Etiket arşivi: FATMA SİBEL YÜKSEK

Açık İstihbarat /// Fatma Sibel Yüksek : Yalnızlaşan Tayyip Erdoğan’ı Okumak


Tayyip Erdoğan’ın siyasi imajının yirmi bir günde büyük bir değişime uğradığını, sadece "on yılda yapılanlar, on günde yıkıldı" diyen Abdullah Gül kavramış olmasa gerek…

Herkesin kendi meşrebince "son çırpınış", "tabanını diri ve uyanık tutmak", "kökü dışarıda komployu bozmak" veya "balatayı yakmak" şeklinde okuduğu siyasi ve psikolojik gidişatın etkilerini ‘yerinde’ görmek için, Kayseri mitingini AKP’nin oy deposu semtlerden birinde, bir pastanede izledim.

On yılda gecekondudan bir AVM’ler ve toplu konutlar cennetine dönüşen İstanbul’un bu büyük ilçesinde sessizlik hakim. "Tayyip Erdoğan’ı yedirmeyeceğiz" propagandasından gaz alan bir tavırdan çok, gelişmeleri sessizce izlemek ve beklemek isteyen bir tavır egemen.

Sahibinin ve müşterisinin koyu AKP’li olduğunu bildiğim bu pastanede, Tayyip Erdoğan’ın ajitatif konuşması sükût altında izlendi. Kimse coşkuya kapılmadı, herkes önündeki çayı içti ve derin düşüncelere daldı. Belli ki bu üslûp, her şeyin eskisi gibi olacağı konusunda kimseye güven vermiyordu…

Tayyip Erdoğan’ın kişiliğini ve siyasi reflekslerini irdelemeye hakkı olanlardan biri olarak görürüm kendimi; çünkü yükselişe geçtiği yılları, gazeteci olarak çok yakınında izledim.

Pek çok yurtdışı seyahatinde heyetinde bulundum, Anadolu’nun neredeyse bütün illerini birlikte dolaştım.

Zaman insanı daha öfkesiz ve daha serinkanlı yapıyor. Geçip giden yılların etkisiyle, geçmişe ve geleceğe daha objektif bakmaya başlıyorsunuz. Beklentileriniz azaldığı için denge hesapları yapmaktan vazgeçiyorsunuz.

O bakımdan, Tayyip Erdoğan’ın geldiği noktayı, yıllarca zulme ve haksızlığa uğramış bir muhalif değil, "tarafsız bir gazeteci" olarak irdelemeye çalışacağım.

Kendisini izlediğim yıllarda bir özelliği dikkatimi çekmişti: Tayyip Erdoğan, hiç ama hiç okumuyordu.

Elinde ne bir kitap, ne bir dergi gören olmadı. Yurtdışına yapılan uzun yolculuklarda, Dışişleri bürokratlarının gidilen ülke hakkında özenle hazırladıkları raporların kapağını bile kaldırmadı. Başbakan’a hazırlık yaptırmak için uçağın ön kısmına giden büyükelçiler, elleri boş ve bıkkın şekilde geri döndüler.

Dünyanın neresinde olursak olalım THY tarafından yetiştirilen günlük gazetelerin ruloso bile bozulmazdı. Dönüşe geçildiğinde, bakardık ki kimsenin dokunduğu yok, korumlardan biz isteyip okurduk gazeteleri.

ANA uçağında veya Başbakan’a tahsis edilen başka bir uçakta, özellikle Emine hanımın yer aldığı seyahatlerde Marie Claire, Cosmopolitan gibi moda ve kadın dergileri de bulundurulurdu. Gazetelerin katları bile bozulmazken, bu dergiler uçağın ön kısmında elden ele dolaşır, Emine hanım ve ona yaranmak isteyenler tarafından merakla incelenirdi.

Bunu, Tayyip Erdoğan’ın giderek kararan ve kendi içine kapanan çizgisini izah edebilir bir husus olduğu için anlatıyorum. Okumayan, internet kullanmayan, televizyonda sadece eşinin ve kızının izlediği dizilerden haberdar olan, yabancı dil bilmeyen, bir konuyu uzmanlarından dinlemeyi kompleks haline getirip "bana mı öğreteceksin" kavgası çıkaran bir adamın tükenişe doğru gidişini anlamak bakımından anlatıyorum..

Örneğin, bütün bu yirmi günlük sarsıcı süreçte, Tayyip Erdoğan’ı en fazla sinirlendiren şey olayların "siyasi değil, sosyal olduğunu" söyleyenler oldu. Mehmet Ali Alabora’ya bunun için taktı, Başbakanlık’taki toplantıda sendikacı bayana bunun için hışımlandı.

Oysa ne var bu tespitte?

Aksine, Tayyip Erdoğan’ı daha rahatlatması gerekmiyor mu?

Sorunun uyguladığı politikalardan veya kendi şahsından değil de toplumun değişim isteğinden kaynaklandığını ifade etmesi bakımından daha ‘kurtarıcı’ değil mi?

Hayır.

Buradaki sorun "sosyolojik" kelimesinde.

Hızla kültürel köklerine dönme eğilimine girmiş olan Başbakan, bu kelimeyi "kendi yetersizliğine" yapılmış bir vurgu olarak algılıyor.

Bitirdiği söylenen ve neresi olduğunu yıllardır tam anlayamadığımız "yüksek okulda" bu tür bilimsel eğitimler verilmediğinin ima edildiği vehmine kapılıyor.

Onun için "Biz, sosyolojiyi sizden mi öğreneceğiz" diyerek hiddet ve şiddet serdediyor.

Bozulmuş bir ezberle, belki de programlanmış bir beynin miadını doldurması ile karşı karşıyayız..

Tayyip Erdoğan’ın en büyük siyasi yeteneği, kendisine sufle edilenleri iyi alan ve rolünü iyi oynayan bir aktör olmasıdır.

Her zaman küresel programlar çerçevesinde hareket etti. Kendisini her zaman bu programlara göre konuşlandırdı.

Şimdi bu global desteğin flulaşmaya başlamasıyla öfke ve paniğe kapıldığını, köklerini ve kendisini besleyen alt kültürü referans almaya başladığını görüyoruz..

Öyle ki, "gömlek gibi çıkarıp attığını" ilan ettiği Milli Görüş’ün bile gerisine düştü. Şu anda siyasi kimlik ve kişiliğinin en alt tabakadaki katmanından sesleniyor. Ankara, İstanbul, Samsun ve Kayseri mitingleri Türk siyasi tarihine din istismarının hangi noktalara varabileceğini gösteren birer suimîsal olarak geçecektir.

Tayyip Erdoğan, bu kışkırtmacı tavrı, ayrıştırmacı dili, kendi gidişatı başta olmak üzere ülkenin yakın geleceği konusunda sadece bizlere endişe vermiyor; zira biz kendisini yeterince tanıyoruz.

Tayyip Erdoğan’ın, kötü Türk filmlerindeki "yobaz" tiplemesine giderek daha çok benzeyen yeni profili, bizlerden çok böyle bir kumaştan "demokrat" ve "gelecek yüz yılın" lideri tiplemesi çıkarmaya kalkışmış veya bu projeye samimiyetle inanmış olanlara endişe veriyor.

"Demokrat başbakan" libasının dikişleri büyük bir çatırtıyla söküldü çünkü. Bu çatırtıyı duymamak için sağır olmak gerekiyor.

Beğenelim veya beğenmeyelim, on yıllık AKP iktidarı döneminde topluma dayatılmaya çalışılan sahte demokrasinin lafzı bile bireyler üzerinde ‘eğitici’ bir işlev gördü. Herkes kendince ‘modernleşti’, bir şeyler öğrendi.

O bakımdan, Tayyip Erdoğan’ın kullandığı lisan, kendi zannettiği gibi sadece "kentli elitleri" değil, AKP’nin artık kendisini "şehirli" sayan, son on yılda sinemaya gitmeye, çocuğunu özel üniversitelerde okutmaya, haremlik-selamlık şeklinde de olsa yüzme havuzlarına bile girmeye başlayan "yeni nesil muhafazakarları" da ürkütüyor.

Yıllardır kandırıldıkları "demokrasinin" dili değil çünkü bu…

Tayyip Erdoğan’ın mağma tabakasına doğru son sürat koşuşunu, bu yeni nesil de endişeyle ve alt üst olmuş bir şekilde izliyor..

Artık herkes şunu görüyor ki, iktidarda geçen on yıl Tayyip Erdoğan’ın siyasi kültürüne hiç bir şey katmamış. Aynı kalıplar üzerinden siyaset yapmakta ısrar ediyor ve toplumun da kendisi gibi aynı noktada kaldığına inanıyor.

Toplumla kendisi arasında, kendi kafasında kurduğu bir vesayet ilişkisi tesis etmiş.

Gezi Parkı olaylarının başladığı ilk günlerde "Ne istediniz de vermedik?" şeklindeki yaklaşım bunun en bariz örneği.

Toplumun taleplerini, demokrasilerde yeri olmayan bir "bahşetme-şükretme" denklemi içinde anlamaya çalışıyor.

İktidarının ilk yıllarında, elit azınlıkların iki yüzlü ve dışlayıcı yönetimlerinden sıkılmış geniş halk kitlelerine hitap ettiği düşünülen "Delikanlı tavırları halk seviyor" formülüne kendisini fazla kaptırmış ve bu yöntemin geçen on yıla rağmen siyasette halen geçerli olduğunu sanıyor.

Yeni bir neslin geldiğini, kabadayı ve dayatmacı tavırların artık itici olmaya başladığını göremiyor.


Daha kötüsü, toplumun tortularında kalmış 1950’li yılların kaba anti- komünist propagandalarından beslenen müptezellliğin, sapkın ahlakçılığın geçerli olduğunu düşünüyor.

"Kapıya şapka asma" iğrençliğinin 2013 yılı versiyonları ile kitleleri ayartmaya, gaza getirmeye, kandırmaya çalışıyor. Bu inanç ve umutla siyasi lisanını bayağılaştırdıkça bayağılaştırıyor.

"Bikini" üzerinden prim yapayım derken, kendisini yıllardır destekleyen modernist-liberal-kozmolit- elitist kesimi de ürküttüğünü fark edemiyor.

Açığa çıkan bir başka durum, Tayyip Erdoğan’ın tahminlerin de ötesinde yalnızlaşmış olmasıdır.

Bütün kararları tek başına vermek, farklı fikir ve inisiyatiflerin varlığını kabul etmemek, dışlayıcı, korkutucu, kibirli ve değersizleştirici yaklaşımları, yakın çevresini bile "Çevresi yanlış yönlendiriyor" diyenleri veya suçu "danışmanlarına" yüklemeye çalışanları yanıltacak kadar canından bezdirmiş.

Zannedildiğinin aksine çevresinde Tayyip Erdoğan’ı yanlış veya doğru yönlendirecek bir "danışmanı" filan yoktur.

Tayyip Erdoğan, danışmanlarına kendisine "akıl verme yetkisi" bahşetmez çünkü. Böyle bir girişimi direkt "haddini bilmezlik" ve "saygısızlık" addeder.

Aklının ve bilgisinin Başbakan’a çok şey katacağına inanarak göreve başlamış, kısa sürede çanta taşıyıcılığına düşmüş, uzun vadede de uzaklaştırılmış veya kendisi çekip gitmiş nice danışmanlar gördük.

Bu anlamda bir ‘danışman çöplüğü’ gibidir Erdoğan’ın çevresi.

Yok sayılmak ve değersizleştirilmenin sadece yakın çevresinde değil, parti teşkilatlarında da kendisini hissettirmeye başladığı saklanılmaz bir gerçektir. Gezi Parkı olaylarının patlamasıyla Erdoğan ile parti teşkilatları arasında ilk sınav verilmiş ve bu durum olayların yoğun akışı içinde dikkatli gözlerden bile kaçmış görünmektedir.

Fas dönüşü, teşkilatlarına görkemli bir karşılama talimatı verdiği halde ikircik yaşandığı unutulmasın. Önce teşkilatların karşılamaya hazırlandığı duyuruldu, sonra böyle "örgütsel" bir karşılamanın yapılmayacağı bildirildi.

Hatta Tayyip Erdoğan, kendisini dişe dokunur bir kalabalığın karşılayacağından o kadar emin olamadı ki, Tunus’tan hareketini saatler sonrasına tehir etmekle kalmayıp, Türk hava sahasına girdikten sonra bile İstanbul’a mı, yoksa Ankara’ya mı ineceğine karar veremedi.

Nihayet İstanbul’a inmeye karar verdikten sonra Tayyip Bey ve eşi bir süre uçaktan çıkmayıp, Egemen Bağış’ı önden göndererek yeterli sayıda insanın toplanıp toplanmadığını kontrol ettirmek zorunda kaldılar.

Parti teşkilatlarının Tayyip Erdoğan’ın yokluğunda,olayları diyalog yoluyla yatıştırma kararı alan Arınç-Gül ikilisine itaat etmiş olması, Tayyip Bey tarafından ileride hesabı mutlak görülecek bir husustur.

Teşkilatları tarafından belki de ömründe ilk kez yarı yolda bırakılmış olan Erdoğan, her ne kadar "kitlesel karşılanma" sorununu Melih Gökçek’in lojistik desteğiyle aştıysa da kendisini yepyeni ve oldukça tehlikeli bir pozisyonun içinde de buluvermiştir ki o da şu:

Yıllardır nasıl tasfiye edeceğini bilmediği, partisine göz diktiğinden adı kadar emin olduğu Melih Gökçek’e -amiyane deyimle-gebe kalmak!

Nitekim, İstanbul mitingi farklı etkenlerden dolayı ayrı tutulacak olursa; Kayseri, Samsun ve Erzurum mitinglerine beklenen katılımın gerçekleşmemesi Melih Gökçek faktörünü yakıcı biçimde gözler önüne sermiştir. Tayyip Bey bundan sonra, güç göstermek istediği organizasyonlarda Melih Bey’in desteğine ihtiyaç duyacak gibi görünmektedir.

Özün sözü Erdoğan şu an, bütün tepkilerin neredeyse tek ve ortak hedefi olarak, giderek müptezelleşen dili ile dinci kesimlerin dar tabanına hapsolmuş ve de Melih Gökçek’e muhtaç bir şekilde yapayalnız ortada durmaktadır.

Tıpkı rahmetli Ecevit gibi "sağlık sorunları" gündeme getirilir, dahası "iş göremez raporundan" bahsedilir olmuştur. Hem de bizlerin ve Tayyip Bey’in azılı muhalifleri tarafından değil, Abdullah Gül’e yakınlığı ile bilinen Fehmi Koru tarafından!

Gelinen nokta itibarıyla, Gezi Parkı olayları bastırılsa, Tayyip Bey eskiden olduğu gibi yeniden tek başına her konuda karar verir duruma gelse bile sorunların bitmeyeceğinden , bizzat Tayyip Bey’in kendisi tarafından bitirilmeyeceğinden emin olunmalıdır.

Çünkü Tayyip Erdoğan, çok geniş bir cepheye karşı tek başına savaş açmış durumdadır. Önünde zor, yıpratıcı ve ne gibi bir hasarla sonuçlanacağı kestirilemeyen bir "intikam" süreci vardır.

Bir kere kitlesel eylemlerin hesabı, duvara slogan yazan 17 yaşındaki çocuklardan, köşe yazarlarına, dizi film oyuncularına kadar herkesten sorulmaya kalkışılacak, yeni ve sonu gelmez "Ergenekonvari" soruşturmalara yeltenilecek..

Facebook’undan twitter’ına, yabancı medyasından AB yetkilisine her kişi ve kurumla hesaplaşmaya girişilecek; toplumun artık korku duvarını aştığı kabullenilmeyerek yangına körükle gitmeye devam edilecektir.

En önemlisi de eğer bizler Tayyip Erdoğan’ı tanımışsak, Fas gezisi sırasında ve ilerleyen süreçte kendisini "arkadan vurduklarını" düşündüğü pek çok kişiyle "iç hesaplaşmaya" girişecektir.

Bülent Arınç ne kadar inkâr ederse etsin, diyalog yoluna yeltendiği için Tayyip Erdoğan tarafından mutlak surette ‘cezalandırılmak’ istenecektir…

Aynı şekilde, "Demokrasi sadece sandık değildir" diyen Abdullah Gül’ün isminin de defterin baş kısmına yazıldığı kesindir.

Olaylar esnasında "şakacı çocuklardan" bahseden gazeteleri, yayınlarını kesip olayları genişçe veren televizyon kanallarını, yakalanıp getirilen eylemcilere takipsizlik veren savcıları, "gösteri yürüyüşü anayasal haktır" şeklinde kararlar yazan hakimleri, cüppeleri ile yürüyüş yapan avukatları, "durakların yerini bile halka soracağız" diyen belediye başkanlarını saymıyoruz bile…

"Tayyip Erdoğan’ın bu kadar büyük bir hesaplaşmaya girecek gücü var mı?"

sorusunun cevabını ise bilmiyoruz…

Aslında kendisi de bilmiyor…

Ama deneyeceğini ve toplumun isyan duygusunu diri tutmaya devam edeceğini biliyoruz…

twitter.com/fasibel

“TAYYİP’İN BELALISI” Fatma Sibel Yüksek’in O meşhur yazısı aşağıda /// @siring @onde raytac @mumtazidil


FATMA SİBEL YÜKSEK /// KENT GAZETESİ (BURSA)

Fatma Sibel Yüksek muhalif bir yazar olarak son bir kaç yıldır Bursa’da Kent gazetesindeki köşesinde yazıyordu.

Aşağıdaki yazısını okuduğumda yürekliliğini takdir etmiş ama herhalde bu son yazısı olur diye de düşünmüştüm.

Bu yazısında kantarın topuzunu biraz kaçırmıştı.Yazısı o gün için son yazısı olmadı ama nihayet gazeteye malûm mercilerden gelen baskılar sonucu 16 Ekim’de gazete yönetiminin talebi üzerine işten ayrılmak durumunda kaldı. Şu anda kendisini kadrosuna alacak babayiğit bir gazete patronu bulamadığından işsiz, kaleminin belâsı olarak da uzun süre yazamayacağını sanıyorum.

Bekir Coşkun

Fatma Sibel Yüksek’in O meşhur yazısı aşağıda:

Billboardlardaki resimlerine baktım; güya "kudretli" görünesin diye en çılgın bakışlı fotoğraflarını seçmişler. Kontrolsüz bir adrenalin ile geldiği yeri hazmedemeyişi harmanlayan deli bakışları.

Ne yapsan olmuyor.

Kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün, basitliğin, açlığın her şeyin önüne geçiyor.

Sadece çalma, çırpmaya, vebal almaya işleyen kıt aklın bile durup durup sana "Saygı görmüyorsun, sende bir şeyler eksik" diye fısıldıyor. Bu fısıltıyı duydukça iyice kontrolden çıkıyorsun. "Bana saygı duyun, önümde eğilin. Eteklerimi öpün" diye tepiniyorsun ama olmuyor.

Olmuyor işte.

En yakınındakiler bile senin iflah olmaz kifayetsizliğine, insanlıktan çıkmış öfkene, Allah’a şirk koşma noktasına gelmiş kibrine dayanamıyorlar.

En uyanıklar ile kullanım tarihinin tamamen sona gelmesini bekleyenler kaldı sadece çevrende. Bir de bir delinin gölgesi ardında kirli oyunlarını yürütenler.
Boşsun, bomboşsun.

Bir genelev fedaisi kadar ruhsuz ve hoyratsın.

Kabadayılığın da hikaye, dobralığında yalan, "delikanlılığın" da naylon.

Hak, hakkaniyet, adalet, merhamet gibi kavramlar kapından bile geçmemiş.

Alım-satım ustalığından, ticari uyanıklıktan dem vurarak örtmeye çalışıyorsun bu büyük eksikliğin üzerini.

Sahi kimsin sen?

Hep aynı yerden servis edilen üç adet gençlik, çocukluk ve askerlik fotoğrafından başka neden görüntün yok senin? Hangi okulları bitirdin, kimlerle aynı sıralarda oturdun? İlkokul öğretmenin kim? Neden bir kişi bile çıkıp seninle ilgili bir tek anısını anlatmıyor?

Seda Sayan’ın bile mahalle yıllarından bir fotoğraf çıkıp geliyor da, senin geçmişin neden bu kadar sis perdelerinin ardında gizli?

"Olmayan" biri misin yoksa sen? Hangi merkezlerde programlandı hastalıklı beynin?

Bütün değerlerden neden bu kadar yoksunsun; en kutsal kavramların içini boşaltmada nasıl bu kadar maharetlisin? Hurafe, iftira, şirret ve cehaletten beslenen dilin; hırstan ve doymamışlıktan ibaret kişiliğin, bir ağaç kovuğundan başka hiçbir şey olmayan fani bedeninle tarihin onurlu sayfalarında yer almaya soyunma cesaretini nereden buldun?

Duyduk ki, şimdi de "padişahçılık" oynuyormuşsun. Şah oldun, sıra şahbaz olmaya geldi. Her mevki ve makamı tattın, geriye "padişahlık" kaldı öyle mi? Senin montaj ürünü kimlik ve bedeninden kuşkusuz bir Fatih, bir Yavuz, bir Kanuni olmaz ama Deli İbrahim-Vahdettin karışımı bir kukla, pekalâ olabilir. Seni bütün bu defolarınla sahnede tutanların işine fazlasıyla yarar böyle acınası bir bez bebek.

Esiyorsun, gürlüyorsun, tepiniyorsun.

Pazarcı gibi tiz çığlıklar atıyorsun.

Deli bakışlarını devire devire, boyun damarlarını şişire şişire höykürüyorsun.

İyi de sen ne istiyorsun?

Karun oldun. Çocukların ülkedeki simit tablalarından bile haraç alıyor, gudubet karın ipek kumaşlara, paha biçilmez mücevherlere büründü. Şakşakçıların ceylan derisi koltuklarda basen büyütüyor. Bu kadarı da olmaz ki diyen kim varsa işinden aşından ettin, zindanlara attın, ailelerini açlığa mahkum ettin.

Gencecik üniversite mezunları işsizlikten intihar ediyor. Doktorlar, öğretmenler, polisler, subaylar açlık sınırında yaşıyor. Emekliler pazarlardan sebze artığı topluyor. Şehit katilleri Meclis’te suratımıza çemkiriyor. Sen hâlâ üstündeki pahalı elbiselerin, özel yapım som altın kol saatin, ipek kravatınla karşımıza geçip kusuyorsun da kusuyorsun.

Kime bu kinin?

Nereye doğru gittiğini bir gün olsun düşündün mü? Olmayan vicdanınla bir gün olsun kendine "Acaba biraz ileri mi gidiyorum" diye sordun mu?

İtikadın da yalan biliyoruz.

Ama bir gün olsun "Ya hesap günü varsa" diye endişelendiğin oldu mu?

Evet var.

Hesap günü var.

Ve sanki bu saldırganlığın, bu doymazlığın, tamah etmez azmışlığın, o hesap gününü biraz daha yaklaştırıyor. Artık Allah’ın gözüne batıyorsun birader!

Fazla parazit yapıyorsun, ortalığı hacminden fazla kirletiyorsun. Elde ettiklerinle şükür etmeyi, biraz da başkalarını düşünmeyi başaramadın. Böyle bir kapasiten yok çünkü.

Dünyaya yemeye, içmeye, dışkılamaya, kin ve nefret aşılamaya gelmişlerdensin. Üste bir de kibir yapıyorsun, işte bu hiç çekilmiyor…

Senin sonunu da bu yamyam kibrin getirecek…

Fatma Sibel Yüksek

FATMA SİBEL YÜKSEK : Elbirliği ile Bu Noktaya Gelindi – Gurur Du yun! /// CC : @siring


Eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın 28 Şubat soruşturması kapsamında gözaltına alındığı haberi sabah medyada “rutin” bir gelişme olarak karşılandı. Haber bir kez verildi, akşam serbest bırakılana kadar da konuyla ilgili ikinci bir başlık atılmadı.

Saatler geçti, haberler aktı…

Samsun’da masaj salonuna yapılan fuhuş baskınını, sevgilisinin eşine 7 bin lira tazminata mahkum edilen kadını, ünlü oyuncunun dekoltesinin kıskanç sevgili tarafından nasıl yırtıldığını, Cem Yılmaz’ın oğlunun tıpkı babası gibi kepçe kulaklı olduğunu, Ebru Şancı’nın plajdaki olay pozunu okuduk…

Karadayı, akşam saatlerinde tutuklama istemiyle mahkemeye sevkedilmesinden dolayı kısa bir şekilde tekrar gündeme geldi…

Bu haberden kısa bir süre önce de Mısırlı kadın yazarın Stockholm Büyükelçiliği önünde anadan doğma soyunduğundan haberdar edildik..
Medya, güdüldüğü yer itibarıyla Karadayı’nın gözaltına alınmasına “hakettiği kadar” yer verdi..

Hakettiği kadar yer verdi çünkü sürecin asıl ana arteri, İmralı’da teröristbaşıyla yapılan üst düzey görüşmelerdi. Medya doğal olarak bu noktaya odaklandı.

İmralı’daki hareketlilik dakika dakika “flaş” koduyla verildi.

Bütün ülke soluğunu tumuş da teröristin ne söyleyeceğini bekliyormuş gibi bir hava yaratıldı…

Karadayı’ya verilen “figüran” rolü hiç bir engelle karşılaşmadan filmin ilgili karesine oturtuldu.

Akşam saatlerinde Karadayı’nın “yaşından dolayı, adli konrolle serbest bırakıldığını” öğrendik..

Demek ki İmralı’da işler iyi gitmişti.

“Adli kontrol” kavramı ile “ev hapsi” mefhumu kafalarımızda bir anda harman oldu.

Ardından “genel af” fısıldaşmaları tekrar duyulmaya başlandı. Pişmiş kelle gibi sırıtan bir takım tipler ekranlarda boy gösterip “uzun tutukluluğa karşıyız”, “bu durumu genel af çözer” gibi laflar eşliğinde oyunun en pis kartını açtılar.

2008′den beri “Ergenekon, Öcalan’ı serbest bırakmak için kurgulandı” şeklindeki feryatlarımız, kendisini “ulusalcı” zanneden, “milliyetçi” zanneden, “Atatürkçü” zanneden, “asker” zanneden bir kısım geri zekalının da katkısıyla bir kez daha gürültüye getirildi.

“Dört bir taraf” adlı orta oyununda Aslı Aydıntaçbaş- Nazlı Ilıcak- Nagehan Alçı üçlüsünün yanında “tonton ihtiyar” rolü kapmış olan Altan Öymen, Karadayı’nın “serbest bırakıldığını” aktyazıda görünce çocuklar gibi sevindi.

“Durun, durun Karadayı serbest bırakılmış!”
diye ihtiyarlara özgü bir duygusallık eşliğinde heyecanlandı.

Ve ağzından şu cümle çıktı:

“Öyle bir gün gelir ki, hakimler hükümetin isteklerini dikkate
almazlar…”

Nasıl bir oyun oynandığının farkında değil. Karadayı’nın serbest bırakılmasını “adaletin yerini bulması” zannediyor. Zannediyor ki siyasi iradeye kafa tutan onurlu bir hakim çıktı ve Karadayı’yı serbest bıraktı..

“Yaş haddinden serbest bırakılmak” gibi bir durumun akşam akşam birden bire nereden çıktığını düşünemiyor..

İlker Başbuğ’un, Hasan Iğsız’ın, Yalçın Küçük’ün neden “yaş haddinden” yararlanamadıklarını sorgulamıyor..

Aslı Aydıntaçbaş ile Nagehan Alçı’nın suratlarındaki sırıtıştan da bir şey çıkaramıyor…

“Bağımsız yargının” sonunda gidişata el koyduğunu zannedip, dünyadan habersiz mutlu ihtiyarlar gibi el çırparak seviniyor…

Yıllarca bizleri “sosyal demokrasinin duayeni” “gazetecilerin üstadı” olduğuna inandırdılar.

Ben bu adama acıyorum..

Karadayının “adli kontrolle” serbest bırakıldığı haberi altyazılarla geçilirken, gazetelerin internet sayfalarında da şu başlıklar akmaya başladı:

“Öcalan dün aylar sonra ilk kez kardeşi dışında biriyle görüştürüldü. Milletvekilleri Türk ve Akat, İmralı’ya götürüldü. Öcalan yakalandığından beri ilk kez siyasi kimlikli kişilerle görüşmüş oldu.”

“Hakan Fidan İmralı’da iki gece kaldı”

“Öcalan’la PKK’nın silah bırakması yönünde kapsamlı ve belli bir takvime dayalı bir mutabakata varıldı”

“Öcalan, silah bırakma çağrısı yapacak, binlerce KCK tutuklusu serbest kalacak”

“Öcalan’dan ilk açıklama: ‘Barış için kaybedecek tek bir günümüz bile yok’”

İşte, kirli oyunda dağıtılan roller böyle..

Öcalan’a “siyasi lider”, Genelkurmay Başkanı’na “yüz kızartıcı suçtan gözaltına alınmış, ihtiyar haline acındığı için tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş şahıs” rolü…

Altan Öymen de program başına hesabına 2 bin lira yatacak diye, “adaletin yerini bulduğundan” dem vuruyor. “Ankara’da yargıçlar var”" geyiği yapıyor…

Karadayı’nın sevincine ne demeli?

Belli ki o da “serbest bırakılmayı” Altan Öymen gibi “adaletin yerini bulması” olarak değerlendirmiş.

Sonunda yürekli bir hakimin çıktığına; hapisanenin soğuk duvarları yerine, sıcak yuvasına bu yüzden geri döndüğüne inanıyor.

Adliyeden çıkarken böyle bir vücut dili içinde..Çocuklar gibi seviniyor, etrafa mahcup gülücükler atıyor.

Bunca yıl koskoca Türk ordusuna hükmetmiş, kocaman “asker”,
“Tutuklamayanı öpeyim!” diyemiyor

“Böyle rezil bir oyunun içinde özgürlüğümün bir hükmü yok, sizin adaletinize de ihtiyacım yok, aslanlar gibi yatarım” diyemiyor…

Yazık ki ne yazık…

Şu oluyor…

Tane tane yazalım, belki Altan Öymen ve İsmail Hakkı Karadayı okur..Belki hala birşeyleri anlamaları ihtimali vardır:

-Öcalan’ın önce ev hapsine, sonra sokaklara salınmasında sona yaklaşıldı.

-Teröristbaşı 30 yıllık kanlı süreçten “itibarlı” bir siyasi lider olarak çıkarılırken; Türk askerleri “darbeci”, “terörist”, “katliamcı” olarak çıkarılıyor…

-Bazılarına “acze düşmüş zavallı ihtiyar” payesi veriliyor. Onlar da bundan memnun kalıp serbest bırakıldıkları için seviniyorlar.

-Bundan sonra “genel af”" süreci iyice hızlanacak. “Yeni bir sayfa açalım” çağrıları hız alacaktır.

-”Adli kontrol” denilen uygulamaya sanki yeni keşfedilmiş gibi sarılınacak, Öcalan’la varılan uzlaşmanın şartları da göz önüne alınarak başta İlker Başbuğ ve KCK tutukluları olmak üzere pek çok kişi “adli konrolle” serbest bırakılmaya başlanacaktır.

-Ergenekon davasına yeniden hız verilip, süratli bir şekilde cezalar verilecek, “Ergenekon terör örgütünün” varlığı yargı eliyle tescillenecek, PKK siyasi bir varlığa dönüştürülürken, “ülkeyi kan gölüne çeviren Ergenekon” cezalandırılacaktır. Sonra da hep birlikte “genel af” kapsamına alınacaklardır..

Haydi şampanya patlatalım!

Gelinen bu nokta hepimize müstehak!

Açıkistihbarat

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

İstihbarat Dünyası

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 3.071 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: