti kurucu anlaşmaları gereğince Adanın garantör devletlerinden biri olduğu unutulmamalıdır. Bu itibarla Türkiye GKRY’nin MEB ve hidrokarbon arama faaliyetleri karşısında takındığı tutumla Rum Yönetimi’nin haklarını gasp etmeye veya Doğu Akdeniz’deki iyi komşuluk ilişkilerini olumsuz şekilde etkilemeye çalışmamakta; aksine hakları yok sayılan bir komşunun haklarını uluslararası hukukun prensipleri çerçevesinde korumaya çalışmaktadır. Kendi norm ve teamüllerine de karşı gelerek, Kıbrıs Adasındaki mevcut sorunun çözümünü beklemeden veya tarafları sorunu çözmeye zorlamadan, birini adanın tüm temsilcisi olarak üye kabul eden AB, Türkiye’nin Kıbrıs’taki tutumu ile ilgili kanaat beyan ederken Rum Yönetimi’nin sözcüsü gibi hareket etmemelidir.

Ekonomik Kriterler

Ekonomik kriterler başlığı altında, Türkiye’deki işleyen pazar ekonomisine vurgu yapılmakta, makroekonomik istikrara etki eden değişkenler, endişe kaynağı niteliğindeki gelişmeler ve Merkez Bankası’nın politikaları ile ilgili değerlendirmeler sıralanmakta ve bankacılık alanındaki gelişmeler anlatılmaktadır. Cari açığın hala büyük olduğu, bu açığın dış borç düzeyi de dikkate alındığında sıcak para çıkışı riskini artırdığı ifade edilmekte, ekonominin yönetiminde sorumlulukların devletin farklı kurumları arasında bölünmesinin bütçe çalışmalarını ve orta vadeli ekonomi politikalarını olumsuz etkilediği kaydedilmektedir.

Makroekonomik istikrar başlığı altında ihracattaki etkileyici artışa dikkat çekilmekte, ancak bu artışta İran’a altın ihracatının etkisine işaret edilmektedir. İç talepten dolayı ithalatın durgun seyrettiği, 2012’de gayri safi yurtiçi hâsılanın artışını sağlayan yegâne iç dinamiğin artan kamu harcamaları olduğu ifade edilmektedir. 2013’ün ilk yarısında ise iç talebin yatırımlar sayesinde artma eğilimi gösterdiği, ihracat artış düzeyinin ise altın ihracatının düşmesiyle belirgin biçimde düştüğü, ithalattaki artışın da altın ithalatındaki dalgalanmalarla ilgili olduğu açıklanmaktadır. Genel olarak 2013’ün ilk yarısında Türkiye ekonomisindeki yavaşlamanın sona erdiği ve ekonomik faaliyetlerin tekrar hızlanmaya başladığı belirtilmektedir.

Aynı başlık altında, cari açığın hala yüksek düzeyli gerçekleştiği, bu seyrin yatırımcıların Türk lirasına olan güveninin kaybolmasına yol açabileceğine dikkat çekilmektedir. Cari açığın finansmanının büyük ölçüde portföy yatırımları ve doğrudan yabancı yatırımlarla karşılandığı, kısa vadeli para girişlerine yüksek bağımlılığın ise ekonomiyi küresel risk trendlerindeki değişimler karşısında dayanıksız kıldığı ifade edilmektedir. 2012’de istihdamın artış gösterdiği, işsizliğin azaldığı kaydedilmekte, ancak kadın istihdam oranının hala çok düşük olduğu vurgulanmaktadır. 2012’de tüketici fiyat enflasyonunun Merkez Bankası’nın yılsonu hedeflerinin biraz altında düşüş kaydettiği, 2013’ün ilk yarısında ise artış gösterdiği belirtilmektedir.

Merkez Bankası’nın 2010 yılı sonlarında başlattığı enflasyon ve makrofinansal hedeflerin öne çıktığı para politikasının devam ettiği, Türk lirasının 2012’de ve 2013’ün ilk beş ayında değer kazandığı, mayıs ayından itibaren ise uluslararası para piyasalarındaki şartlar, iç siyasi gelişmeler ve Suriye iç savaşı nedeniyle liranın değer kaybetmesi yönünde bir baskı oluştuğu özetlenmektedir. 2013’ün ilk beş ayında ekonomiye sıcak para girişinin ardından önemli oranda para çıkışının gerçekleştiği bir döneme girildiği, Merkez Bankası’nın bu gelişmeye karşı döviz piyasasına müdahale ederek haziran-ağustos döneminde 6,7 milyar avro değerinde döviz satışı gerçekleştirdiği ifade edilmektedir. Merkez Bankası’nın genel olarak değişen ulusal ve uluslararası şartlara bağlı karmaşık bir para politikası takip ettiği, ancak bu politikanın şeffaflığı ve öngörülebilirliği engellediği öne sürülmektedir.

Aynı başlık altında, yüksek harcamalar ve iktisadi yavaşlamadan dolayı geçmiş yılların aksine 2012’de bütçe hedeflerinin yakalanamadığı, 2011’de bütçe açığı milli gelirin %1,4’üne tekabül ederken bu oranın 2012’de hedeflenen %1,5’in üstüne çıkarak %2’ye kadar yükseldiği, 2013’ün ilk altı ayında mali performansın gelişme kaydettiği ve bütçe açığının haziranda %1,3’e kadar düştüğü belirtilmektedir. Genel olarak yüksek harcamaların mali performansı yavaşlattığı, ancak mevcut performansın kamu borçlarının sürdürülebilir düzeyde kalmasını sağlayacak ölçüde yeterli olduğu ifade edilmektedir. Komisyon, aynı kapsamda mali çerçevede ise şeffaflığın sağlanması adında bir ilerleme kaydedilmediğine işaret etmektedir.

Ekonomik kriterler başlığı altında, raporun Türkiye ekonomisiyle ilgili önemli tespitlerde bulunduğu, ekonomiye yön veren karar mercilerinin dikkate alması gereken tavsiyeler sunduğu görülmektedir. Yabancı yatırımcının Türk lirasına olan güvenini kaybetme riski, büyük miktarlarda sıcak para çıkışının yaşandığı bir döneme girildiği, istihdamda kadın oranının hala çok düşük olması, kamu harcamalarındaki artış ve bütçe çalışmalarındaki şeffaflık problemi konularındaki tespitler göz önünde bulundurulmalı, gerekli tedbirler geliştirilmelidir.

AB Müktesebatına İntibak Düzeyi

Raporun son bölümünde müzakerelerde yer alan 33 fasıl üzerinden Türkiye’nin AB müktesebatına uyum düzeyi değerlendirilmektedir. Türkiye’nin genel intibak düzeyi değerlendirildiğinde; 33 fasıldan 12’sinde büyük ölçüde uyum sağlandığı, 12’sinde kısmi uyumun söz konusu olduğu ve 9 fasılda ise sınırlı seviyede ilerleme kaydedildiği görülmektedir. Büyük ölçüde uyum sağlanan fasılların hepsi açılmış olmadığı gibi, açılan fasılların hepsinde uyum düzeyi yeterlilik kazanamamıştır. Mesela büyük ölçüde uyum sağlandığı halde Malların Serbest Dolaşımı, Gümrük Birliği ve Dış İlişkiler başlıklı 1., 29. ve 30. fasılların açılması, Türkiye’nin Ortaklık Antlaşması’nın Ek Protokolünü Güney Kıbrıs’a uygulamaması gerekçesiyle AB tarafından engellenmektedir.

Müzakere sürecinde bugüne kadar 33 fasıl arasından 13’ü (İşletme ve Sanayi Politikası, Tüketicinin ve Sağlığın Korunması, Fikri Mülkiyet Hukuku, Bilgi Toplumu ve Medya, Sermayenin Serbest Dolaşımı, Vergilendirme, Şirketler Hukuku, Çevre ve İklim Değişikliği, Gıda Güvenliği, Mali Denetim, İstatistik, Trans-Avrupa Ağları, Bilim ve Araştırma) açılmış durumdadır. Bu fasıllardan ise sadece Bilim ve Araştırma başlığı geçici olarak kapatılabilmiştir. Rapor, açılmış durumdaki diğer 12 fasıl arasından İşletme ve Sanayi Politikası, Şirketler Hukuku, Fikri Mülkiyet Hukuku, İstatistik ve Trans-Avrupa Ağları başlıklı 5 fasılda Türkiye’nin bazı eksikliklerle birlikte Birlik müktesebatına büyük ölçüde uyum sağladığını ifade etmektedir. Diğer 7 fasıl arasından Bilgi Toplumu ve Medya, Mali Denetim, Vergilendirme ve Tüketici ve Sağlığın Korunması başlıklı 4 fasılda kısmi uyumun gerçekleştiği belirtilmektedir. Rapor, açılmış durumdaki Sermayenin Serbest Dolaşımı, Çevre ve İklim Değişikliği ve Gıda Güvenliği başlıklı 3 fasılda ise sınırlı seviyede ilerleme kaydedildiğine işaret etmektedir.

AB Komisyonu, Fransa’nın blokajı kaldırması ile Haziran 2013’te Bölgesel Politikalar ve Yapısal Araçların Koordinasyonu başlıklı 22. faslın açılabileceğini beyan etmiştir. İlerleme Raporu’nun Türkiye’nin kısmi uyum sağladığını belirttiği 22. faslın müzakereye açılmasıyla açık fasıllar 14’e çıkacaktır. Geriye kalan 19 fasıldan 8’i AB’nin Ek Protokol kapsamında Türkiye’nin Rum Yönetimi’ne uyguladığı kısıtlamaları kaldırma şartına bağlı olarak dondurulmuş durumdadır. Malların Serbest Dolaşımı, İş Kurma ve Hizmet Sunumu Serbestîsi, Mali Hizmetler, Tarım ve Kırsal Kalkınma, Balıkçılık, Taşıma Politikası, Gümrük Birliği ve Dış İlişkiler başlıkları bu fasılları oluşturmaktadır. Dondurulmuş bu 8 fasılla birlikte, hâlihazırda Güney Kıbrıs, İşçilerin Serbest Dolaşımı, Enerji, Yargı ve Temel Haklar, Adalet, Özgürlük ve Güvenlik, Eğitim ve Kültür, Dış Güvenlik ve Savunma Politikası başlıklı 6 fasılın; Fransa ise Tarım ve Kırsal Kalkınma, Ekonomik ve Parasal Politika, Mali ve Bütçesel Hükümler ve Kurumlar başlıklı 4 fasılın açılmasını tek taraflı olarak engellemektedir.

Üç başlıkta ise fasılların açılması için AB ve üye ülkeler tarafından bir engel olmadığı halde, Türkiye bu fasılların açılmasını yüksek maliyet ve milli menfaatler nedeniyle ertelemektedir. Türkiye, Kamu Alımları, Rekabet Politikası ve Sosyal Politika başlıklı fasılların tam üyelik perspektifi almadan mevcut şartlar dâhilinde açılmasını elzem görmemektedir.

Sonuç

İlerleme raporları, AB’ye aday ve potansiyel aday ülkelerin Kopenhag Kriterleri’ne uyumunu değerlendirmek ve bu ülkelere eksikleri üzerinden bir yol haritası sunmak amacıyla 1998’den beri hazırlanmaktadır. Ancak 16. İlerleme Raporu hazırlanan Türkiye nezdinde bu raporların sağladığı etkinin giderek azaldığı görülmektedir. Türkiye’de, AB Komisyonu’nun 2005’e kadar hazırladığı ilerleme raporlarının icra ettiği tesirin özellikle 2006 sonrası süreçte zayıfladığı gözlenmektedir. Bu değişimde Fransa’da Sarkozy iktidarının ve Almanya’da Merkel iktidarının Türkiye’nin tam üyeliğine karşı menfi tutumu etkili olmuştur. AB’nin Güney Kıbrıs’ı adanın tümünde egemen bir devlet sıfatıyla tam üyeliğe kabul etmesi ve Kıbrıs meselesinde hakem rolünü terk ederek Rum kesimi lehinde taraf haline gelmesi ise süreci çıkmaza sokmuştur. Türkiye-AB arasında ciddi bir güven zafiyeti ortaya çıkmış, Ankara nezdinde Birlik müktesebatına intibak ilk öncelik olma özelliğini kaybetmeye başlamıştır. Türkiye’de AB üyeliğine destek 2004-2005 dönemindeki %75-80 düzeyinden 2012-2013 döneminde %18-20 seviyesine kadar düşmüştür. Türkiye ne yaparsa yapsın tam üyeliğin verilmeyeceği yönündeki kanaat güçlenmiş, AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın “dışlanma yorgunluğu” olarak ifade ettiği sonuç ortaya çıkmıştır. Neticede Türkiye, AB karşıtlarının elinin güçlendiği bir döneme girmiş ve AB’ye tam üyelik hedefi sorgulanmaya başlanmıştır.

Tam üyelik hedefinin sorgulandığı bir dönemde AB’nin Türkiye’ye etkisi ve Türkiye’nin AB’ye olan ihtiyacı doğru okunmalıdır. Avrupa krizin etkisindeyken Türkiye’de ekonominin büyümeye devam etmesinin Türkiye’nin AB’ye artık ihtiyacı olmadığı şeklinde bir yanılsamaya yol açtığı görülmektedir. Türkiye’de 2000-2001 krizlerinden bu yana gelişen yatırım ortamı, AB ülkelerinin Türkiye’deki yatırımları ve bu yatırımların ihracattaki payı göz ardı edilmemelidir. Dış ticaretteki çeşitlenmeye rağmen, AB hala Türkiye’nin en büyük dış ticaret ortağıdır. Türkiye ise AB’nin 6. büyük ticaret ortağıdır. Dolayısıyla, Türkiye-AB karşılıklı bağımlılığı devam etmektedir ve AB’nin Türkiye ekonomisi için önemli bir istikrar çıpası olduğu gerçeği değişmemiştir.

Türkiye’nin müzakere sürecindeki mevcut gelişmeler değerlendirilirken AB içinde hâlihazırda genişleme politikasının birinci öncelik olmadığı unutulmamalıdır. Birlik genişlemeden ziyade entegrasyonda derinleşmeyi tartışmakta ve mali sıkıntılarla mücadele etmektedir. AB, yeni üyelerin katılımından çok bazı üyelerin Birlik içindeki geleceğine ve üye ülkeler içinde artan yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın etkilerine odaklanmış durumdadır. AB içindeki bu gelişmeler konjonktürel nitelikli kalırsa, yakın gelecekte genişleme politikası tekrar önceliğe dönüşebilir ve Türkiye ile müzakerelerde farklı dinamikler ortaya çıkabilir. AB’nin dünya dengelerindeki konumunda ise yapısal bir değişiklik beklenmektedir. AB, dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin doğuya doğru kaydığı ve Avrupa merkezli uluslararası sistemin dönüşüm geçirdiği bu konjonktürde kendi geleceği ile ilgili bir karar vermek durumundadır. Türkiye’nin AB’ye ihtiyacı olduğu gibi, dünya siyasetinde ve ekonomisinde söz sahibi olmak isteyen AB’nin de Türkiye’ye olan ihtiyacı artacaktır.

AB’nin 2013 İlerleme Raporu’ndaki mevcut değerlendirmeleri, özellikle Kıbrıs meselesinde Güney Kıbrıs yanlısı üslubu, Fransa ve Almanya’nın devam eden Türkiye karşıtı tutumu göz önünde bulundurulduğunda müzakerelerin geleceği ile ilgili iyimser kalmanın zor olduğu belirtilmelidir. Ancak Ankara, diğer tam üyelik süreçleriyle mukayese edildiğinde Türkiye’ye reva görülen uygulamalar karşısında soğukkanlı tavrını muhafaza etmeli, 2013 İlerleme Raporu’ndaki problemlere rağmen tam üyelik hedefinden vazgeçmemelidir. Türk karar mercileri, AB’yi serbest ticaret antlaşmalarında Türkiye’nin konumu, vize muafiyeti, taşıma kotaları, KCK terör örgütüne yönelik operasyonlar ve Kıbrıs konularındaki yaklaşımlarını gözden geçirmeye teşvik etmeli, 2014 ilerleme raporunda Komisyon’un tarafsız ve doğru bilgilere dayalı bir değerlendirme hazırlamasına destek olmalıdır.

Reklamlar

Etiketlendi:, , , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: